Tag Archives: armağan

EŞSİZ İNCİ

EŞSİZ İNCİ

EŞSİZ İNCİ

 

EŞSİZ İNCİ

Değerli arkadaş,

okuyacağınız öykü Hindistan’da geçmekte­dir. Hindistan’da aşağı yukarı 1214 milyon insan yaşar. Bunun büyük bir kesimi Hindu inançlarına bağlıdır. Kuzey Hin­distan’da 160 milyondan daha fazla Müslüman bulunur. Ülkenin güneyinde ise 28 milyon Hıristiyan yaşa­maktadır. Ayrıca küçük bir Budist azınlığı ve başka dinlere bağlı olan topluluklar da vardır.

Hindular, insan öldükten sonra, onun ruhunun başka bir bedenle tekrar bu dünyaya doğacağına inanırlar. Onların inançlarına göre kötü insanlar gelecek hayatlarında hayvan olarak, iyi insanlar ise daha iyi bir ailenin çocuğu olarak, ruhsal yaşama daha elverişli olan bir çevrede doğacaklardır. Hinduların amaçları, en yüksek sınıflara, hiç bedeni olmayan ruhlar sınıfına erişmektir. Bu hedefe varmak için her çeşit dünyevi zevklerden vazgeçerler, hatta kendi bedenlerine de eziyet ederler. Aynı zamanda genellikle başka inançları benimseyen vatandaşlarına da anlayış gösterirler. Bazı bölgelerde Hindular dinî azınlıkları baskı altında tutarlar, ama birçok yerde Müslümanlar ve Hıristiyanlar korkmadan Hinduların arasında yaşayabilirler. Okuyacağınız öyküde olduğu gibi, birbirinden farklı dinlere bağlı olanlar arasında çok samimi dostluğa rastlamak da mümkündür.

Deniz kıyısında bulunan küçük bir köyde Virapa adlı bir inci avcısı yaşardı. O, çok dindar bir Hindu idi. Komşusu ve uzun yıllardan beri dostu olan Şantapa ona çeşitli sıkıntılarında destek ve yardımcı olmuştu. Çoğu zaman, akşamları beraber sohbet ederek geçirirlerdi. Şantapa, Virapa’nın ne kadar dindar olduğunu görüp şaşakalırdı. Ama aynı zamanda günahlı bir insanın dindarlığının Tanrı önünde hiç bir yarar sağlayamayacağını biliyordu. Defalarca Şantapa, Virapa’ya şöyle demişti: “Dostum, senin dinsel çabaların, günahlarını örtmeye veya onları ortadan kaldırmaya yeterli değildir.”

“Kutsal Kitap şöyle der: “Bütün iyi işlerimiz Tanrı´nın önünde kirli bir paçavra gibidir” (Yeşaya 64: 6). Tanrı´nın kutsallığı yanında biz insanlar çok kötüyüz. Yüreğimizin her düşünce­sini, her türlü arzumuzu, her an kendi kendimizi düşündüğü­müzü Tanrı görür. Kalbimizin bozukluğu ve günahlarımızın çokluğu yüzünden, Tanrı´ya sunabileceğimiz hiç bir şeyin O´nun yanında değerli olmayacağını bilmeliyiz. Senin dinsel çabaların, kurbanların, kendine eziyet etmen boşunadır. Kardeşim, bunların Tanrı tarafından kabul edileceğini um­makla ancak kendi kendini aldatmıyor musun? Ben, yapabile­ceğim hiç bir şeyin beni Tanrı’ya yaklaştırmayacağını bilirim. Tek umudum İsa Mesih’in ölümü ve dirilişidir. İsa Mesih, hepimizin günah yükünü üzerine alıp bize düşen cezayı çekmiştir. Tövbe edip İsa Mesih’e bağlanan kişinin sonsuz yaşamı olur.”

Virapa, her keresinde Şantapa’yı sabırla dinler, ama sonra sözlerine itiraz edip, herkesin kendi kurtuluşu için bütün gücüyle uğraşması gerektiğini savunurdu.

