Tag Archives: çarmıh

EŞSİZ İNCİ

EŞSİZ İNCİ

EŞSİZ İNCİ

 

EŞSİZ İNCİ

Değerli arkadaş,

okuyacağınız öykü Hindistan’da geçmekte­dir. Hindistan’da aşağı yukarı 1214 milyon insan yaşar. Bunun büyük bir kesimi Hindu inançlarına bağlıdır. Kuzey Hin­distan’da 160 milyondan daha fazla Müslüman bulunur. Ülkenin güneyinde ise 28 milyon Hıristiyan yaşa­maktadır. Ayrıca küçük bir Budist azınlığı ve başka dinlere bağlı olan topluluklar da vardır.

Hindular, insan öldükten sonra, onun ruhunun başka bir bedenle tekrar bu dünyaya doğacağına inanırlar. Onların inançlarına göre kötü insanlar gelecek hayatlarında hayvan olarak, iyi insanlar ise daha iyi bir ailenin çocuğu olarak, ruhsal yaşama daha elverişli olan bir çevrede doğacaklardır. Hinduların amaçları, en yüksek sınıflara, hiç bedeni olmayan ruhlar sınıfına erişmektir. Bu hedefe varmak için her çeşit dünyevi zevklerden vazgeçerler, hatta kendi bedenlerine de eziyet ederler. Aynı zamanda genellikle başka inançları benimseyen vatandaşlarına da anlayış gösterirler. Bazı bölgelerde Hindular dinî azınlıkları baskı altında tutarlar, ama birçok yerde Müslümanlar ve Hıristiyanlar korkmadan Hinduların arasında yaşayabilirler. Okuyacağınız öyküde olduğu gibi, birbirinden farklı dinlere bağlı olanlar arasında çok samimi dostluğa rastlamak da mümkündür.

Deniz kıyısında bulunan küçük bir köyde Virapa adlı bir inci avcısı yaşardı. O, çok dindar bir Hindu idi. Komşusu ve uzun yıllardan beri dostu olan Şantapa ona çeşitli sıkıntılarında destek ve yardımcı olmuştu. Çoğu zaman, akşamları beraber sohbet ederek geçirirlerdi. Şantapa, Virapa’nın ne kadar dindar olduğunu görüp şaşakalırdı. Ama aynı zamanda günahlı bir insanın dindarlığının Tanrı önünde hiç bir yarar sağlayamayacağını biliyordu. Defalarca Şantapa, Virapa’ya şöyle demişti: “Dostum, senin dinsel çabaların, günahlarını örtmeye veya onları ortadan kaldırmaya yeterli değildir.”

“Kutsal Kitap şöyle der: “Bütün iyi işlerimiz Tanrı´nın önünde kirli bir paçavra gibidir” (Yeşaya 64: 6). Tanrı´nın kutsallığı yanında biz insanlar çok kötüyüz. Yüreğimizin her düşünce­sini, her türlü arzumuzu, her an kendi kendimizi düşündüğü­müzü Tanrı görür. Kalbimizin bozukluğu ve günahlarımızın çokluğu yüzünden, Tanrı´ya sunabileceğimiz hiç bir şeyin O´nun yanında değerli olmayacağını bilmeliyiz. Senin dinsel çabaların, kurbanların, kendine eziyet etmen boşunadır. Kardeşim, bunların Tanrı tarafından kabul edileceğini um­makla ancak kendi kendini aldatmıyor musun? Ben, yapabile­ceğim hiç bir şeyin beni Tanrı’ya yaklaştırmayacağını bilirim. Tek umudum İsa Mesih’in ölümü ve dirilişidir. İsa Mesih, hepimizin günah yükünü üzerine alıp bize düşen cezayı çekmiştir. Tövbe edip İsa Mesih’e bağlanan kişinin sonsuz yaşamı olur.”

Virapa, her keresinde Şantapa’yı sabırla dinler, ama sonra sözlerine itiraz edip, herkesin kendi kurtuluşu için bütün gücüyle uğraşması gerektiğini savunurdu.

Mevsimin son dalışlarını yaptığı bir günde Virapa’yı Şantapa seyrediyordu. Güneşten yanmış vücudunu bir balık gibi hareket ettiren ve pek de genç sayılmayan bu dostuna hayranlık duyuyordu… Virapa gene su yüzüne çıkmıştı ve dişlerinin arasında büyükçe bir istiridyeyi tutuyordu. Çok yorulduğu belli olan Virapa istiridyeyi dostuna uzatarak: “Eh, artık bu mevsim dalışa elveda. Bu son istiridye de iyi bir parçaya benziyor, aç bakalım, içindekini bir görelim,” dedi. Şantapa çakı ile istiridyeyi açıp büyük bir inci görerek bağırdı: “Virapa, bu, gördüğüm incilerin en güzeli, şuna bak!” Virapa inciyi eline alıp tetkik ederek: “Fena değil, ama hatalı, bak şurasında siyah bir leke var ve biraz çökük. Herhalde büyükçe olduğu için biraz para edecek,” dedi.

