Tag Archives: ayakkabı

MUSTAFA VE SEVİL

MUSTAFA VE SEVİL

Mustafa ve Sevil

Mustafa ve Sevil

Tanrı’yla bizim aramızdaki antlaşmayı tazelemek konusunda size bir öykü anlatmak istiyorum, Mustafa ile Sevil öyküsünü.

Mustafa güzel beyaz gömleğini ve ütülenmiş pantolonu giydi ve
komşu köyünün yoluna çıktı. Niyeti, bir arkadaşının düğününe katılmaktı.

Kendi köyünden çıktıktan sonra Mustafa birden bir bebeğin ağlama sesini duydu. Etrafına baktı ve yolun kenarındaki otlara bırakılmış küçücük bir bebek gördü. Dünyaya yeni gelmiş bu bebek çıplaktı, yıkanmamıştı, kanlar içinde, pisliğe bulaşmıştı. Göbek kordonu kesilmiş, ama bağlanmamıştı. Bebek acı acı ağlamaktaydı. Acaba bu bebek niçin istenilmemişti? Acaba annesi hiçbir çıkar yol görmemişti de, bu zavallı insancığı aceleyle tarlaya atıp terk mi etmişti? Bilmiyoruz. Ama belli ki, bu bebek ölüme terk edilip bırakılmıştı.

Mustafa bir süre bebeğe baktı, sonra derin bir ah çekerek yoluna devam etti. Ama birkaç adım attıktan sonra durdu. Bu bebek ölüme giderken kendisi düğüne katılabilir miydi? Hayır, bu olmazdı.

Mustafa bebeğin yanına döndü, onu kaldırıp kucağına aldı ve ona: „Yaşayacaksın, sana elimden geldiği kadar iyi bakacağım“ dedi.

Evet, küçük kız yaşadı. Mustafa bebeğe „Sevil“ adını verdi ve elinden geleni yaptı. Çocuk büyüdü ve harika bir şekilde gelişti. Yıllar çabuk geçti ve Sevil herkesin bakışlarını üzerine çeken gayet güzel genç bir kız oldu. Sevil’in tabii güzelliği yetmiyormuş gibi, bir de Mustafa ona şık elbiseler ve gösterişli yeni moda ayakkabılar aldı. Sevil’in güzelliği bütün bölgede meşhur oldu.

Bu öyküyü birazcık süsledim, adama ve bebeğe birer ad taktım, ama aslında bu öyküyü Kutsal Kitap’ta Hezekiel Peygamber anlatmıştı. (bölüm 16, ayetler 4’ten 14’e kadar.) Bu öyküyle peygamber, Tanrı’nın kendi halkı olan İsrail’e duyduğu büyük merhametini, derin ve bol olan sevgisini ve halkını nasıl değerli sayıp kayırdığını dile getirdi.

Şimdi size öykünün devamını anlatayım:

Sevil aşağı yukarı on beş yaşındaydı. Bir gün Mustafa beyaz bir gömlek ve yeni bir pantolon giydi. Sevil de süslenip en güzel elbiselerinden birini seçip giydi. İkisi birlikte köyün öbür ucuna, bir düğüne gittiler. İki gün sonra Sevil babasının gömleğini ve kendi elbisesini yıkadı. Bunlar kuruduktan sonra Sevil onları özene özene ütüledi. Her şey tamam olunca Sevil, babasının gömleğini dolaba yerleştirdi. Birden, şimdiye kadar hiç fark etmediği bir şey gördü. Babasının gömlekleri arasında beyaz, ama eski ve yıkanmamış bir gömlek duruyordu. Neydi bu? Sevil merak etti ve o gömleği çıkardı. Gömleğin ön taraflarında ve kollarında büyük kan lekeleri vardı. Bu kirli gömleğin dolapta ne işi vardı? Bu kanlar nereden gelmişti acaba?