Mevsimin son dalışlarını yaptığı bir günde Virapa’yı Şantapa seyrediyordu. Güneşten yanmış vücudunu bir balık gibi hareket ettiren ve pek de genç sayılmayan bu dostuna hayranlık duyuyordu… Virapa gene su yüzüne çıkmıştı ve dişlerinin arasında büyükçe bir istiridyeyi tutuyordu. Çok yorulduğu belli olan Virapa istiridyeyi dostuna uzatarak: “Eh, artık bu mevsim dalışa elveda. Bu son istiridye de iyi bir parçaya benziyor, aç bakalım, içindekini bir görelim,” dedi. Şantapa çakı ile istiridyeyi açıp büyük bir inci görerek bağırdı: “Virapa, bu, gördüğüm incilerin en güzeli, şuna bak!” Virapa inciyi eline alıp tetkik ederek: “Fena değil, ama hatalı, bak şurasında siyah bir leke var ve biraz çökük. Herhalde büyükçe olduğu için biraz para edecek,” dedi.

Virapa, bembeyaz dişlerini göstererek sözlerine şöyle devam etti: “Bu iş senin Tanrı hakkında bana söylediklerine benziyor. İşte sen, inciden pek anlamadığın için buna en güzel inci dedin çıktın. Ben ise hemen hatalarını gördüm. Evet, Tanrı da insanların ne olduklarını iyi bilir ve O´nun kararı doğrudur. İnsan, ilk bakışta ne kadar iyi görünürse görünsün, yüreği kötüdür. İşte, yüreğimizin kirini, kötülüğünü temizlemek için dinimizin emirlerini tüm gücümüzle tutmamız gerek. Nasıl olur da sen, kurtuluşun Tanrı´dan bir hediye olduğunu söylü­yorsun? Kurtuluşumun böyle bedava olacağına bir türlü inanamıyorum.”

Kayığı karaya çekip köyün yolunu tuttular. Konuşa konuşa tozlu yolda ilerliyorlardı. Biraz sonra, oralarda sık sık görülen hac yolcularından birine rastladılar. Bu adam, Hindularca kutsal sayılan ve Ganj nehri kıyısında kurulmuş olan Varanzi şehrine hacca gidiyordu. Yalınayak yürüyerek, en keskin taşların üzerine basıyor ve ara sıra eğilip yeri öpüyordu. Virapa: “İşte, ben de birkaç gün sonra bu mübarek adam gibi yola koyulup Varanzi’ye giderek hacı olacağım; hatta oraya dizlerimin üzerinde gitmeye niyetliyim. Böylece dinimin en önemli bir emrini yerine getirmiş olacağım.” Şantapa ise: “Varanzi buradan 900 kilometre uzakta, hiç dizlerin böyle bir yolculuğa dayanabilir mi? Daha oraya varmadan kan kay­bından ölürsün” dedi. Virapa: “Ne olursa olsun, karşılığımı alacağım, onun için her acıyı çekmeye razıyım.” diye cevap verdi. Şantapa tekrar ona, İsa Mesih’in bütün insanlar uğruna çarmıh üzerin­de çekmiş olduğu acıyı, herkesin günahını taşımış olup öldü­ğünü ve bu nedenle herkese cennet yolunu açmış olduğunu anlattı. Ama Virapa şöyle cevap verdi: “Şantapa, bu dün­yada en iyi arkadaşım sen oldun, bana her zaman yardımın dokundu, iyiliğin eksik olmadı. Bunun için beni Varanzi’ye gitme sevincinden yoksun etmeye çalışma. Ben karşılıksız bir kurtuluş kabul edemem.”

