Tag Archives: cehennem

SEVEN UŞAK

SEVEN UŞAK

Seven Usak

SEVEN UŞAK

Uzun yıllar önce, soğuk ülkelerin birinde yaşayan zengin bir iş adamı, eşi, küçük kızı ve uşağıyla birlikte uzak bir kente doğru yolculuğa çıktı. Yolculuk, dört atın çektiği sağlam bir arabayla yapılıyordu. Kış mevsimi başlamış, kar bazı yüksek yerlere yağmıştı. At arabası saatlerdir hızla yoluna devam ediyordu. Atlar oldukça yorulmuştu. Sonunda mola vermek için arabayı durdurup bir hana girdiler. Orada bir süre dinlenip sıcak çorbalarını içtiler. Artık tekrar toparlanıp yola çıkmanın zamanı gelmişti.

Bu bölgeyi iyi tanıyan hancı şaşkınlık içerisinde onlara dönerek: „Aman efendim, ne yapıyorsunuz?“ diye sordu. „Hava kararmak üzere, bu mevsimde her taraf yırtıcı kurtlarla doludur. Ayrıca soğuktan donma tehlikesiyle de karşı karşıyasınız. Lütfen beni dinleyin, gitmeyin, geceyi burada güvenlik içinde geçirin. Sabah erkenden, gün ağarır ağarmaz yola koyulursunuz.“ Hancı yalvaran bakışlarla onlara bakıyordu.

Zengin adam kararlı bir şekilde, „Hayır, Mahmut bey, hemen yola çıkmalıyız, yolumuz çok uzun“ diye yanıt verdi. „Hem de kurtların dışarıya çıkmaları için vakit henüz erken. Elimizde silahlarımız, üzerimizde de kürklerimiz var. Akşam olmadan ve soğuk bastırmadan ikinci bir hana varır, orada geceleriz.“

Bu konularda oldukça deneyimli olan hancının tüm ısrarları boşunaydı. Yolcular hancıyla vedalaştıktan sonra yola koyuldular. Arabayı uşak sürüyordu. Bir süre buzlu yollar üzerinde ilerlediler. Hava kararmıştı. Sessizliği küçük kızın korku dolu sesi bozmuştu.

„Babacığım!“ diye haykırdı küçük kız birden. „Uzaktan korkunç uluma sesleri geliyor, çok korkuyorum“ diyerek sıkıca babasına sarıldı. Korkudan her yanı tir tir titriyordu. Babası şefkatle kızını kucakladı, saçlarını okşadı ve yumuşak bir sesle: „Korkma yavrum, korkacak bir şey yok!“ dedi. „Bu ses, ormandan esen sert rüzgârın sesidir“ dedi.

Küçük kız bir an rahatlamıştı. Başını babasının sevecen göğsüne dayamış, uyumaya çalışıyordu. Bey, uşağına arabayı daha hızlı sürmesini söyledi. Uluma sesleri ona hiç de yabancı gelmiyordu. Uşak da tehlikeyi sezmiş, atları dörtnala koşturuyordu. Beyin hanımı: „Keşke hancıyı dinleyip geceyi orada geçirseydik“ dedi kısık bir sesle.

Bey uşağa bir silah uzattı ve „Bir tehlike var mı?“ diye sordu. Uşak: „Birkaç yüz metre geriden kurt sürüleri bizi izliyor, efendim“ diye yanıt verdi. Sesi kaygılıydı. Bey uşağa: „Kurtlar bize yaklaşınca, sen birine, ben de diğerine ateş ederiz. Kurtlar yaralı olanları yemekle uğraşırken, bizler de epeyce yol kat etmiş oluruz“ dedi.

Kurtların ürkütücü sesleri çok yakından duyulmaya başlamıştı. Kimseden çıt çıkmıyordu. Sanki herkes nefesini tutmuştu. Kurtlar iyice yaklaşmışlar, arabanın çevresini sarmışlardı. Uşak ve bey silahlarına sarılarak birer kurt vurdular. Kurtlar hemen yaralı cinslerini parçalayarak yemeye başladılar. Bu, beye biraz zaman kazandırmış, bu arada araba biraz daha yol almıştı. Ama daha önlerinde kilometrelerce yol vardı. Kan kokusu aç kurtları çılgına döndürmüştü. Az sonra arabaya yetişip yeniden saldırmaya başladılar. Tekrar ateş edildi, yaralananlar diğerleri tarafından parçalanırken, araba biraz daha yol aldı. Ama han daha çok uzaklardaydı. Kurtlar arabaya yeniden yetiştiler. Tekrar ve tekrar ateş edildi. Kurt sürüleri bitmek tükenmek bilmiyordu. Artık silahlarda kurşun kalmamıştı. Araba büyük bir hızla ilerlemeye devam ediyordu. Han hâlâ çok uzaklardaydı.

