Tag Archives: duvar

SAHTE PARA

SAHTE PARA

Sahte Para

SAHTE PARA

 

Sevgili okuyucumuz, bugün size “Sahte Para” adlı öyküyü anlatmak istiyoruz.

Kemal, ailesiyle küçük bir köyde otururdu. Tarlasında yetiştirdiği sebzeleri çarşıda satar, ailesine güçbelâ bir geçim sağlardı. Tembelliği çalışkanlıktan daha fazla seven Kemal, toprak ve ev vergilerini ödemekte daima zorluk çekerdi.

Her yıl olduğu gibi, vergi makbuzu yine geldi. Vergilerini ödemek için Kemal’in oldukça vakti vardı. Makbuzu bir yana koydu. Ne var ki, o yıl havalar kurak gittiği için sebzelerin çoğu kurumuştu. Vergilerini ödeyebilmek için para kazanmak şöyle dursun, ailesini geçindirmekte bile zorluk çekeceğini biliyor ve kaygılanıyordu.

Bir gün Kemal evinin yıkık duvarını onarırken duvarın içerisinde küçük bir testi, testinin içinde ise eski, maden bir para buldu. Parayı parlattığı zaman altın gibi ışıldadığını gördü. Kemal sevincinden neredeyse uçacaktı. Artık vergilerini ödeyebilecekti. Tüm kaygılarını unutup mutluluk içinde bir sigara yakıp keyfine baktı.

O akşam, Kemal’in kuyumcu bir dostu onu görmeye geldi. Kemal’in umutsuz vergi durumunu biliyordu. Kemal, bulduğu parayla vergi sorununun çözümlendiğini kuyumcu dostuna sevinç içinde anlattı. Kuyumcu: “Parayı bir göreyim hele” dedi.

Kuyumcu, Kemal’in çıkardığı parayı alıp enine boyuna inceledi ve sonra bir taş üzerine düşürdü. Üzgün bir tavırla parayı geri verip, “Bu para sahtedir, dostum. Çıkardığı sesten de belli oluyor” dedi. Kemal şaşkınlık içinde ona baktı. “Ama bu para dedelerimden kalmadır. Sahte olsaydı saklamazlardı” yanıtını verdi. Kuyumcu dostu yeniden parayı inceledi. “Madene bir miktar altın katılmış, hepsi o kadar. Bu paranın hemen hemen hiçbir değeri yok. Maliye dairesi bunu kesinlikle kabul etmez” dedi.

Bu sözler üzerine Kemal’in tepesi attı: “Atalarımın budala olduğunu mu demek istiyorsun yani? İyiyi kötüden ayırt edemezler miydi onlar?” diyerek dostuna çıkıştı.

Atalarımdan kalma bu para sahte olamaz, diye kızan Kemal’e kuyumcu dostu, “Kardeşim, ataların nasıl kişilerdi bilmiyorum. Belki de bu paranın sahte olduğunu bilmeyerek saklamışlar. Olabilir ki, senin gibi onlar da paranın parlak görünüşüne aldanmışlar. Ama şu anda önemli olan, hükümete olan borcundur. Sana kesin olarak diyebilirim ki, bu para geçmez. Durumunun kötü olduğunu çoktandır biliyorum. Onun için bu akşam seni görmeye geldim. Bak, bende has altından bir madalyon var. Seni dost olarak sevdiğimden ve seni alacağın cezadan kurtarmak istediğimden bu madalyonu sana vermek istiyorum. Onunla tüm vergilerini ödeyebilirsin” dedi.

Kemal’in gururuna dokunmuştu bu. Atalarından kalma eski paraya güvenmeyi yeğleyip dostunun hediyesini kabul etmedi.

Gururu yüzünden dostunun sunduğu yardımı kabul etmeyen Kemal’e bir gün sonra vergisini ödemesi için son uyarı mektubu geldi. Kemal, bulmuş olduğu parayı alıp maliye dairesine gitti. Maliye memuru parayı alıp iyice inceledi ve sonra uzman birine de gösterdi. Uzman parayı inceledikten sonra, onu geri vererek “ne yazık ki, bu para sahtedir” dedi. Kemal’in dünyası yıkıldı. “Ama başka param yok” diye kısık bir sesle yanıt verdi. Maliye memuru, “Kanun kanundur, arkadaşım” dedi. “Ya ödersin ya da hapsi boylarsın. Kanuna göre üç gün daha zamanın vardır.”

Kemal, maliye memuruna, “Üç gün içinde nereden bulacağım bu kadar para? Yalvarırım size, elimdeki şu parayı alın. Ne de olsa atalarımdan kalma; hem içinde altın da vardır” diye yakardı. Memur, “Evet, atalarından kalma olabilir, gene de değeri yok gibidir. Bu parayı kabul edemem. Maliye kasasına ancak kusursuz para girebilir. Bir yerden borç bul. Herhalde sana borç verecek biri vardır!”

Kemal, kuyumcu dostunu anımsadı. Onun yardım etmeye hazır olduğunu biliyordu; ama bir türlü gururunu yenip dostunun sunduğu yardımı kabul etmedi. Böylece üç gün sonra hapse atıldı.

Kemal niçin cezaevine atıldı? Vergi borcunu ödeyemediğinden mi? Kuyumcu arkadaşına güvenmediği için mi? Gururundan mı? Yoksa sahte paraya güvendiğinden mi?

Belli bir günde Kemal vergisini ödemek zorunda kaldığı gibi, her insan bir gün Tanrı’nın önünde durup yaşamının hesabını vermek zorunda kalacaktır.