Virapa, bembeyaz dişlerini göstererek sözlerine şöyle devam etti: “Bu iş senin Tanrı hakkında bana söylediklerine benziyor. İşte sen, inciden pek anlamadığın için buna en güzel inci dedin çıktın. Ben ise hemen hatalarını gördüm. Evet, Tanrı da insanların ne olduklarını iyi bilir ve O´nun kararı doğrudur. İnsan, ilk bakışta ne kadar iyi görünürse görünsün, yüreği kötüdür. İşte, yüreğimizin kirini, kötülüğünü temizlemek için dinimizin emirlerini tüm gücümüzle tutmamız gerek. Nasıl olur da sen, kurtuluşun Tanrı´dan bir hediye olduğunu söylü­yorsun? Kurtuluşumun böyle bedava olacağına bir türlü inanamıyorum.”

Kayığı karaya çekip köyün yolunu tuttular. Konuşa konuşa tozlu yolda ilerliyorlardı. Biraz sonra, oralarda sık sık görülen hac yolcularından birine rastladılar. Bu adam, Hindularca kutsal sayılan ve Ganj nehri kıyısında kurulmuş olan Varanzi şehrine hacca gidiyordu. Yalınayak yürüyerek, en keskin taşların üzerine basıyor ve ara sıra eğilip yeri öpüyordu. Virapa: “İşte, ben de birkaç gün sonra bu mübarek adam gibi yola koyulup Varanzi’ye giderek hacı olacağım; hatta oraya dizlerimin üzerinde gitmeye niyetliyim. Böylece dinimin en önemli bir emrini yerine getirmiş olacağım.” Şantapa ise: “Varanzi buradan 900 kilometre uzakta, hiç dizlerin böyle bir yolculuğa dayanabilir mi? Daha oraya varmadan kan kay­bından ölürsün” dedi. Virapa: “Ne olursa olsun, karşılığımı alacağım, onun için her acıyı çekmeye razıyım.” diye cevap verdi. Şantapa tekrar ona, İsa Mesih’in bütün insanlar uğruna çarmıh üzerin­de çekmiş olduğu acıyı, herkesin günahını taşımış olup öldü­ğünü ve bu nedenle herkese cennet yolunu açmış olduğunu anlattı. Ama Virapa şöyle cevap verdi: “Şantapa, bu dün­yada en iyi arkadaşım sen oldun, bana her zaman yardımın dokundu, iyiliğin eksik olmadı. Bunun için beni Varanzi’ye gitme sevincinden yoksun etmeye çalışma. Ben karşılıksız bir kurtuluş kabul edemem.”

Birkaç gün sonra hac hazırlığını yapmış olan Virapa Şantapa’yı evine çağırarak onunla konuşmaya başladı: “Dostum, şimdi sana bir sırrımı açmak istiyorum. Çünkü hacdan dönüp dönmeyeceğim belli değil. Beş yıl önce ölen oğlumu hatır­larsın; o çok ünlü bir dalgıçtı. Bir gün su altında çok kaldığı ve fazla derine daldığı için hastalandı ve birkaç gün sonra da hayata gözlerini yumdu. Oğlum, hep eşsiz bir inciyi bulacağını düşünerek, en zor yerlere dalış yapardı. Ah, benim oğlum bana ne kadar büyük bir neşe kaynağıydı. O, herkesin sev­gilisi, iyi kalpli bir evlattı. Oğlum su altında fazla kaldığı gün şu inciyi çıkartmıştı” diyerek Virapa bir kutudan çok iri bir inci çıkardı. “Bu inci bana göre eşsiz bir incidir. Satmak istesem bana bir servet getirebilir.” Şantapa’nın gözleri kamaşmıştı, böyle bir inciyi rüyasında bile görmemişti. Ceviz kadar iri, hiç bir kusuru yoktu. Bunun değerini ancak bir kral ödeyebilirdi. Virapa dostunun hayranlıkla inciye baktığını görüp ona dedi: “Şantapa, işte seni bugün buraya çağırdığı­mın nedeni bu. Benim hacdan geriye döneceğim belli değil ve en iyi dostum olduğun için sana bu eşsiz inciyi armağan etmek istiyorum.” Şantapa şaşkınlıkla Virapa’ya baktı: “Ama bu inci sana bir servet getirebilir, bunu bana nasıl bedava verebilirsin? Hiç olmazsa karşılık olarak biriktirdiğim parayı vereyim.”

Ama Virapa, dostunun kendisini anlamadığına şaşıp: “Şantapa, her halde anlamıyorsun, biricik oğlum böyle bir inciyi elde etmek için hayatını verdi. Bu incinin manevi değeri bence o kadar büyük ki, asla para karşılığında satamam. Yalvarırım, sana karşı duyduğum sevgi için bu armağanımı kabul et” dedi.

Bu sözleri duyunca Şantapa sevinç ve heyecanla Virapa’nın ellerine sarılarak: “Sevgili dostum, yıllardır sana anlatmak istediğim budur” dedi. “Senin her şeyin olan oğlunun yaşa­mına mal olan bu inciyi hiç bir değer karşılığında satmazsın. Bu incinin manevi değeri sana dünyada olan tüm servet­lerden üstündür. Sen bu inciyi ancak sevdiğin dostuna armağan olarak vermek istiyorsun. İşte, Tanrı´nın sana armağan etmek istediği kurtuluş da bu inciye benzer. Onun değeri sonsuzdur. Tanrı onu hiç bir caba, para veya iyilik karşısında değil, ancak armağan olarak verir. Çünkü İsa Mesih bu kurtuluşu sağlamak için kanını döküp can vermiştir. Benim, senin, herkes için sonsuz yaşam yolu açılsın diye kendisini kurban etmiştir. Yapacağımız tek iş, günahlılar olarak Allah’ın bize armağan etmek istediği kurtuluşu kabul etmektir.”