Beyin eşi, küçük kızlarını korkunç kurtlardan korumak için onu sımsıkı kucaklamış, küçük kız da başını annesinin göğsüne gömerek, gözlerini yummuş, tir tir titriyordu. Şimdi ne yapacaklardı? Bey uşağa dönerek, „Atlardan birini salıver“ dedi çaresiz bir şekilde. Uşak derhal dört attan birini çözdü. Kurtların bir kısmı atı kovalarken, diğerleri de arabaya atlamaya çalışıyorlardı. Çok geçmeden ikinci at da çözüldü.

Kurtlar kan kokusuyla çılgına dönmüş, deliler gibi ellerindeki avı parçalayıp yemekten bıkmıyorlardı. Araba hana epey yaklaşmıştı! Ancak birkaç dakikalık yol kalmıştı. Çılgın kurtlar arabanın merdivenlerine atlayıp içeridekileri parçalamak üzereyken uşak şöyle seslendi: „Efendim, seni, hanımını ve küçük kızını, hepinizi çok seviyorum. Kesinlikle size bir şey olmasını istemiyorum“ diyerek kendisini azgın kurtların önüne attı. Kurtlar zavallı uşağı parçalarken, araba hana vardı.

Değerli okuyucular, bu küçük öyküde bir kez daha sevginin, sadakatin büyüklüğünü ve değerini görmekteyiz. Seven bir kimse, yeri geldiğinde sevdikleri uğruna canını bile vermekten çekinmez. Sevgi sözcüğü günümüzde öylesine çok kullanılmaktadır ki, asıl değerini ne yazık ki, kaybetmiş durumdadır. Eğer insanlar sevginin gerçek anlamını kavramış olsalardı, sevgi sözcüğünü böylesine sık sık ağızlarına almaya cesaret edemezlerdi. Gerçek sevgi, kendi çıkarını aramayan, her çeşit fedakârlığa hazır sevgidir.

Yalnız o arabadakiler değil, bizler de böyle olağanüstü bir sevgiyle sevilmekteyiz. Peki, ama bizi çıkar aramayan bir sevgiyle seven kişi kimdir? Seni ve beni eşsiz bir sevgiyle seven kişi İsa Mesih’tir, sevgili okuyucumuz. İncil Kitabı şöyle der: „Biz daha günahlıyken Mesih bizim yerimize öldü!“ (Romalılar 5: 8).

Öyküdeki uşak, efendisi ve onun ailesi için canını feda ederek kendisini kurtların önüne attı. Hiç kuşku yok ki, onlar bu uşağa çok iyi davranmışlar, onu derin bir sevgiyle sevmişlerdi. Belki de ona birçok iyiliklerde bulunarak onu büyük kötülüklerden kurtarmışlardı. Bu nedenle de bu uşağın onlara karşı derin bir gönül borcu vardı. Peki, ama bizler İsa Mesih’e ne gibi bir iyilik yaptık? Tabii ki, hiçbir iyilik yapmadık!

Evet, dostum, İsa Mesih’e hiçbir iyilik yapmadık; O’nun sevgisini hak etmedik. Günahlı, itaatsiz ve bencil yaşantımızla Tanrı’ya ve insanlara üzüntü ve acı verdik. Kötü huylarımızla, bencil niyetlerimizle, çıkarcılığımızla, sadakatsizliğimizle, sevgisizliğimizle, merhametsizliğimizle Tanrı’dan uzaklaştık, hepimiz sonsuz ölümün ve cehennemin yolundaydık.

Bir gün Davut Peygamber kendi durumunu düşünürken Tanrı’ya şöyle yalvardı: „Kulunla yargıya girme; çünkü hiçbir canlı Senin önünde doğru çıkmaz“ (Mezmur 143: 2).