Sevil babasının eve dönmesini sabırsızlıkla bekledi. Birkaç saat sonra Mustafa işinden eve dönünce ilk fırsatta babasına bu gömleğin sırrını sordu. Mustafa bir süre Sevil’e baktı, sonra o gömleği dolaptan çıkarıp onu dolabın dışında astı ve Sevil’e, doğduğu günün öyküsünü anlatmaya başladı. O gün Sevil’e söylemiş olduğu „Sen yaşayacaksın, sana elimden geldiği kadar iyi bakacağım“ sözü hiç unutmamıştı. Mustafa, bebeği nasıl bulduğunu, ona ne kadar acıdığını, onu eve getirip yıkadığını, merhametli akraba ve komşulardan bebek elbiseleri, kundak ve süt aldığını, büyük bir sepetten bebeğe yatak hazırladığını anlattı. O gün küçük bebeğin bütün ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra onu sepete yatırmıştı. Uyuyan Sevil’e bakmıştı ve birden kendi kendine, „Ben ne yaptım, bu kız yaşayacak olursa, benim hayatım hiçbir zaman önceki hayatım gibi olmayacak“ demişti. Ve o zaman, kana bulaşmış olan bu gömleği olduğu gibi saklamaya karar verdi. Bu gömlek, „Bu kızı yaşatacağım ve ona bakacağım“ diye vermiş olduğu karar için kalıcı bir işaret olacaktı.

Sevil, Mustafa’nın anlattığı öyküyü dinledi ve derin derin düşündü. Demek ki, gömleğin sırrı buymuş. Demek ki, o bir tarlaya atılmış, ama bulunmuş ve sevilmişti.

„Teşekkür ederim, babam“ dedi Sevil, „sen o günden bugüne kadar beni sevdin.  Senin kızın olarak yaşayabildiğim için teşekkür ederim; bana verdiğin emekler için çok teşekkür ederim. Peki ben senin için ne yapabilirim?“

Bu sözleri işitince derin derin düşünmek sırası Mustafa’ya geldi. Şöyle cevap verdi: „Hep benim kızım olarak kalmanı istiyorum. Ve senin de başkalarına acımanı, kendin için değil de, başkaları için yaşamanı, güvenilir ve verdiği sözde duran biri olmanı istiyorum.“

Mustafa normal bir insandı, Sevil de normal bir genç kızdı. Aralarında her gün her şey güllük gülistanlık değildi. Anlaşmazlıklar, gerginlikler, sevgisiz sözler de ara sıra oluyordu. Ama Sevil o eski gömleği bulup onun sırrını öğrendikten sonra, babasıyla olan ilişkisi değişmişti. Öyle günler oluyordu ki, Sevil, içinde babasına karşı büyük bir gönül borcu duyuyordu. Böyle günlerde, Sevil dolaptan eski beyaz gömleği çıkarıyor ve dolabın dışında asıyordu. Gömleği asmakla sanki „Sevgili babam, beni seveceğine ve bana bakacağına, benim için yaşayacağına dair verdiğin karar için sana çok teşekkür ederim, seni çok seviyorum“ diyordu.

Başka günlerde, hele herhangi bir sevgisizce ya da sert söz söylendikten sonra, kana bulaşmış gömleği Mustafa dolabın dışında asıyordu. Demek istediği şuydu: „Her şeye rağmen seni seviyorum, korkma, sen benim değerli kızımsın.“

Eski gömleği asmak, Mustafa ile Sevil arasındaki sevgi ilişkisini tazelemeye ve güçlendirmeye yarıyordu. Mustafa’nın eski, ama hâlâ geçerli olan kararını anıyorlardı. Eski gömleği gördükleri zaman Sevil’in o günkü çaresiz durumunu, kurtuluşunu ve babasının sevgi dolu bakımını hatırlıyorlardı.

İsa Mesih’i izleyenler, bazı toplantılarında birlikte bir sofradan ekmek yer ve üzüm suyu içerler. Bu sofraya “Rabbin Sofrası” adını veriyoruz. Rabbin Sofrasından yiyip içmekle İsa Mesih’in kurtuluşumuz için yaptıklarını anarız. O’nun uğrumuza çektiği acıları ve bizim uğrumuza ölmesini. Daha dünya kurulmadan önce Tanrı, yaşayacağımıza ve O’nun çocukları olacağımıza karar vermişti. Bu eski karar bugün de geçerlidir ve sonsuzlukta da geçerli olacaktır. Bunun için Gökteki Baba’mıza şükrediyoruz. Mustafa ve Sevil’in ara sıra eski kanlı gömleği çıkarıp asarak Mustafa’nın eski kararını anıp sevgilerini tazelemeleri gibi, sanki Tanrı, O’nunla bizim aramızdaki sevgi ilişkisini tazelemek ve sağlamlaştırmak için zaman zaman ekmek ve üzüm suyu çıkarır ve bizi kendi yanına, kendi sofrasına çağırır. Bize şöyle der: „Bakın, ben sizi çok sevdim ve sizin için kanımı akıttım, şimdi de sizi seviyorum. Siz benim için çok değerlisiniz. Kanımla sizi kölelikten satın aldığım günde yüreğim sizin için yandığı gibi, şimdi de aynı derecede yüreğim sizin için yanıyor.“