Birkaç gün sonra hac hazırlığını yapmış olan Virapa Şantapa’yı evine çağırarak onunla konuşmaya başladı: “Dostum, şimdi sana bir sırrımı açmak istiyorum. Çünkü hacdan dönüp dönmeyeceğim belli değil. Beş yıl önce ölen oğlumu hatır­larsın; o çok ünlü bir dalgıçtı. Bir gün su altında çok kaldığı ve fazla derine daldığı için hastalandı ve birkaç gün sonra da hayata gözlerini yumdu. Oğlum, hep eşsiz bir inciyi bulacağını düşünerek, en zor yerlere dalış yapardı. Ah, benim oğlum bana ne kadar büyük bir neşe kaynağıydı. O, herkesin sev­gilisi, iyi kalpli bir evlattı. Oğlum su altında fazla kaldığı gün şu inciyi çıkartmıştı” diyerek Virapa bir kutudan çok iri bir inci çıkardı. “Bu inci bana göre eşsiz bir incidir. Satmak istesem bana bir servet getirebilir.” Şantapa’nın gözleri kamaşmıştı, böyle bir inciyi rüyasında bile görmemişti. Ceviz kadar iri, hiç bir kusuru yoktu. Bunun değerini ancak bir kral ödeyebilirdi. Virapa dostunun hayranlıkla inciye baktığını görüp ona dedi: “Şantapa, işte seni bugün buraya çağırdığı­mın nedeni bu. Benim hacdan geriye döneceğim belli değil ve en iyi dostum olduğun için sana bu eşsiz inciyi armağan etmek istiyorum.” Şantapa şaşkınlıkla Virapa’ya baktı: “Ama bu inci sana bir servet getirebilir, bunu bana nasıl bedava verebilirsin? Hiç olmazsa karşılık olarak biriktirdiğim parayı vereyim.”

Ama Virapa, dostunun kendisini anlamadığına şaşıp: “Şantapa, her halde anlamıyorsun, biricik oğlum böyle bir inciyi elde etmek için hayatını verdi. Bu incinin manevi değeri bence o kadar büyük ki, asla para karşılığında satamam. Yalvarırım, sana karşı duyduğum sevgi için bu armağanımı kabul et” dedi.

Bu sözleri duyunca Şantapa sevinç ve heyecanla Virapa’nın ellerine sarılarak: “Sevgili dostum, yıllardır sana anlatmak istediğim budur” dedi. “Senin her şeyin olan oğlunun yaşa­mına mal olan bu inciyi hiç bir değer karşılığında satmazsın. Bu incinin manevi değeri sana dünyada olan tüm servet­lerden üstündür. Sen bu inciyi ancak sevdiğin dostuna armağan olarak vermek istiyorsun. İşte, Tanrı´nın sana armağan etmek istediği kurtuluş da bu inciye benzer. Onun değeri sonsuzdur. Tanrı onu hiç bir caba, para veya iyilik karşısında değil, ancak armağan olarak verir. Çünkü İsa Mesih bu kurtuluşu sağlamak için kanını döküp can vermiştir. Benim, senin, herkes için sonsuz yaşam yolu açılsın diye kendisini kurban etmiştir. Yapacağımız tek iş, günahlılar olarak Allah’ın bize armağan etmek istediği kurtuluşu kabul etmektir.”

Yaşlı dalgıç derin derin düşünmeye başladı.

Şantapa sonra devam ederek: “Dostum, bana olan sevginden dolayı oğlunun canına mal olan inciyi armağan etmek istiyor ve benim de bu armağanı kabul etmemi arzu ediyorsun. Sen de aynı şekilde, Tanrı’nın büyük sevgiyle sana İsa Mesih’te sunduğu kurtuluşu kabul et” dedi.

Nihayet Virapa, değeri insan gücüyle ödenemeyecek olan, İsa Mesih’in ona sunduğu kurtuluş hediyesinin derin anlamını kavramıştı. Tanrı, insanları kendisiyle barıştırmak ve onların günahlarını bağışlamak için bir plan hazırladı. Bütün insanların günahı için bir kişi, İsa Mesih öldü. Ancak Tanrı, İsa’nın sunduğu bu kurtuluşu kabul etmek ya da etmemekte insanları özgür bırakmıştır. Bu hediyeyi kim alçakgönüllülükle kabul ederse günahın ezici ağırlığından ve tutsaklığından kurtulup, gerçek iç özgürlüğüne kavuşur. Tanrı´nın hazırladığı kurtuluşu hiçe sayıp geri tepenlerse Tanrı’nın adaletine göre günahlarının cezasını çekeceklerdir.

En değerli ve eşsiz inci olan Tanrı´nın kurtuluşunu hor görmeyelim. “Tanrı, bizi sevdiğini şununla kanıtlıyor: Biz daha günahlı iken, Mesih bizim için öldü. Böylece şimdi O´nun kanıyla aklandığımıza göre, O´nun aracılığıyla Tanrı´nın gazabından kurtulacağımız çok daha kesindir” (İncil’den, Romalılara 5: 8-9).