Yaşlı dalgıç derin derin düşünmeye başladı.

Şantapa sonra devam ederek: “Dostum, bana olan sevginden dolayı oğlunun canına mal olan inciyi armağan etmek istiyor ve benim de bu armağanı kabul etmemi arzu ediyorsun. Sen de aynı şekilde, Tanrı’nın büyük sevgiyle sana İsa Mesih’te sunduğu kurtuluşu kabul et” dedi.

Nihayet Virapa, değeri insan gücüyle ödenemeyecek olan, İsa Mesih’in ona sunduğu kurtuluş hediyesinin derin anlamını kavramıştı. Tanrı, insanları kendisiyle barıştırmak ve onların günahlarını bağışlamak için bir plan hazırladı. Bütün insanların günahı için bir kişi, İsa Mesih öldü. Ancak Tanrı, İsa’nın sunduğu bu kurtuluşu kabul etmek ya da etmemekte insanları özgür bırakmıştır. Bu hediyeyi kim alçakgönüllülükle kabul ederse günahın ezici ağırlığından ve tutsaklığından kurtulup, gerçek iç özgürlüğüne kavuşur. Tanrı´nın hazırladığı kurtuluşu hiçe sayıp geri tepenlerse Tanrı’nın adaletine göre günahlarının cezasını çekeceklerdir.

En değerli ve eşsiz inci olan Tanrı´nın kurtuluşunu hor görmeyelim. “Tanrı, bizi sevdiğini şununla kanıtlıyor: Biz daha günahlı iken, Mesih bizim için öldü. Böylece şimdi O´nun kanıyla aklandığımıza göre, O´nun aracılığıyla Tanrı´nın gazabından kurtulacağımız çok daha kesindir” (İncil’den, Romalılara 5: 8-9).

Bazı okuyucularımız, bu kurtuluşun çok kolay ve ucuz olduğunu düşünerek, “İsa Mesih tüm günahlarımızın cezasını üzerine aldıysa, istediğimiz kadar günah işleyebiliriz” demek hafifliğinde bulunuyorlar. Onlara özellikle şu iki noktayı hatırlatmak isteriz:

1) İsa Mesih’in sunduğu kurtuluş, candan tövbe edenler içindir. Bu değerli armağanı kabul edenler, kendi gururlarından vazgeçmelidirler. İnsanın kendi gururundan vazgeçmesi hiç de kolay değil. Bunun içindir ki, çok az insan Tanrı´ya yaklaşıyor.

2) Günahlarına af bulan ve kötü alışkanlıkların tutsaklığından kurtulan insan, Tanrı´yı tüm yüreğiyle, tüm canıyla, tüm düşüncesiyle ve tüm gücüyle sevmeye borçludur. Rab onu bağışlamıştır, o da komşusunu bağışlayacaktır. Mademki Tanrı onu tüm kusurlarına rağmen sevmiştir, onun da çev­resindekileri oldukları gibi sevmesi gerektir.

Tanrı´nın İsa Mesih’te bize vermek istediği yaşam ne kolay ne de ucuzdur, İncil kitabında Tanrı´nın kurtuluşu, pahası biçilmez, eşsiz bir inciye benzetilir:

“Göklerin Egemenliği, güzel inciler arayan bir tüccara benzer. Tüccar, çok değerli bir inci bulunca gitti, varını yoğunu satıp o inciyi satın aldı” (İncil’den Matta, 13: 45-46).

İnsanların çoğu suni inci ile yetinip gerçek inciyi arama zahmetine katlanmıyor. Tanrı´nın insana vermek istediği eşsiz inciyi kabul etmek için her şeyini feda edene ne mutlu!

Sevgili okuyucumuz, okuduğunuz yazı hakkında söyleyece­ğiniz veya soracağınız bir şey varsa, lütfen bize mektup yazınız. Haberlerinizi bekleriz.

Mutlu Kaynak

mektup@tevratzeburincil.org

KÖLE OLAN KRAL

KÖLE OLAN KRAL

Köle olan kral

Köle olan Kral

Değerli okuyucumuz,

Dünya tarihinde basit bir mevkide bulunan birçok ki­şinin önemli mevkilere yükseldikleri görülmüştür. Hatta önce hizmetçi ya da köle olan kimseler, üstün yetenek ve çabaları sonucunda bir kurumun genel müdürü, hükümet adamı, padişah veya kral olmuşlar­dır. Böyle adamların başarılarına elbette hayran ka­lıyoruz.

Ama burada size krallığa yükselen bir kö­leyi değil, kendisini köleliğe kadar alçaltan bir kralı tanıtmak istiyoruz.