Tanrı’nın önünde günahlıyız, suçluyuz. Ama bize acıyan ve bizi eşsiz bir sevgiyle seven Tanrı, bize akılları durduran bir yardım sundu: Tanrı’nın özünden olan, yaşamında hiçbir kusuru olmayan Mesih İsa, bizim günahlı yaşamımızı kendi üzerine aldı; hak ettiğimiz ölümü O bizim için öldü. Şimdi Tanrı, İsa Mesih’in ölümünü bizim ölümümüz yerine saymaya, İsa’nın kusursuz yaşamını ise, bizim yaşamımız yerine saymaya hazırdır. Demek ki, Tanrı’nın sonsuz sevgisinden kaynaklanan bu kurtuluşu kabul eden kişi, Mesih’in kusursuz yaşamını giyinmiş olarak güvenle, sevinçle Tanrı’nın huzuruna çıkabilir.

Öykümüzdeki uşağın arabadaki insanları kurtarmak için kendini kurtların önüne atması gibi, İsa Mesih de, biz günahlı insanları kurtarmak için bizim yerimize acı çekip ölmeye razı oldu.

İsa Mesih’in günahlılara olan sevgisi, kurumuş, çatlamış ve çöle dönüşmüş toprağa dökülen su gibidir. Toprak, suyu içine çekince yumuşar, üzerindeki bitkiler canlanmaya ve yeşermeye başlar; kısa bir zaman sonra meyve verdiğini bile görebiliriz. İsa Mesih’in bu eşsiz sevgisini imanla kabul eden günahlının da yüreği yumuşar, yaşamı canlanır ve iyi meyve vermeye başlar.

Yüreğini İsa Mesih’in sevgisine açan kişi, bencillikten uzaklaşır, sevgi, sabır, anlayış, tatlılık ve sevecenlikle dolar. İsa’nın sevgisi onun yüreğinde bir yaşam pınarı olur.

İsa Mesih’in sevgisine yüreğimizi açmak için şöyle bir dua edebiliriz:

„Tanrım, o uşağın sadakati ve sevgisi çok büyüktü; ama Senin bana olan sevgin bundan çok çok daha üstündür. Benim gibi bir günahlıyı kurtarmak için, İsa Mesih benim uğruma canını verdi. Buna iman ediyorum. İsa Mesih’in eşsiz sevgisi ve kurtarışı için sana sonsuz teşekkürler sunarım. Ben de bencillik ve sevgisizlik yollarımdan kesinlikle vazgeçip bu sevgi yolundan gitmek istiyorum. Lütfen elimden tut, İsa Mesih’in yolunda yürüyebilmem için bana yardım et. Âmin“.

Sevgili okuyucumuz, okuduğunuz yazı hakkında söyleyece­ğiniz veya soracağınız bir şey varsa, lütfen bize mektup yazınız. Kurtuluş konusunda daha fazla bilgi edinmek isterseniz, ücretsiz Kutsal Kitap derslerimizden isteyebilirsiniz. Haberlerinizi bekliyoruz.

Mutlu Kaynak

mektup@tevratzeburincil.org

RAHİM AĞA

RAHİM AĞA

Rahim Aga

RAHİM AĞA

Değerli okuyucum,

Size şaşılacak bir öykü anlatmak istiyorum. Eski zaman içinde çok zengin, iyi yürekli ve sözüne sadık bir ağa varmış. Bir gün, oturduğu köşkünün önünde şöyle bir ilan asmış:

“Borcu olan herkesin dikkatine! Lütfen yarın

borç senetlerinizle birlikte yanıma gelin. Bana borç

senedini getirenin borcunu bağışlayacağım.

Bu öneri, öğle vaktine dek geçerlidir.”

Köşkün önünden gelip geçen herkes bu duyuruyu okumuş, haber kısa zamanda bütün kasabaya yayılmış. Ertesi sabah köşkün önüne üşüşen halkın çoğu ise ilandan kuşkulanmışlar.

“Yahu bu adam kim oluyormuş da bizim borçlarımızı bağışlasın?”

“Yok, efendi, yooook! Ağa kendisine borçlu olduğumuzu hatırlatmak için bu ilanı koymuş. Bizi sülük gibi emecek sonra! Tabii benim de ağaya borcum var, ama ben ancak çalışıp gayret ederek ödeyeceğim. Ağa karşılıksız benim borcumu siler mi hiç?”… gibi sözler duyuluyormuş.

Bu tartışmalar sürerken kalabalığın arasından fakir ve acınacak halde olan bir adam köşke doğru yürümeye başlamış. Halk bunu görünce onunla alay etmiş, ne olacak diye merakla bakamışlar. Kapıyı çalan köylü içeri alınıp ağanın karşısına çıkarılmış. Köylü söze başlamış: “Ağam, ilanınız bana büyük umut verdi. Çünkü borcum kolay ödenecek kadar az değil. Bakınız, büyük borçlarımın listesini yazdım getirdim. Ufak borçlarıma gelince ben kendim öderim.”