Bazı okuyucularımız, bu kurtuluşun çok kolay ve ucuz olduğunu düşünerek, “İsa Mesih tüm günahlarımızın cezasını üzerine aldıysa, istediğimiz kadar günah işleyebiliriz” demek hafifliğinde bulunuyorlar. Onlara özellikle şu iki noktayı hatırlatmak isteriz:

1) İsa Mesih’in sunduğu kurtuluş, candan tövbe edenler içindir. Bu değerli armağanı kabul edenler, kendi gururlarından vazgeçmelidirler. İnsanın kendi gururundan vazgeçmesi hiç de kolay değil. Bunun içindir ki, çok az insan Tanrı´ya yaklaşıyor.

2) Günahlarına af bulan ve kötü alışkanlıkların tutsaklığından kurtulan insan, Tanrı´yı tüm yüreğiyle, tüm canıyla, tüm düşüncesiyle ve tüm gücüyle sevmeye borçludur. Rab onu bağışlamıştır, o da komşusunu bağışlayacaktır. Mademki Tanrı onu tüm kusurlarına rağmen sevmiştir, onun da çev­resindekileri oldukları gibi sevmesi gerektir.

Tanrı´nın İsa Mesih’te bize vermek istediği yaşam ne kolay ne de ucuzdur, İncil kitabında Tanrı´nın kurtuluşu, pahası biçilmez, eşsiz bir inciye benzetilir:

“Göklerin Egemenliği, güzel inciler arayan bir tüccara benzer. Tüccar, çok değerli bir inci bulunca gitti, varını yoğunu satıp o inciyi satın aldı” (İncil’den Matta, 13: 45-46).

İnsanların çoğu suni inci ile yetinip gerçek inciyi arama zahmetine katlanmıyor. Tanrı´nın insana vermek istediği eşsiz inciyi kabul etmek için her şeyini feda edene ne mutlu!

Sevgili okuyucumuz, okuduğunuz yazı hakkında söyleyece­ğiniz veya soracağınız bir şey varsa, lütfen bize mektup yazınız. Haberlerinizi bekleriz.

Mutlu Kaynak

mektup@tevratzeburincil.org

BEYAZ BİR MENDİL

BEYAZ BİR MENDİL

Beyaz mendil

BEYAZ BİR MENDİL

Ahmet sokakta yolun kenarında oturmuştu. Burası, onun doğduğu ve büyüdüğü mahalleydi. İki sokak ilerideki kırmızı tuğlalı evde dünyaya gelmiş, o evde anne ve babasıyla çok mutlu günler yaşamıştı. Evlerinin bahçesindeki çiçekleri çok iyi hatırlıyordu. Öylesine güzel ve canlı renkleri vardı ki! Ya mis gibi kokuları? Gözlerini kapadı, çiçeklerin o mis kokusunu ciğerlerine çeker gibi derin bir nefes aldı. Evlerinden sokağa doğru uzanan o dar yolda bisiklete binmesini öğrenmişti. Babasının bu bisikleti alması hiç de kolay olmamıştı. Bunun için çok çalışması gerekiyordu. Bin bir zorluklarla dişinden, tırnağından arttırdığı parayla satın aldığı bisikleti Ahmet’e armağan ettiği gün babacığının gözlerindeki o pırıltıyı ve yüzündeki o inanılmaz mutluluk ifadesini nasıl unutabilirdi ki! Çok seviyordu babası onu!

Zaman hızla akıp gitmiş, Ahmet büyümüş, gelişmiş, koskocaman bir delikanlı olmuştu. Kendisiyle birlikte istekleri de büyüyordu. Çalışmaya, para kazanmaya başlamıştı. İyi para kazanıyordu. Bisikletin yerini şimdi motosiklet almıştı. İstediği şeylere sahip olmak pek de zor değildi onun için. Ama nedense bunların hiçbirisi onun mutlu olmasına yetmiyordu. Evdeki yaşantısı onu sıkıyor, bunaltıyordu.