Eski zamanlarda doğu ülkelerinin birinde çok iyi yü­rekli bir kral vardı. Yönetimi altında olan insanları çok severdi. Günün birinde bu kral, ülkesinde kut­lanan bir bayram nedeniyle on iki vezirini yemeğe çağırdı. O ülkenin göreneklerine göre ye­mekten önce konukların ayakları efendinin kölesi ta­rafından yıkanırdı. O zamanlar sandal ayakkabı giyildiği, yollar da çok tozlu olduğu için, ayaklar ça­buk kirlenirdi. İşte misafirlerin ayaklarını yıkatmak her konuksever ev sahibinin gösterdiği bir sevgi ve saygı işaretiydi.

Ne var ki, o gün ziyafete çağrılan vezirler, ayakları hiç yıkatılmadan sofraya oturtulmuşlardı. Kendi ken­dilerine: “Acaba yüce kralımız bu hizmeti bize yap­tırmayı unuttu mu?” diye merak ediyorlardı.

Tam o sırada kralın kendisi koltuğundan kalkıp kaf­tanını çıkardı, kölelere özgü bir önlüğü giydi ve bir leğene su doldurup konuk gelen vezirlerin ayaklarını yıkamaya koyuldu. Bunu gören vezirlerin ağızları bir karış açıldı. Hayretten bir türlü konuşamıyorlardı. Nasıl oluyor da bu kadar çok sevdikleri efendileri kö­le işi olan bu görevi yapıyordu?

Kral ise sırayla tek tek vezirlerinin ayaklarını yıkayıp havluyla kuruladı. Sıra en yaşlı vezire gelince, can­dan sevdiği bu padişahın böyle adi bir iş yapmasına dayanamayıp ayaklarını çekiverdi ve heyecan için­de: “Hayır kralım, hayır! Bu olamaz! Siz benim ayaklarımı nasıl yıkarsınız? Ben kulunuz olarak sizin ayaklarınızı yıkamalıyım” dedi.

Gerçekten de vezir, ayaklarının yüce kral tarafından yıkanmasını nasıl hoş görebilirdi? Böyle bir şey hiç düşünülemezdi. Oysa kral yumuşak ve sakin bir sesle şöyle yanıt verdi:

“Senin ayaklarını yıkamam gerekiyor. Eğer ayakları­nı yıkamazsam benimle paydaşlığın olmaz.”

Ne garip sözler! Bunu duyan ve hiç de anlamayan vezirler şaşırıp kaldılar. Böylece yaşlı vezir de kralın buyruğuna uyarak ayaklarının yıkanmasına razı ol­du. Kral, işini bitirince leğeni, ibriği, havluyu bir ke­nara koyup kaftanını yine giydi ve sofranın başındaki koltuğuna oturdu. Gözlerini kendisine dikmiş olan vezirlerini uzun uzun süzdü ve gergin havayı bir so­ruyla dağıtıverdi:

“Vezirlerim, dostlarım, bunu niçin yaptığımı biliyor musunuz?”

Sorusuna karşılık alamayınca devam etti sözlerine:

“Siz bana efendi, kral diyor ve doğru söylüyorsunuz. Ben efendiyim, kralım. Kul ise efendisinden büyük değildir. Ben nasıl ayaklarınızı yıkadıysam, sizler de birbirinizin ayaklarını yıkamalısınız. Ben şimdi size bir örnek verdim. Benim yaptığımı siz de yapmalısı­nız.”

Yavaş yavaş vezirler söylenen sözleri anlamaya başladılar. Kral onların, gururlarını bırakmalarını,  alçak gönüllülükle ve gerçek bir sevgiyle başkalarına hizmet etmeye hazır olmalarını istemişti. Bu ne yüce bir kraldı! Kendi davranışıyla vezirlerine örnek ol­muştu.

Bu kral kimdi? Vezirlerini tanıyor musunuz?

Bu kral, yaklaşık olarak 2000 yıl önce yeryüzüne gelmiş olan İsa Mesih’ti. Vezirleri ise O’nun öğrencileriydi.

İsa Mesih’i tanıyan kimseler O’na birçok adlar, ün­vanlar vermişlerdir, örneğin: Efendi, Öğretmen, “Tanrı’nın Sözü” ve “Kralların Kralı”. İsa Mesih ezel­den beri Tanrı’yla birlikte olandır. Tanrı, yıldızları, güneşi, yeri, insanları ve tüm evreni  “OL” sözüyle yarattı. İsa Mesih de başlangıcı ve so­nu olmayan Tanrı’nın Sözüdür.

Ne var ki, Yaradan’larından uzaklaşıp doğru yoldan sapmış, suç ve günaha düşmüş insanları sonsuz ölümden kurtarmak için İsa Mesih, Tanrı yanındaki yüksek yerini bir süre için bırakıp gönüllü olarak yeryüzüne geldi. Tanrı’nın bir mucizesiyle İsa, Mer­yem anadan babasız olarak doğup bizim gibi insan oldu.

İsa Mesih dünyada yaşarken para, mal ve şöhret aramadı. Yoksul ve sade bir yaşam sürdü. Otuz ya­şına dek marangozluk yaptı. Ondan sonraki üç yılını da tamamen insanlara Tanrı’yı tanıtmaya adadı. Kendisini Tanrı’nın gönderdiğini bildirerek insanların Rabbe ve birbirlerine karşı olan ödevlerini hatırlattı, yaşamın baş ilkesinin sevgi olduğunu öğretti. İsa Mesih bu sevgiyi tam anlamıyla kendi yaşantısına uyguladı. Sayısız hastayı iyi etti, tanrısal güçle kötürüm, topal, inmeli, cüzamlı kişilere sağlık verdi. Nice körlerin gözlerini açarak karanlık dünyalarına aydınlık getirdi. Hatta birkaç ölüyü de diriltti. Dertli, kederli olan bir çok insanın acılarını, korkuları­nı giderdi, onlara umut ışığını yaktı.