Ağa buna karşılık:

“Bana tam olarak güveniyor musun?”

“Tabii ağam.”

“Şu halde en ufak gözüken borçlarını dahi listene ekle! Mademki bana güvenerek geldin, senin huzurunu bozan büyük-küçük tüm borçlarını bağışlayacağım.”

Ondan sonra ağa elindeki kalemle listedeki borçları tek tek çizmiş. Köylü gözlerine inanamamış bir türlü. Ağasına bin teşekkürler edip sevinç içinde evine gitmiş.

Öğleden önce ağanın emriyle uşaklar bir daha köşkünün önüne çıkıp millete: “Borcunuzun bağışlanması için bu son fırsattır” diye çağrıda bulunmuşlar. Ama halk hâlâ kuşku içindeymiş. Köşke yaklaşan başka biri olmamış. Saat 12’yi vurunca ilan indirilmiş, yerine de başka, herkesin söylentisini ve görüşünü kesen bir duyuru asılmış:

“Benim zenginliğime ve iyiliğime güvenmeyip

ilanımı ciddiye almayanların borçlarını artık

bağışlamayacağım. Tüm borçluların

vereceklerini derhal ödemelerini buyuruyorum.

Ödemeyeni cezalandıracağım.”

Değerli okuyucum, bir ağanın, ona vereceği olanların tüm borçlarını bağışlaması ne görülmüş, ne de kolayca inanacak bir şeydir. Ama sizin büyük bir borca girdiğinizi varsayalım. O zaman size böyle bir teklif yapılsa elbette o halk kadar dik kafalı olmayıp size sunulan sınırsız iyiliği reddetmezsiniz, değil mi?

Ama ne yazık ki, Tanrı’nın insanlara sunduğu bağışa gelince bunu çoğu kimseler kabullenmezler.

Peki, bizim Tanrı’ya ne borcumuz var ki, O’nun bağışına muhtaç olalım? diye sorabiliriz. Bu soruya yanıt bulmadan önce “borç” sözcüğünün ne anlam taşıdığına bir göz atalım.

Bankadan veya özel kişilerden ödünç alınan para ve mallara borç denir. Bunun dışında insan, manevi bir borç altına da girebilir. Devletin ya da bir kurumun yasalarına uymayan kimse suç işler ve cezayı hak eder. İşlenen suça göre hükümlü kimi vakit hapse sokulur, kimi ülkelerde ise ölüme mahkûm olunur. Gerek hapis, gerek idam olsun, suçlu kişi cezasını ödemeye borçludur.

İşte, Tanrı’ya karşı olan borcumuz, O’nun kutsal yasalarını ayak altında çiğnememizden kaynaklanır. Bu borca günah denir. Kuşkusuz dünyada günahsız tek bir insan yoktur. Bu nedenle yüce Tanrı, Kutsal Kitabında şöyle der:

HEPSİ GÜNAH İŞLEDİ, TANRI’NIN İNSAN İÇİN

ÖNGÖRDÜĞÜ YÜCELİĞE ERİŞEMEDİLER (Romalılar 3: 23).

Evet, her insan yüce Tanrı’nın önünde suçludur. Ama günahın cezası nasıl ödenir? Kimi insanlar kaynanadan ya da komşulardan gördükleri sıkıntıların, bir hastalığın, bir belanın, günahın cezasını ödediği kabul ederler. Bu düşünce yanlıştır. Bazı kişiler de öldükten sonra cehennem gibi bir yerde yanıp günahlarının cezasını bir süre çektikten sonra cennete geçeceklerini sanırlar. Oysa böyle düşünenler de yanılırlar. Tanrı, Kutsal Kitap’ta şöyle buyurur:

GÜNAHIN KARŞILIĞI ÖLÜMDÜR (Romalılar 6: 23).

Burada söz konusu ölüm sadece bedenin ölmesi değildir. Hayır, bu kesin ve sonsuz ölümdür. Bu ölüm, yaşam kaynağı olan Tanrı’nın huzurundan sonsuzluğa dek ayrı kalmak, O’nun sevgisinden yoksun olmak demektir.

Ama Tanrı, adil olduğu kadar seven bir Tanrı’dır. O’nun yasalarını çiğneyen insana ölüm yargısı yaraşıyorsa da, Tanrı onu suçtan, günahtan arıtmak, ona sonsuz yaşam vermek ister. Bu yüzden öyküdeki zengin ağanınkinden kat kat üstün bir bağışta bulundu bize. Tanrı, günahımızın cezasını kendimizin ödeyemeyeceğimizi bilir. O’na olan borcumuzu ancak Tanrı’nın kendisi ödeyip bize bağışlayabilir.