“Bıktım artık” diye mırıldandı kendi kendine, “aynı yüzlerden, aynı işlerden, aynı komşu ve akrabalardan. Bu monoton yaşantıdan sıkıldım.”

Zamanını geç saatlere dek diskoteklerde, kumar masalarında ve içki âlemlerinde geçiriyor, gece yarılarına doğru eve geliyordu. Bazen günlerce eve gelmediği de oluyordu. Ahmet’teki bu olumsuz değişiklik anne ve babasını üzüyor, harap ediyor, için için ağlatıyordu. Ne yazık ki, ellerinden hiçbir şey gelmiyordu. Artık kararını vermişti Ahmet. Buralardan çok uzaklara gidecek, büyük bir kente yerleşip orada istediği gibi gönlünce yaşayacaktı.

Anne ve babası yolun ağzında durmuş, acı dolu bakışlarla, çaresiz bir şekilde biricik oğullarının ardı sıra bakıp ona el sallıyorlardı. Gözyaşları yanaklarından aşağıya doğru süzülüyor, anlatılması güç bir acı yüreklerini kasıp kavuruyor, kor gibi yakıyordu.

“Yolun açık olsun! Tanrı seni korusun oğlum. Güle güle!”

Ahmet’in gidişinin üzerinden uzun yıllar geçmişti. Ne bir mektup, ne de bir haber vardı ondan. Babası Ahmet’in nerede olduğunu bile bilmiyordu. Çok özlüyordu oğlunu. Ona olan özlemi gitgide büyüyordu. Nerelerdeydi, nasıldı, ne yapıyordu acaba? Öylesine merak ediyordu ki, bazı geceler onu düşünmekten gözlerine uyku girmiyordu. Ara sıra Ahmet de onları hatırlıyordu. Annesini, babasını, evini, kasabasını ve arkadaşlarını… Düzensiz ve kötü yaşantısı onu yıpratmış, perişan etmişti. Bedeni zayıf düştüğü için sık sık hastalanıyordu. Açlık ve parasızlık ise canına yetmişti. Sefalet içinde yaşıyordu. Arkadaşları, tanıdıkları ve tüm dostları teker teker ondan uzaklaşmışlardı. Artık çaresiz ve yapayalnızdı. Anne ve babası geldi aklına. Yanlarına dönebilirdi. Ancak onlar kendisine yardım edip borç para verebilirlerdi. Sonunda kararını verdi. Kendisi için gerekli olan birkaç eşyasını toplayıp yola koyuldu.

Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra nihayet kasabasına varmıştı. Evlerinin kapısına geldiği zaman biraz heyecanlıydı. Anne ve babasına geleceğinden hiç söz etmemişti.

“Anne, baba! Ben geldim, oğlunuz Ahmet! Kapıyı açın lütfen!”

Ahmet’in sesini duyan anne ve babası kulaklarına inanamadılar.

“Duydun mu bey? Yanılmıyorsam bu Ahmet’in sesi!”

“Evet, hanım, Ahmet bu!”

İkisi birden sevinç içerisinde kapıya doğru koştular. Kapıyı açıp oğullarını karşılarında gören anne ve baba gözlerine zor inanıyorlardı. Hasretiyle yanıp tutuştukları biricik oğulları şimdi karşılarındaydı.

Babası: ‘Ahmet’im, canım oğlum!’ diyerek oğlunun boynuna sarıldı ve onu defalarca öptü, kokladı, bağrına bastı. Annesi de gözyaşları içerisinde oğlunun boynuna sarıldı, öptü ve doyasıya ağladı. Ama bunlar sevinç gözyaşlarıydı.

Anne ve babasının Ahmet’e göstermiş olduğu bu sevgi ve ilgi onu çok utandırmıştı. Yıllarca onlardan uzaklarda yaşamış, onlara ne bir haber ne de bir mektup yollamıştı. Onları merak ve üzüntü içerisinde bırakmıştı. Ama onlar bu konuda tek bir söz bile etmeyerek Ahmet’i mahcup etmek istememişlerdi. Tüm bu şeyler Ahmet’i derin derin düşündürüyordu. Onlardan nasıl borç para isteyebilirdi? Vazgeçti bu düşüncesinden, borç para istemeyecekti onlardan.