Rabbin Sofrası konusunda İncil ayetleri:

LUKA 22: 14 / 19-20

Yemek saati gelince İsa, elçileriyle birlikte sofraya oturdu ve onlara şöyle dedi: “Ben acı çekmeden önce bu Fısıh yemeğini sizinle birlikte yemeyi çok arzulamıştım.” Sonra eline ekmek aldı, şükredip ekmeği böldü ve onlara verdi. „Bu sizin uğrunuza feda edilen bedenimdir. Beni anmak için böyle yapın“ dedi. Aynı şekilde, yemekten sonra kâseyi alıp şöyle dedi: „Bu kâse, sizin uğrunuza akıtılan kanımla gerçekleşen yeni antlaşmadır.“

Evet, Tanrı’nın bizimle yaptığı bu yeni antlaşmanın temelinde, İsa Mesih’in uğrumuza kanını akıtması ve ölmesi vardır. Yeni Antlaşmaya göre imanlıların günahları bağışlanır, imanlılar Tanrı çocukları olur, Kutsal Ruh’u ve sonsuz yaşamı alırlar. Bunlar, Yeni Antlaşmanın değerli vaatlerinin yalnız birkaçıdır.

Yeni Antlaşmaya girmeye çağırılanlar, ümitsiz ve kaybolmuş günahlı insanlardır. Bu kaybolmuş insanların durumu o kadar kötüdür ki, kurtulmaları için kendileri hiçbir şey yapamazlar. Tanrı onları İsa Mesih aracılığıyla kurtarır. İnsan bu kurtuluşu ancak armağan olarak kabul edebilir. Kurtulmuş insanın Tanrı’yla olan ilişkisi, bir gönül borcu ilişkisi, bir sevgi ilişkisidir. Kurtulanlar İsa Mesih’e benzesinler diye Kutsal Ruh onları değiştirmeye başlar. Kutsal Ruh onlarda iyi meyve yetiştirir ve onları Tanrı’nın amaçları için kullanır.

Peki, bu Yeni Antlaşma’da Rabbin Sofrası’nın rolü nedir? Rab’bin bizimle yaptığı antlaşmayı hatırlamaya çağırılıyoruz. Aynı zamanda Rab’le antlaşma yapmış olanlar olarak, günlük yaşamımız nasıl olmalı diye düşünmeliyiz.

Bence Rabbin Sofrası, yalnız Antlaşmayı hatırlamamız için değil, ama bu Antlaşmayı tazelememiz ve yeniden perçinlememiz için çok iyi bir fırsattır.

Sevgili okuyucumuz, okuduğunuz yazı hakkında söyleyeceğiniz veya soracağınız bir şey varsa, lütfen bize mektup yazınız. Haberlerinizi bekliyoruz.

Mutlu Kaynak

mektup@tevratzeburincil.org


KADİR’İN MİRASI

KADİR’İN MİRASI

Kadirin Mirasi

KADİR’İN MİRASI

Kadir varlıklı bir ailenin tek çocuğuydu. Baba ve annesiyle birlikte büyük şehirlerden uzak bir köyde kalırdı. Kadir iki yaşındayken annesi, daha sonra da babası öldü. Çocuğun aksi, sinirli, yalnız kendi rahatını düşünen amcası, onu istemeyip başka köydeki uzak akrabasına gönderdi. Çocuk burada biraz daha iyi karşılandı.

Aradan bir ay kadar geçince, kötü kalpli amca, köyün ileri gelenlerine, „yeğenim öldü“ dedi. Bunu söylemekteki amacı, kardeşinden kalan mirasa tek başına konmaktı. Nihayet bu arzusunda da başarılı oldu.