İşte, Tanrı bu bağışı İsa Mesih aracılığıyla yaptı. Tek suçsuz insan olan İsa Mesih çarmıh üzerine çakılarak öldü. İsa Mesh’in bu ölümü bütün insanların günah cezasını ödemeye yeterlidir.

İsa Mesih’in günahlarımız için kurban olduğuna iman eden kimsenin suçunu Tanrı bağışlar, borcunu büsbütün siler. Tanrı size de bu müjdeyi iletiyor. Kabul ederseniz günah yükünüzden sıyrılıp huzur, sevinç, anlam dolu yepyeni bir yaşam bulacaksınız.

Sevgili okuyucumuz, okuduğunuz yazı hakkında söyleyeceğiniz veya soracağınız bir şey varsa, lütfen bize mektup yazınız. Kurtuluş konusunda daha fazla bilgi edinmek isterseniz, ücretsiz Kutsal Kitap derslerimizden ve diğer yayınlarımızdan isteyebilirsiniz. Haberlerinizi bekliyoruz.

Mutlu Kaynak

mektup@tevratzeburincil.org

Ya benim hikayem?

Ya benim hikayem?

Özgeçmişim

Özgecmisim

Ben Mutlu, 1961 doğumluyum. Almanya’da, küçük bir şehirde doğdum. Ailem beni iyi yetiştirdi. Hıristiyanlı’ğın Katolik mezhebine ait kurallara göre yetiştirildim. Her pazar günü kiliseye gidip ayine katılırdık. Onaltı yaşına geldiğimde artık pek cazip gelmiyordu. Bu törenler beni sıkıyordu. „İnanç yalnız ölümün kapısının önündekiler için iyi. Ölmek üzere olanlar için bir ümit olması lazım. Ama ben daha gencim.“, diye düşünüyordum. Bundan dolayı genelde hayatı iyileştirmek için konunun çekirdeğine inerek asıl olan şeyleri bulmak istedim. Lise yıllarımda Hegel, Feuerbach, Adorno, Habermass ve Markuse’nin eserlerini okudum.

1980′de Almanya’da Yeşil Hareketi başladığı zaman ben de onların fikirlerini destekledim. Ben „Herkes yalnız para düşünüyor, dünyamız ölüyor“ diye düşünüyordum. Frankfurt’ ta yeni bir hava alanı için binlerce çam ağacı kesilecekti. Bunu protesto etmek için onbinlerce kişi Frankfurt ormanında toplandı. Buna ben de katıldım. Ayrıca Frankfurt’un merkezinde de bir gösteri yaptık. Hem ormanda hem de şehir merkezinde o kadar çok şiddet gördüm ki, bu hareketin de bir çare olmadığını anladım.

Aynı zamanda ailemden ayrıldım. Çünkü aramız bozuldu. Ayrılmadan önce babamla pek anlaşamazdık. O bazen sinirli bir adam oluyordu ve beni yirmi yaşında olduğum halde hala İncil’in sözleriyle eğitmek istiyordu. Bundan nefret ediyordum.Kendisinin İncil’e göre yaşamadığını gördüğüm için babamın düşüncelerini kabul etmedim. Sonunda bir arkadaşıma sığındım ve iki ay için tavan arasında küçük bir odada yaşadım.

Düşünmek için çok zamanım vardı. Yalnız dört ay askerlik yaptıktan sonra bu görevime doğduğum şehirde sivil hizmet yaparak devam ettim. Bir yıl için hastaları özel arabayla okullarına ve işlerine götürdüm. Bu arada iki arkadaşımla beraber küçük ve eski bir ev tuttuk.

Mahatma Ganddi’nin felsefesini okudum ve ona hayran oldum. O İncil’den yola çıkarak içerisinde hiçbir şiddet unsuru bulunmayan bir felsefe yarattı. Hindistan’dan onunla İngiliz’leri kovdu.

Ama yinede bütün bu fikir ve hareketlerle ve kendi düşüncelerimle bırakın dünyayı kendimi bile değiştiremeyeceğimin farkına vardım. Bana, İncil’de sanki bir cevap saklıymış gibi geldi.