Gelişinin üzerinden tam iki hafta geçmişti, paraya öyle gereksinmesi vardı ki! Anne ve babası o gün evde yoktu. Yandaki komşularına gelen bir misafiri görmeye gitmişlerdi. Ahmet evde yalnızdı. Babasının dar gün için biriktirmiş olduğu paranın yerini daha önceden öğrenmişti. Bu, onun için kaçırılmaz bir fırsattı. Fırsattan yararlanarak babasının paralarını aldı, cebine koydu, eşyalarını toplayıp apar topar oradan uzaklaştı. Kimse onu görmemişti. Uzaklara, çok uzaklara gidecekti artık.

Aradan yine yıllar geçmişti. İşler Ahmet’in istediği gibi gitmemiş, işlediği büyük bir suç nedeniyle tutuklanarak cezaevine düşmüştü. Cezalı olarak orada geçirdiği uzun yıllar içerisinde çekmiş olduğu acı ve sıkıntılar onu olgunlaştırmıştı. Yaşamış olduğu günah dolu yaşamın ve sorumsuzca attığı yanlış adımların faturasını uzun yıllar demir parmaklıklar ardında geçirerek ağır bir şekilde ödemişti. Yaptıklarından çok pişmandı. Düşünceleri ve yaşama bakış açısı tamamen değişmişti. Artık cezasının sonuna yaklaşıyordu. Son birkaç günde zaman geçmek bilmiyor, geçen her dakika bir asır gibi uzun geliyordu ona.

‘Cezaevinden çıktıktan sonra gidecek bir yerim yok!’ diye düşündü kendi kendine. Anne ve babasını anımsadı. Ne çok özlemişti onları. Evi, sımsıcak yuvası, sevgili anne ve babasının eşsiz bir sevgiyle bakan o sevecen bakışları canlanıvermişti gözlerinin önünde. Derin bir iç çekti. Her şey burnunda tütüyordu. Kırmızı tuğlalı evleri, kasabaları, komşuları ve dostları… Acaba anne ve babası yaşıyorlar mıydı? Hâlâ o evde mi oturuyorlardı? Onlar hakkında hiçbir şey bilmiyordu Ahmet.

‘Oraya döndüğümde beni görmek isteyeceklerini hiç sanmıyorum’ diye mırıldandı kısık bir sesle.

Nihayet Ahmet’in beklediği gün gelip çatmıştı. Cezaevindeki arkadaşlarıyla teker teker vedalaştı, kapılar açıldı ve Ahmet elinde çantasıyla dışarıya çıktı. Özgürdü artık. Tek arzusu anne ve babasının yanına dönmekti. Öncelikle kendisine kalacak bir yer ve geçimini sağlaması için bir de iş bulmalıydı. Ne de olsa yolculuk için para gerekiyordu. Tanrı’ya şükürler olsun ki, iş bulması pek uzun sürmedi. Artık bir işi vardı ve kazanıyordu. Yavaş yavaş kendisi için gerekli olan parayı toplamaya başladı.

Aradan haftalar, aylar geçmişti. Kasabasına dönmek için Ahmet’in karşısına birçok fırsat çıkmıştı, ama ailesinin yanına dönecek cesaret bulamamıştı kendisinde. Onlara hangi yüzle dönecek, yapmış olduğu bunca kötülükten sonra yüzlerine nasıl bakacaktı? Çok utanıyordu.

‘Zavallı anne ve babacığım… Ne kadar çok üzdüm onları! Tüm bu olanlardan sonra beni görmek isteyeceklerini nasıl düşünebilirim?’ diye düşündü kendi kendine.

Bir gün, yakında anne ve babasının kasabasına gidecek olan bir arkadaşına rastladı. Arkadaşı ona:

“Arabada yer var, sen de benimle gelmek istemez misin, Ahmet?” diye sordu. Bu haber oldukça heyecanlandırmıştı Ahmet’i. Fazla düşünecek zamanı yoktu. Sabah erkenden yola çıkılacaktı. Ani bir kararla:

“Evet, geliyorum!” diye yanıt verdi Ahmet. Sevinçle el çakıştı iki arkadaş.