Yıllar geçti, Kadir büyüyüp tarlada çalışmaya başladı. Her sabah şafakta yatağından kalkar, torbasına biraz ekmek, peynir koyup tarlaya giderdi. Akşam güneş battıktan sonra eve dönerdi. Bu kadar çok çalışmasına karşılık evdekiler onu hor görür, fakirlik ve kimsesizliğini başına kakar, biz iyiyiz de sana bakıyoruz, derlerdi. Oysa zavallı Kadir’i okula dahi göndermemişlerdi. O, biraz okumayı arkadaşlarının yardımıyla öğrenmişti. Günleri çalışmayla geçen Kadir 22 yaşına girdi. Bir gün Kadir evde yalnızken kapı çalındı. Hemen koşup kapıyı açtı. Postacı ona bir mektup uzattı. Mektubun üzerinde „Sayın Kadir Efendiye“ yazılıydı. Delikanlı mektubu alınca pek şaşırdı. Çünkü o, kendisine mektup yazacak kimsesi olduğunu bilmiyordu. Acaba ona bu mektubu kim yazmıştı? Mektubu koynuna soktu, sonra rahatça okuyabileceği bir yerin yolunu tuttu. Uygun bir yer bulup etrafında kimsenin olmadığından emin olunca, mektubu açıp okumaya başladı.

5. Mayıs 1945

Sayın Müfit oğlu Kadir Efendi, bu mektubu sana yazan ben Nurettin oğlu Aziz, senin dayınım. Uzun aramalarımdan sonra, birkaç yıl önce senin yaşamakta olduğunu öğrendim. Buna çok sevindim. Sen benim etimden, canımdan bir parçasın. Sevgili yeğenim, öğrendiğime göre kendi durumundan habersizsin. Oysa baban öldüğünde sana büyük bir miras bırakmıştı. Ancak eline düştüğün düşman o mirası yalan uydurarak ele geçirdi. Seni aldatan adam güçlü ve kurnazdır, onun için onunla mücadele etmekten kaçındım. Senin haklarını geri alıp sana teslim edebilmem için satın almaktan başka çare bulamadım. Bunun için çok çalıştım. Sana satın aldığım mirasın tapuları doğduğun köyün kasabasındaki kaymakamdadır. Onları imzalayıp derhal alabilirsin. Oraya giderken bu mektubu ve nüfus kâğıdını yanına al. Beni hemen görmek isteyeceğini biliyorum, ama ben şimdi uzun bir yolculuğa çıkıyorum. Daha sonra dönüp seninle görüşeceğim. O zaman birlikte sevineceğiz. Şimdilik Tanrı’ya emanet ol. Gözlerinden öperim.

Dayın Aziz.

Kadir, mektubu okuyunca heyecanlandı. Kendisine yazılan bütün bu şeyler doğru muydu? Gerçekten büyük bir servetin mirasçısı mı, yoksa ekmeğini çıkarmak için sıkı çalışmak zorunda kalan yoksul bir genç miyim, diye düşündü. Kafasındaki böyle sorulara cevap bulmak için mektubu tekrar okudu. Sonra, mektubu ondan zorla alırlar korkusuyla onu kimsenin bulamayacağı bir yerde bir tasın altına sakladı. Eve gelirken yolda kendi kendine şöyle dedi: „Acaba gerçekten benim böyle bir dayım var mı? Bana müjdelenen miras doğru mu? Gerçekten mektup benim adıma geldi, ama…“

Düşünceli hâli evdekilerin dikkatini çekti ve ona, neyin var, diye sordular. Kadir niçin düşünceli olduğunu önce onlardan saklamak istedi, ama ısrarları karşısında dayanamadı, dayısından bir mektup aldığını, doğduğu köyün kasabasına gidip araştıracağını söyledi. O zaman onunla alay etmeye başladılar: „Sanki koca dünyada senden başka Kadir isimli adam yok! Bu mektup sana değil, kuşkusuz başka birisine yazılmıştır.“ Mektubu görmek istediler, ama Kadir mektubu göstermedi.

Ertesi günü nüfus kâğıdını alıp mektubu sakladığı yere gitti. Orada nüfus kâğıdını dayısının ona gönderdiği nüfus kâğıdı suretiyle karşılaştırdı. Kâğıtlardaki ad, soyadı, doğum yeri, doğum tarihi, anne ve baba adı birbirinin aynısıydı. Artık bu mektubun kendisine yazıldığından emindi.