Kendisine iman edip öğrencisi olmuş kimselerden on iki adamı elçi olarak atadı. Onlara, kur­tuluş müjdesini bütün insanlara duyurma görevini verdi. İşte bunlar, İsa’nın toplayıp ayaklarını dahi yı­kadığı “on ikiler”di…

İzleyicilerinden bazıları birbirinden büyük olmak isteyince Mesih onları şöyle azarladı:

“Aranızda kim büyük olmak isterse hepinizin hizmetçisi olsun. Çünkü İnsanoğlu da kendisine hizmet edilsin diye değil, hizmet etmeye ve birçok insanın kurtuluşu için canını vermeye geldi.” (Matta 20: 26-28)

Evet, kendisini “İnsanoğlu” diye adlandıran İsa Me­sih, ezelden beri Tanrı’yla beraber olduğu halde in­sanlar arasına indi. İnsanlar kendisine hizmet etsinler diye değil, tersine, günahlı insanlar uğruna canını vermek için… Mesih, öğrencilerinin de kendisi gibi alçak gönüllü olmalarını ve diğerlerine hizmet etme­lerini istedi.

Mesih istemiş olsaydı, bu dünyamızın kralı, egemeni olabilirdi. Bir gün Şeytan O’nu çölde deneyerek dün­yanın bütün zenginliklerini, görkemini ve egemen­liğini O’na vermeyi önerdi. Ama İsa bu geçici krallığı kabul etmedi. Yahudi halkı da O’nun yarattığı eşsiz mucize ve harikaları görünce İsa’yı kral yapalım diye coştular. Ama O bu krallığı reddetti. Romalı vali Pilatus O’na: “Yahudilerin kralı sen misin?” diye sorduğu zaman İsa: “Benim krallığım bu dünyadan değildir” diye yanıt verdi.

Evet, İsa Mesih bu dünyada yaşadığı sürece insan­ların hizmetçisi, yardımcısı olmayı seçmişti. Ve bu sevgi dolu yaşamının sonunda en acıklı bir şekilde öleceğini de biliyordu. Zaten O’nun dünyaya gelişi­nin başlıca amacı, günahlı insanlar uğruna ölüp he­pimize kurtuluş sağlamaktı. İsa kendi günahı için ölme­di. O büsbütün kusursuz, suçsuz, günahsızdı. Ama eşsiz sevgisinden dolayı biz suçlu insanların cezasını canını vererek çekmeye hazırdı. Kutsal Yasa’ya göre Tanrı, günahlarımızı sonsuz ölümle ceza­landırır.

İsa Mesih o korkunç çarmıha çivilendiği zaman Tanrı’nın günahlı insanlık üzerine biçtiği yargı O’nun üze­rine indi. Tanrı’nın eşsiz sevgisi bu olayda tam anla­mıyla belirdi.

Artık İsa Mesih’e iman eden kişi sonsuz ölüm ve azaptan kurtulur, suçları bağışlanır ve sonsuz yaşam ar­mağanını alır. Köle olan Kral o gün öğrencilerin ayaklarını yıkamakla kalmadı. Ertesi gün çarmıhta kanını akıtarak onların yüreklerini de suç ve günah­tan arıttı. Ne büyük bir sevgi bu!

Tanrı, İsa Mesih’in yaşamından ve ölümünden çok hoşnut kaldı, O’nu ölümünün üçüncü gününde diriltti. İncil kitabında şu önemli sözleri okuruz:

Mesih, Tanrısal yüceliğinden soyunarak kul benzerliğini aldı. İnsan biçimini alarak kendisini alçalttı, ölüme, ta çarmıh ölümüne kadar boyun eğdi. Bunun için de Tanrı O’nu pek çok yükseltti ve her addan üstün olan adı O’na verdi – öyle ki, İsa’nın adı anıldığında gökte olanlar ve yerde olanlar ve yer altında olanların hepsi diz çöksün ve Tanrı’nın yüceliği için her dil “İSA MESİH EGEMENDİR” diye söylesin. (Filipililer 2: 6-11)

Değerli okuyucumuz, köle olmuş kral İsa Mesih yeryüzünden ayrılıp Tanrı’nın yanına gitmiş, göksel kaftanını giymiş, yüce tahtına oturmuştur. Tanrı O’na yer ve gök üzerine tüm yetkiyi ve gücü vermiştir. Bu dünyadan ayrılmadan önce İsa Mesih, kesinlikle yeryüzüne bir daha ineceğine söz vermiştir.

İkinci gelişindeyse İsa, hizmetçi olarak değil, büyük güç ve görkemle gelecektir. Ama O’nun geleceği gü­nü Tanrı’dan başka kimse bilmez. İsa’nın kendisi o günün hırsız gibi, umulmayan bir anda geleceğini söylemiştir. İncil Kitabı İsa Mesih’in ikinci gelişini şöyle anlatır:

O zaman İnsanoğlu’nun belirtisi gökte görünecek. Yeryüzündeki bütün halklar ağlayıp dövünecek, İnsanoğlu’nun gökteki bulutlar üzerinde büyük güç ve görkemle geldiğini görecekler (Matta 24: 30).