Ertesi sabah yola koyuldular. Uzun ve neşeli bir yolculuk yapmışlardı. Kasabasına çok yakın olan bir yerde durdular. Ahmet arabadan indi, arkadaşına teşekkür etti, onu kucaklayarak vedalaştı. Ne yapacağını bilemiyordu. Düşünceleri karmakarışıktı. Sonunda, anne ve babasına bir mektup yazmaya karar verdi.

‘Sevgili anne ve babacığım,

Cuma günü mahallenize geleceğim. Orada oturup oturmadığınızı, ayrıca beni görmek isteyip istemediğinizi de bilmiyorum. Sizleri çok üzdüğümü ve size çok acı çektirdiğimi biliyorum. Bu yüzden karşınıza çıkmaya utanıyorum. Eğer beni görmek istiyorsanız, Cuma günü sabahtan evinizin penceresine beyaz bir mendil asın. Bu, beni kabul edeceğinizin bir belirtisi olacaktır.

Sizleri çok seven ve özleyen oğlunuz Ahmet..’

Bu kısacık mektubu yazmak asırlar kadar uzun gelmişti Ahmet’e. Sonra kalktı ve mektubu postaya verdi. Bir gün bekledikten sonra Perşembe günü otobüse bindi. Akşama doğru kasabaya vardı. Geceyi geçirmek için bir ağacın altına uzandı. Gözünü bir türlü uyku tutmuyordu. Ne olacaktı? Mendili asacaklar mıydı? Onu kabul edecekler miydi? Nasıl karşılayacaklardı onu? Birbirlerine neler söyleyeceklerdi? Tüm bu sorular Ahmet’in düşüncelerinde defalarca tekrarlanıyor, tekrarlanıyordu.

Şafak sökmeye başlamıştı. Ahmet’in gözkapakları ağırlaştı, sonra da derin bir uykuya daldı. Uyandığı zaman güneş tepelerin arkasından yükselmeye başlamıştı. Ahmet’in her tarafı ağrıyordu. Kalktı ve ağır adımlarla mahallesine doğru yürümeye başladı. Evlerinin iki sokak aşağısına gelince durakladı, sonra ani bir kararla yolun kenarına oturdu. Bekleyecekti. Kasaba uyanıyordu. İnsanlar işlerine gitmeye başlamış, bazıları da alışveriş yapmak için az ilerde kurulan pazar yerine doğru ilerliyorlardı. Birkaç adım yürüse uzaktan kırmızı tuğlalı evlerini görebilecekti. Ahmet buralara uğramayalı yıllar oluyordu. Kim bilir belki o ev yoktu artık, belki de başkaları oturuyordu orada.

Ahmet kalktı, tekrar yürümeye başladı. Sokağın başına gelince orada durdu. Kırmızı tuğlalı evleri görünüyordu. Yüreği sevinçle dolmuştu. Ama çok tuhaf! Evin duvarları beyazlara bürünmüştü. Ahmet birkaç adım daha yaklaştı. Şimdi her şeyi daha iyi görebiliyordu. Evin sokağa bakan duvarlarına ve pencerelerine o kadar çok beyaz şeyler asmışlardı ki, evin duvarları zor görülüyordu. Beyaz yatak çarşafları, beyaz masa örtüleri, beyaz mendiller, havlular ve perdeler. Ahmet şaşırıp buna bir anlam veremiyordu. Bu kadar çok beyaz örtüyü nereden bulmuşlar ve neden oraya asmışlardı? Üstelik evin kapısı da sonuna kadar açıktı. Birden durumu kavradı. Tüm bu örtüleri onun için asmışlar, kapıyı da onun için açık bırakmışlardı…. Kalbi sevinç ve heyecandan yerinden fırlayacak gibiydi. Önce ürkek adımlarla eve doğru yürüdü, sonra sokaktan evlerine giden dar yolu koşarak geçti ve açık kapıdan içeriye girdi.

********

Sorular:

1) Bu öykü size İncil kitabındaki hangi öyküyü anımsatıyor?

2) Bu öyküye benzeyen öykü İncil kitabının neresinde bulunmaktadır?