Dayısının mektubu ile birlikte kendi nüfus kâğıdını da taşın altına sakladı. Akşam yemeğine eve gelince Kadir, ağasının, köyün bütün ileri gelenlerini evlerine davet ettiğini gördü. Kadir’e, „Bu gelen mektuba inanacak kadar aptal olamazsın; bu mektup sahtedir, birisi sana kötü bir şaka yapmak istiyor. Mektubu bize göster, onun sahte olduğunu sana ispat edelim“ dediler.

Bunun üzerine Kadir şüphelenmeye başladı. Mektubun sahte olup olmadığını şimdiye dek düşünmemişti. Kendi kendine şöyle dedi: „İçimde bir şey bana mektubun doğru olduğunu söylüyor, ama yine de gidip bu Aziz dayım hakkında bir şeyler öğrensem hiç de fena olmaz.“

Bir gün çarşıya gitti. Oranın en güvenilir adamını bulup ona, o kasabada Aziz adında birisinin yaşayıp yaşamadığını sordu. Adam, „Evet, gerçekten de orada Aziz adında çok iyi bir adam yaşıyor, ama birkaç gün önce uzun bir yolculuğa çıktı. Aziz efendi çok varlıklı biridir, ancak duyduğuma göre, bir miras meselesi yüzünden son yıllarda epey çalışmış ve sonunda bu mirası geri satın almış“ yanıtını verdi. Delikanlının yüreği rahatladı, sevinçle köye döndü.

Kendi kendine, „Vay be, demek ki, bu dayım benim için çalışmış!“ dedi. Kalbinde dayısına karşı büyük bir sevgi doğmuştu.

Eve gelince efendisine, yolculuğa çıkacağını bir kere daha söyledi. Efendisi buna çok kızdı ve „eğer bizi bırakırsan, bizden tamamen ayrılmış, kesilmiş olacaksın“ diyerek ona kendisini bekleyen tehlikelerden söz etti. Engel olamayacağını anlayınca, Kadir’in bu aptallığının geçeceğini umarak onu bir odaya hapsetti. Ama Kadir, bir gece herkes mışıl mışıl uyurken, odanın kerpiç duvarını deldi ve kendisine geçebileceği bir yer açıp ay ışığında sessizce evden uzaklaştı. Sakladığı yerden mektup ve nüfus kâğıdını alıp koşarak köyden uzaklaştı. Kadir gündüzleri saklanıp geceleri yoluna devam etti. Mümkün olduğu kadar rastladığı hanlarda çalıştı, ama yine de karnını doyurabilmek için ayakkabısını ve ceketini satmak zorunda kalmıştı. Evet, Kadir büyük bir mirasın sahibiydi, ama şu andaki görünümü bunun tam tersini gösteriyordu.

Kadir üç hafta yürüyerek nihayet yorgun ve perişan bir durumda kasabaya vardı. Kaymakamlık binasını buldu. Oradaki memurlara dayısından gelen mektubu ve nüfus kâğıdını gösterir göstermez onu derhal kaymakam beyin huzuruna çıkardılar. Kaymakam, Kadir’in kim olduğunu derhal anlayıp, „Oğlum, geldiğine iyi ettin, çünkü dayın senin buraya gelmeni istedi. Şimdi tapular şahitlerin önünde sana verilecek, kendi imzanı atıp bütün mirasa sahip olacaksın. Aldığın mektuba güvendin ve tüm engelleri aşarak buraya geldin. Bu güvenin de seni büyük bir servete kavuşturdu“ dedi. O gece Kadir yatağına fakir bir yolcu değil, çok zengin biri olarak, birçok malın, tarlanın sahibi olarak girdi.

Kadir, sevincinin zirvesine ulaşacağı günü, kendisini sevip uğruna bu kadar çalışmış olan dayısını yüz yüze göreceği anı özlemle bekledi.

Değerli okuyucumuz, sana da bir mektup geldi. Bu mektup, gökten gelen İncil Müjdesidir. Bu mektup sana geçici, dünyasal servetlerden değil, senin için göklerde saklı, çürümez, lekesiz ve solmaz bir mirastan söz eder (1 Petrus 1: 4). Bu mirasın anlamı, Tanrı’yla barış olanağı, O’nun sana olan lütfü, iyiliği ve sevgisidir. Bir babanın oğluna miras bırakması gibi, Tanrı da insanlara miras vaat eder.