O büyük güne dek Kralımızın ölümüyle sağlanmış olan kurtuluş yolu herkese açıktır. İsa Mesih kültür, ırk, din ayrımı yapmadan her insanı davet eder. Gu­rurunuzu yenip İsa Mesih’i kurtarıcınız olarak kabul edin. O’nu yaşamınızın kralı yapın. Henüz fırsat varken İsa Mesih adıyla Tanrı’yla barışın, Mesih’in gösterdiği sevgi ve alçak gönüllülük yolunu izleyin.

Sevgili okuyucumuz, okuduğunuz yazı hakkında söyleyece­ğiniz veya soracağınız bir şey varsa, lütfen bize mektup yazınız. Kurtuluş konusunda daha fazla bilgi edinmek isterseniz, ücretsiz Kutsal Kitap derslerimizden ve diğer yayınlarımızdan isteyebilirsiniz. Haberlerinizi bekliyoruz.

Mutlu Kaynak

mektup@tevratzeburincil.org

TANRI SEVGİDİR

TANRI SEVGİDİR

TANRI SEVGİDİR

Dünyamız, sonsuz okyanusta yüzen bir topa benzer. Bilim adamları derler ki: “Teleskoplar (gök dürbünleri) geliştikçe kâinatın sonsuz derinlikleri beliriyor.” Bilim adamları, dünyamızdan çok daha büyük olan milyonlarca yıldızları keşfettiler. Yıldızlar geniş mesafelerle birbirlerinden uzak, bu sonsuz boşluğun içinde yüzmektedirler. Bize anlatıyorlar ki: Ufak bir topa benzetilen dünya, binlerce seneden beri hareketine devam etmektedir. Ne kadar genişliktedir bu kâinat? Ne kadar zamandan beri mevcuttur? Ne zamana kadar devam edecektir? Kesin olarak kim söyleyebilir?

Bütün bunlar bize, ne kadar ufak olduğumuzu ve ömrümüzün ne kadar kısa olduğunu düşündürür. Dünyamız uçsuz bucaksız olan bu okyanusta yüzen bir top ve biz bu top üzerinde sadece bir zerre, çabuk beliren ve hemen kaybolan, yanıp sönen bir ışığız. Davut Peygamber şöyle demiş: “İnsan nedir ki, onu anasın, ey Tanrı?” Eğer bugünkü bilimin ışığı altında düşünürsek bu sözü daha iyi anlarız. Evet, bu dünya üzerindeki ömrümüz çok kısadır ve kendi kendimize baktığımızda, kendimizi bir hiç görürüz. Acaba hem dünyayı, hem de bizi yaratan yüce Tanrı da bizim gibi mi düşünüyor? Yoksa “Tanrı’nın düşünceleri bizimkinden ve O’nun yolları bizim yollarımızdan çok daha üstündür” diye konuşmuş olan Hazreti Yeşaya haklı mıydı? Çoğu zaman bizler bir şeyi büyük olduğu için önemli ve değerli sayarız. Ama Tanrı için, yarattığı kâinatın büyüklüğü ve devamı neden o kadar değerli olsun? Tanrı, insanı yaratıklarının en üstünü olarak yarattığını bildirmiyor mu? O kadar az gelişmiş akıllarımızla kendimizi birer “hiç” görürken, acaba Tanrı bizi daha mı değerli sayar?

Sevinçle söyleyebiliriz ki, Tanrı bizi, bizden daha fazla düşünmektedir. Bizi korur, bize bakar ve bizim şimdiden sonsuzluğa kadar kendisinde olmamızı ister. Bizleri O´na dönmeye davet eder ve bizleri kabul ettiğine inanmamızı diler. Sizlere bu şaşkınlık yaratıcı gerçeği anlatmak amacıyla şu güzel ve kısa öyküyü anlatmak istiyorum:

Bir gün çocuğun biri büyük özenle ve maharetle ufak bir kayık yapar. Kıvançla onu nehre indirir ve yüzmesini seyreder. Ama bir gün çocuk küçük eserini yüzdürürken ani bir rüzgâr esmeye başlar, kayık akıntıya kapılarak sürüklenir ve hemen gözden kaybolur. Kayığın kayboluşu üzerinde bilmem çocuğun üzüntüsünü tarif etmeye gerek var mı? Sizler de takdir edersiniz ki, kayığın küçük ve kolay elde edilir olmasına rağmen, onun kayboluşu yapıcısına derin bir üzüntü vermiş.