3) “Beyaz bir mendil” öyküsündeki babayı Tanrı’ya benzetiyor musunuz? Eğer yanıtınız evet ise, hangi yönlerini benzetiyorsunuz?

4) Bizim durumumuz da ‘Beyaz Mendil‘ öyküsündeki oğlun gibi midir? Öyle ise hangi yönlerde onunla benzerlik gösteriyoruz? Tanrı’nın bize olan eşsiz sevgisi ve iyilikleri karşısında O’nu gerektiği gibi seviyor ve O’na itaat ediyor muyuz? Yoksa O’na acı mı çektiriyoruz?

5) Tanrı’dan ayrıldıktan sonra, O’na tekrar dönebiliyor muyuz? Tanrı’nın kapısı bize her zaman açık mıdır?

6) Asılmış olan beyaz mendil (veya beyaz çarşaf) dünyanın her tarafında barışı simgelemektedir. Babasının Ahmet’le barışmaya hazır olduğu gibi, Tanrı da bizimle barışmaya hazır mıdır? Acaba bizler Tanrı’yla barışmaya hazır mıyız?

7) Tanrı, Kendisi’nden uzaklaşmış olan çocuklarını bağışlar mı? Kaç kere bağışlar?

8) Böyle bir göksel Babamızın olması ve bizlere bu şekilde davranması seni sevindiriyor mu? Tanrı’nın bizi olduğumuz gibi kabul etmesine seviniyor musun?

9) Sen de göklerdeki Babamıza benzemek istiyor musun? Sana karşı borçlu ya da suç işlemiş olan insanları, Tanrı’nın seni bağışladığı gibi, bağışlamaya hazır mısın? Tanrı’nın seni kabul ettiği gibi, sen de sana dönen kardeşini kabul edecek misin?

10) Göklerdeki Babamıza benzer olmak için Kutsal Ruh’un seni değiştirmesine ve seni sevgisiyle doldurmasına izin veriyor musun?

Bir kardeşimiz şöyle demişti: “Kardeşini bağışlamayan bir kişi şeytanın ekmeğine yağ sürer.”

Kutsal Kitap’tan ayetler:

İsa, “Bana geleni hiç geri çevirmeyeceğim” dedi (Yuhanna 6: 37).

“Tanrı’nın melekleri, Tanrı’ya dönen günahlı bir insan için sevinç duyacaklar” (Luka 15: 10).

“Sevinmek ve eğlenmek gerekti, çünkü bu kardeşin ölmüştü, yaşama döndü, kaybolmuştu, bulundu” (Luka 15: 32).

“Günahımız yoktur dersek kendi kendimizi aldatırız; ama günahımızı açığa çıkarırsak, güvenilir ve adil Tanrı günahlarımızı bağışlayıp bizi her kötülükten arındıracaktır” (1 Yuhanna 1: 8-9).

“Tanrı sevgidir” (1 Yuhanna 4: 8).

“Tanrı, bize olan sevgisini böyle kanıtlıyor: Biz daha günahlı (O’ndan uzak) iken Mesih bizim için öldü” (Romalılar 5: 8).

“Rabbi bulunabilirken arayın; yakınken O’na seslenin. Kötü kişi kendi yolunu ve sapmış kişi kendi düşüncelerini bıraksın ve Rabbe dönsün, Rab ona acıyacak, o kişi Tanrı’mıza dönsün, çünkü O bol bol bağışlar” (Yeşaya 55: 6-7).

“Tanrı sizi Mesih’te bağışladığı gibi, siz de birbirinizi bağışlayın” (Efesliler 4: 32).

“Mesih sizi kabul ettiği gibi, O’nun yüceltilmesi için siz de birbirinizi böyle kabul edin” (Romalılar 15: 7).

Sevgili okuyucumuz, okuduğunuz yazı hakkında söyleyeceğiniz veya soracağınız varsa, lütfen bize mektup yazınız. Kurtuluş konusunda daha fazla bilgi edinmek isterseniz, ücretsiz Kutsal Kitap derslerimizden ve diğer yayınlarımızdan isteyebilirsiniz. Haberinizi bekliyoruz.

Mutlu Kaynak

mektup@tevratzeburincil.org