İncil bize der ki:

Düşmanımız olan şeytan bizi kandırarak Tanrı’dan ayırmıştır. Karanlıkta kaldığımız sürece Tanrı’nın zenginliğinden ve bizim için hazır duran büyük mirastan habersiziz. Şeytan, hiçbir zaman bizim bu mirasa konmamızı istemez. Bu nedenle de İncil’in müjdesini saklamaya ya da yalanlamaya çalışır çeşitli yollarla.

Evet değerli dostum, şeytan, İncil Müjdesini senden saklamak istemektedir. Ama mektubun Kadir’in eline ulaşması gibi, İncil Müjdesi de sana ulaştı. Bu mirasa seni kavuşturmak için uğraşıp kendisini feda etmiş olan İsa Mesih’tir. O, kendi canı pahasına günahlarının affını sağlayarak seni bu mirasa sahip kıldı. Kendisi suçsuz ve lekesiz olduğu halde İsa Mesih, senin suçlarını ve senin Tanrı’ya olan borçlarını yüklenerek sonsuz ıstıraplar çekip çarmıhta ölerek ödedi. Tanrı da İsa’nın bu lekesiz sevgisinden, bu kusursuz itaatinden ve fedakârlığından hoşnut kalarak O’nu üçüncü günde ölülerden diriltti, hem de sonsuzluğa kadar yaşamak üzere. Demek ki, Tanrı’ya olan borcun ödenmiştir, tümden silinmiştir, değerli dostum. Senin yapacağın, eski yaşamını bırakıp iman ve cesaretle seni bekleyen bu büyük bağışı almak için Tanrı’ya gitmendir.

Şüphesiz, böyle bir karar verdiğinde, çevrendekiler senin onlarla birlikte kalmanı, içinde yetişmiş olduğun adetleri, yolu bırakmamanı isteyecekler. Unutma ki, bu adetler seni ebedi mirasa kavuşturamaz.

Kadir’e, mektup sana ait değil, dedikleri gibi, sana da, İncil senin için değil, Hıristiyanlara aittir diyecekler. Oysa İncil Müjdesi, ulus, ırk ve dil fark etmeden, herkese verildi.

Bazı kişiler, Kadir’in köyünün ihtiyarları gibi, bu müjdenin sahte, güvenilmez olduğunu iddia edecekler. Ama kendin İncil’i samimi bir şekilde okursan, arayıp araştırırsan, sen de Tanrı Sözü olan İncil’in kusursuz ve gerçek olduğunu görebilirsin. Biz de kendi yaşamımızda, İncil sözlerinin doğru olduğunu, yaşamımızı değiştirip bizi yenilediğini gördük.

Sevgili okuyucu, kendi yüreğinde olan Tanrı sesine de kulak ver. Çünkü O, sana bu müjdenin yalan olmadığını tasdik ve şahadet eder. Olduğun gibi kalmanı isteyen insanların sesine kulak verme, araştırmalarında sana engel olmak isteyenlerden ayrıl. Dua ile Rabbe yaklaş. Günahlı olduğunu O’na söyle ve İsa Mesih’in günahlıları kurtarmak için yeryüzüne geldiğini bildiren sözlerini Rabbe göster. Bu şekilde cesaretle Tanrı’ya gelip İsa Mesih’in sana kazandırdığı mirası, yani günahlarının affını talep edersin. İsa Mesih senin uğruna öldüğü için bu miras senin hakkındır.

Mirasın tapularını nasıl elde edeceksin? Senin uğruna kendisini feda etmiş Rabbe şükretmekle! Sonra, aldığın servetin değerini her gün biraz daha fazla tanıyıp onu kullanacaksın. Tanrı’nın sana verdiği sevgi, barış, sevinç, cömertlik ve sabır etrafındakilerin yararına olacaktır. İsa Mesih’in tekrar geleceği günü özlemle bekleyeceksin. Çünkü O’nu o günde yüz yüze göreceksin. O zaman Mesih ve sen birlikte O’nun mektubuna güvendiğine sevineceksiniz.

Sevgili okuyucumuz, okuduğunuz yazı hakkında söyleyece¬ğiniz veya soracağınız varsa, lütfen bize mektup yazınız. Haberinizi bekliyoruz.

Mutlu Kaynak

mektup@tevratzeburincil.org