Bir kaç gün sonra, çocuk kayığını bir dükkânda görür. Zedelenmiş olmasına rağmen çocuk derhal kayığını tanır ve ona sahip olmak ister. Dükkânda oyuncağa iki lira fiyat koymuşlardır. Bu bir çocuk için çok paradır. Ama çocuk her ne pahasına olursa olsun, onu elde etmeye karar verir. Kayığı için severek fedakârlık yapar. Çocuk, bir kaç günlük sıkı çalışmadan sonra iki lirayı kazanır ve hemen dükkâna koşar. Dükkâncıya iki lirayı verip kayığını sevinçle kucaklayarak geri alır ve onu evine getirirken şöyle der: “Seni ben yaptım, şimdi ise satın aldım. İkinci defa benim oldun.”
Buna benzer bir şekilde Tanrı bizi yarattı, ama biz günah akıntısına kapılarak Tanrı’dan ayrı düştük. Bedenen, aklen, kalben kirlendik, bozulduk. Her şeye rağmen Tanrı bizimle ilgilenmektedir. Kutsal Kitap´ta anlatıldığı gibi, Tanrı, bize olan sevgisini ve alakasını göstermek için insan olup aramıza gelmiştir. Böyle bir şey mümkün değildir diye hemen itiraz edebiliriz. Ama Tanrı’ya iman edersek, O’nda her şey mümkündür.

Tanrı, İsa Mesih’te aramıza gelmiştir. Bunun kanıtı İsa Mesih’te gördüğümüz sevgidir. Hiç bir insan, peygamber dahi, kendiliğinden İsa Mesih kadar sevgi gösteremez. Sevginin en üstün noktası, İsa Mesih’in düşmanları olan bizler uğruna hayatını feda etmesidir. Çarmıh üzerinde ölerek bizim günahlarımızın borcunu ödedi ve bizi sonsuzluk boyunca helak olmaktan kurtardı, bizi satın aldı. Artık günahın çocukları değil, tekrar Tanrı’nın çocukları olabiliriz. İsa Mesih, ölümden dirilerek bize de ölümden dirilmeyi bağışladı, ta ki daima O’nunla beraber yaşayabilelim.

İsa Mesih, günahlarımızın borcunu ölümüyle ödeyerek korkunç ağırlıkta bir bedel vermiştir. Ama Tanrı sonsuz sevgi olduğundan, bunu fazla acayip görmemeliyiz. O, kendi büyüklüğüne göre davranmıştır.

Okyanusta yüzen bir topun üzerinde bir zerre olan insan! Zerre kadar olsak bile, bu kâinatta her ne kadar ufak isek de, yine Tanrı bizi çok sevmekte ve bizimle ilgilenmektedir. Bizi O yarattı ve bizi O kurtarıp kendisine döndürdü. O’nun sevgisinden dolayı İsa Mesih aracılığıyla ile biz O’nunuz. Bizi seven Tanrı´ya hamdolsun.

Sevgili okuyucumuz, okuduğunuz yazı hakkında söyleyece­ğiniz veya soracağınız varsa, lütfen bize mektup yazınız. Kurtuluş konusunda daha fazla bilgi edinmek isterseniz, ücretsiz Kutsal Kitap derslerimizden ve diğer yayınlarımızdan isteyebilirsiniz. Haberlerinizi bekliyoruz.

Mutlu Kaynak

mektup@tevratzeburincil.org

RAHİM AĞA

RAHİM AĞA

Rahim Aga

RAHİM AĞA

Değerli okuyucum,

Size şaşılacak bir öykü anlatmak istiyorum. Eski zaman içinde çok zengin, iyi yürekli ve sözüne sadık bir ağa varmış. Bir gün, oturduğu köşkünün önünde şöyle bir ilan asmış:

“Borcu olan herkesin dikkatine! Lütfen yarın

borç senetlerinizle birlikte yanıma gelin. Bana borç

senedini getirenin borcunu bağışlayacağım.

Bu öneri, öğle vaktine dek geçerlidir.”

Köşkün önünden gelip geçen herkes bu duyuruyu okumuş, haber kısa zamanda bütün kasabaya yayılmış. Ertesi sabah köşkün önüne üşüşen halkın çoğu ise ilandan kuşkulanmışlar.

“Yahu bu adam kim oluyormuş da bizim borçlarımızı bağışlasın?”

“Yok, efendi, yooook! Ağa kendisine borçlu olduğumuzu hatırlatmak için bu ilanı koymuş. Bizi sülük gibi emecek sonra! Tabii benim de ağaya borcum var, ama ben ancak çalışıp gayret ederek ödeyeceğim. Ağa karşılıksız benim borcumu siler mi hiç?”… gibi sözler duyuluyormuş.

Bu tartışmalar sürerken kalabalığın arasından fakir ve acınacak halde olan bir adam köşke doğru yürümeye başlamış. Halk bunu görünce onunla alay etmiş, ne olacak diye merakla bakamışlar. Kapıyı çalan köylü içeri alınıp ağanın karşısına çıkarılmış. Köylü söze başlamış: “Ağam, ilanınız bana büyük umut verdi. Çünkü borcum kolay ödenecek kadar az değil. Bakınız, büyük borçlarımın listesini yazdım getirdim. Ufak borçlarıma gelince ben kendim öderim.”

Ağa buna karşılık:

“Bana tam olarak güveniyor musun?”

“Tabii ağam.”

“Şu halde en ufak gözüken borçlarını dahi listene ekle! Mademki bana güvenerek geldin, senin huzurunu bozan büyük-küçük tüm borçlarını bağışlayacağım.”

Ondan sonra ağa elindeki kalemle listedeki borçları tek tek çizmiş. Köylü gözlerine inanamamış bir türlü. Ağasına bin teşekkürler edip sevinç içinde evine gitmiş.