İncil’i satın alıp okumaya başladım. Her boş anımda İncil’i okudum. Böylece iki ay geçti. İncil’de İsa’nın yaşamını dört kişi tasvir eder. Okurken, İsa’nın gücünün, sevgisinin ve kendi suçlarımın farkına vardım. Tanrı’nın bana büyük bir hediye vermek istediğini anladım. Ben suçlu olduğumdan cehennneme gidecektim. İsa bunu benim için yüklendi ve bu yüzden çarmıhta öldü. Adaletim için ölümden dirildi. Bunu kabul etsem, affedileceğimi biliyordum. Ama öbür taraftan hiç bilmediğim sorunların da başlayacağını biliyordum. İsa beni büsbütün serbest bıraktı. Ama onu gerçekten izlemeye başlamak ve ne dediğini anlamak için bir şey gösterdi: Onu izlemek için sanki yüksek bir dağa çıkmam lazımdı. O kadar yüksek ki, ucuna vardıktan sonra aşağa gitmem ve kocaman bir denize girmem gerekiyordu. Denizde bütün yaşamım boyunca yüzmem gerekliydi. Tabiî bir insan bunu yapamaz. Bir kaç saat yüzdükten sonra yorulur ve suda boğulur. İşte bu yüzden İsa’ya itiraz eden fikirlerim vardı. Ama bir anda İsa’nın beni suyun altından taşıyacağının farkına vardım. Bu gerçekten ve İncil’de yazılan şeylerden hiç şüphelenmiyordum. Tanrı’nın davetini kabul etmezsem kendi kendimi kandırmış olacaktım.

Üç gün sonra İsa’yı izlemeye karar verdim. Dua ederken yaşamımı ona verdim ve yüreğim büyük bir sevinçle doldu. Sanki yüreğimden büyük bir yük kaldırılmış gibi hissediyordum. O zamandan beri artık Tanrı’yla İsa’nın adıyla konuşuyorum ve O’na Babam diyorum. O’nun istediği şeyleri her gün İncil’den öğrenmek istiyorum. Çünkü O’nun istek ve öğütlerinin benim için en iyisi olduğunu biliyorum.

Şimdi ailemle de aramız düzeldi. Eski arkadaşlarımdan bazılarını kaybettim. Kabul ettiğim inancı reddettiler. Kardeşlerim de bana soğuk davrandı. Sehirdeki Katolik lider beni kiliseden kovdu, çünkü Tanrı’nın sözünü Roma’daki Papa’dan daha yüksek tuttum. Bir kaç yıl sonra mezhebimi değiştirip Protestan oldum.

Bir kaç sene öğretmenlik yaptıktan sonra aynı şekilde İsa’ya bağlı olan eşimle tanıştık ve evlendik. Böylece Göksel Babamızdan büyük, hak kazanmadığım bir hediye daha aldım. Bu güne kadar İsa’yı izleme kararımdan hiç pişmanlık duymadım. İsa bana özgürlük, sonsuz yaşam ve her zaman dua ederek Tanrı’yla konuşma yetkisini verdi. Bu avantajı bol bol kullanmak istiyorum.

Şöyle ki, bütün sorular ve sorunlara karşı İncil’i okuyarak bir çevap bulabilirim:

„Tanrı bizden yana ise, kim bize karşı olabilir? Öz Oğlunu bile esirgemeyen, O’nu hepimizin uğruna ölüme teslim eden Tanrı, O’nunla birlikte bize her şeyi de bağışlamayacak mı? Tanrı’nın seçtiklerini kim suçlayacak? Onları aklayan Tanrı’dır. Kim suçlu çıkaracak? Ölmüş, üstelik dirilmiş olan Mesih İsa, Tanrı’nın sağındadır ve bizim için aracılık etmektedir. Mesih’in sevgisinden bizi kim ayırabilir? Sıkıntı mı, elem mi, zulüm mü, açlık mı, çıplaklık mı, tehlike mi, ya da kılıç mı? Yazılmış olduğu gibi:

„Senin uğruna bütün gün öldürülüyoruz, kasaplık koyunlar sayılmışız.“

Ama bizi sevenin aracılığıyla bunların hepsinde galiplerden üstünüz. Eminim ki, ne ölüm, ne yaşam, ne melekler, ne yönetimler, ne şimdiki ne gelecek zaman, ne güçler, ne yükseklik, ne derinlik, ne de yaratılmış başka bir şey Rabbimiz Mesih İsa’da olan Tanrı’nın sevgisinden bizi ayırmaya yetecektir.“

Romalılar 9:31-39

 

İrtibat: mektup@gercekhikaye.de