Öğleden önce ağanın emriyle uşaklar bir daha köşkünün önüne çıkıp millete: “Borcunuzun bağışlanması için bu son fırsattır” diye çağrıda bulunmuşlar. Ama halk hâlâ kuşku içindeymiş. Köşke yaklaşan başka biri olmamış. Saat 12’yi vurunca ilan indirilmiş, yerine de başka, herkesin söylentisini ve görüşünü kesen bir duyuru asılmış:

“Benim zenginliğime ve iyiliğime güvenmeyip

ilanımı ciddiye almayanların borçlarını artık

bağışlamayacağım. Tüm borçluların

vereceklerini derhal ödemelerini buyuruyorum.

Ödemeyeni cezalandıracağım.”

Değerli okuyucum, bir ağanın, ona vereceği olanların tüm borçlarını bağışlaması ne görülmüş, ne de kolayca inanacak bir şeydir. Ama sizin büyük bir borca girdiğinizi varsayalım. O zaman size böyle bir teklif yapılsa elbette o halk kadar dik kafalı olmayıp size sunulan sınırsız iyiliği reddetmezsiniz, değil mi?

Ama ne yazık ki, Tanrı’nın insanlara sunduğu bağışa gelince bunu çoğu kimseler kabullenmezler.

Peki, bizim Tanrı’ya ne borcumuz var ki, O’nun bağışına muhtaç olalım? diye sorabiliriz. Bu soruya yanıt bulmadan önce “borç” sözcüğünün ne anlam taşıdığına bir göz atalım.

Bankadan veya özel kişilerden ödünç alınan para ve mallara borç denir. Bunun dışında insan, manevi bir borç altına da girebilir. Devletin ya da bir kurumun yasalarına uymayan kimse suç işler ve cezayı hak eder. İşlenen suça göre hükümlü kimi vakit hapse sokulur, kimi ülkelerde ise ölüme mahkûm olunur. Gerek hapis, gerek idam olsun, suçlu kişi cezasını ödemeye borçludur.

İşte, Tanrı’ya karşı olan borcumuz, O’nun kutsal yasalarını ayak altında çiğnememizden kaynaklanır. Bu borca günah denir. Kuşkusuz dünyada günahsız tek bir insan yoktur. Bu nedenle yüce Tanrı, Kutsal Kitabında şöyle der:

HEPSİ GÜNAH İŞLEDİ, TANRI’NIN İNSAN İÇİN

ÖNGÖRDÜĞÜ YÜCELİĞE ERİŞEMEDİLER (Romalılar 3: 23).

Evet, her insan yüce Tanrı’nın önünde suçludur. Ama günahın cezası nasıl ödenir? Kimi insanlar kaynanadan ya da komşulardan gördükleri sıkıntıların, bir hastalığın, bir belanın, günahın cezasını ödediği kabul ederler. Bu düşünce yanlıştır. Bazı kişiler de öldükten sonra cehennem gibi bir yerde yanıp günahlarının cezasını bir süre çektikten sonra cennete geçeceklerini sanırlar. Oysa böyle düşünenler de yanılırlar. Tanrı, Kutsal Kitap’ta şöyle buyurur:

GÜNAHIN KARŞILIĞI ÖLÜMDÜR (Romalılar 6: 23).

Burada söz konusu ölüm sadece bedenin ölmesi değildir. Hayır, bu kesin ve sonsuz ölümdür. Bu ölüm, yaşam kaynağı olan Tanrı’nın huzurundan sonsuzluğa dek ayrı kalmak, O’nun sevgisinden yoksun olmak demektir.

Ama Tanrı, adil olduğu kadar seven bir Tanrı’dır. O’nun yasalarını çiğneyen insana ölüm yargısı yaraşıyorsa da, Tanrı onu suçtan, günahtan arıtmak, ona sonsuz yaşam vermek ister. Bu yüzden öyküdeki zengin ağanınkinden kat kat üstün bir bağışta bulundu bize. Tanrı, günahımızın cezasını kendimizin ödeyemeyeceğimizi bilir. O’na olan borcumuzu ancak Tanrı’nın kendisi ödeyip bize bağışlayabilir.

İşte, Tanrı bu bağışı İsa Mesih aracılığıyla yaptı. Tek suçsuz insan olan İsa Mesih çarmıh üzerine çakılarak öldü. İsa Mesh’in bu ölümü bütün insanların günah cezasını ödemeye yeterlidir.

İsa Mesih’in günahlarımız için kurban olduğuna iman eden kimsenin suçunu Tanrı bağışlar, borcunu büsbütün siler. Tanrı size de bu müjdeyi iletiyor. Kabul ederseniz günah yükünüzden sıyrılıp huzur, sevinç, anlam dolu yepyeni bir yaşam bulacaksınız.

Sevgili okuyucumuz, okuduğunuz yazı hakkında söyleyeceğiniz veya soracağınız bir şey varsa, lütfen bize mektup yazınız. Kurtuluş konusunda daha fazla bilgi edinmek isterseniz, ücretsiz Kutsal Kitap derslerimizden ve diğer yayınlarımızdan isteyebilirsiniz. Haberlerinizi bekliyoruz.

Mutlu Kaynak

mektup@tevratzeburincil.org