Tanrı bizi neden yarattı? Ne diye bize yaşam verdi? Tanrı bizi Kendisi için yarattı. O’nunla olalım, O’nu yüceltelim diye. Yaşamımız O’nu övsün diye Tanrı bizi var etti.

Yaşamımızla Tanrı’yı yüceltiyor muyuz, yoksa yaşamımız, davranışlarımız, tutumlarımız ve sözlerimiz Yaratanımızı lekeleyip utandırıyor mu?

İşte bir gün, kıyamet gününde Tanrı’nın bize soracağı şudur: “Beni bütün yüreğinle aradın mı? Beni insanlardan ve kendi rahatından daha fazla sevdin mi?” O gün Tanrı, bize vermiş olduğu bu yaşamın hesabını soracak.

Kıyamet gününde hesap soran Tanrı’ya, “Adam öldürmedim, zina işlemedim, hırsızlık etmedim” diye kolaylıkla yanıt verebileceklerini umut edenler var. Ama Tanrı’nın doğruluk ölçüsü bundan çok daha yüksektir. İsa Mesih şöyle demiştir:

Musa’nın yasasında ‘Adam öldüren, yargılanacak’ denildiğini duydunuz. Ama ben size diyorum ki, kardeşine öfkelenen kişi yargı giyecek.

(Matta 5: 21–22)

‘Zina etme’ denildiğini duydunuz. Ama ben size diyorum ki, bir kadına bakıp onu arzulayan her adam, zaten yüreğinde o kadınla zina etmiştir.

(Matta 5: 27)

Bu ölçüye göre Tanrı’nın önünde kim durabilir? Kemal’in ödeyemediği bir hesabı olduğu gibi, bizim de Tanrı’nın önünde ödeyemeyeceğimiz bir hesabımız vardır.

Birçok insanın tutumu, Kemal’in vergi dairesindeki tutumuna benziyor. Kemal’in parası kusurlu ve değersizdi. Buna rağmen o, elindeki bu paranın maliyece kabul edilmesini istiyordu.

Tanrı’nın önünde ancak kusursuz bir yaşam kabul edilir. Oysa birçok insan, “sevap” sayılan, ama değeri düşük, kusurlu işlerle Tanrı’nın huzuruna çıkıyor.

Değerli okuyucumuz, dincilik, bir hayır kurumuna bir bağışta bulunmak, oruç tutmak, namaz kılmak, iyilik etmek insanı Tanrı’nın önünde kusursuz yapmaz. İyi bir aile veya üstün bir tarikata ait olmak da Tanrı’nın huzurunda canın bedeli olarak geçmez.

Tanrı, kurtuluşu insana armağan olarak vermeyi seçti. Çünkü insanın en iyi işi bile kusurlu ve eksiktir.

Kemal’in kötü durumunu bilip ona acıyan kuyumcu arkadaşı kusursuz, has altından bir madalyonla Kemal’in vergi borcunu ödemeye hazırdı. Ancak Kemal gururlanıp onun yardımını kabul etmedi.

Bize acıyan ve bizi eşsiz bir sevgiyle seven Tanrı, bize akılları durduran bir yardım sundu: Tanrı’nın özünden olan, yaşamında hiçbir kusuru olmayan Mesih İsa, bizim günahlı yaşamımızı kendi üzerine aldı; hak ettiğimiz ölümü O bizim için öldü. Şimdi İsa Mesih’in kusursuz yaşamını Tanrı, bizim yaşamımız yerine saymaya, görmeye hazırdır. Demek ki, bunu kabul edersek, Mesih’in kusursuz yaşamını giyinmiş olarak güvenle Tanrı’nın huzuruna çıkabiliriz. Kimi buna “saçma” diyebilir. Ama Tanrı’nın sevgisi bu kadar üstündür, sevgili okuyucum.

Kemal’in vergi borcunu ödemeye hazır olan kişi, bir kuyumcu arkadaşıydı. Bizim günah borcumuzu ödemeye hazır olan kişi ise, Tanrı’nın isteğine uyan İsa Mesih’tir. Tanrı’nın Sözü şöyle diyor:

İsa Mesih, günahlarımıza karşılık öldü, gömüldü ve üç gün sonra dirildi.

(1 Korintliler 15: 4)

Sevginin ne olduğunu, Mesih’in bizim uğrumuza canını vermesinden anlıyoruz. Bizim de kardeşlerin uğruna canımızı vermemiz gerekir.

(1 Yuhanna 3: 16)

Mesih herkesin uğruna öldü. Öyle ki, yaşayanlar artık kendileri için değil, kendileri uğruna ölmüş ve dirilmiş olan Mesih için yaşasınlar.

(2 Korintliler 5: 15)

Biz daha günahlıyken Mesih bizim yerimize öldü. Tanrı bize sevgisini bununla kanıtlıyor.

(Romalılar 5: 8)

Kemal’in cezaevine atılması yoksul oluşundan değildi, çünkü ona yardım edecek biri hazırdı. O, cezaevine gururu yüzünden atıldı.

Gururumuzun iyi yönleri vardır. Örneğin, bir öğrenci birinciler arasında bulunmak amacıyla her gün derslerine çalışırsa, buna iyi diyebiliriz. Ya da gururumuz bizi düşük, yüz kızartıcı işler yapmaktan alıkoyarsa, bu yine iyidir. Oysa işin biraz daha derinine inersek gururlanmanın, kendini beğenmenin, övünmenin kötü ve zararlı bir şey olduğunu kabul etmeliyiz.

Bir de “Sahte Para” öyküsündeki Kemal’e benzeyenler vardır: Gururlarından dolayı hiçbir yardımı, öğüdü ya da bir armağanı kabul etmezler. Kötü günde onları kim kurtarabilir?

Gururlu kişi çabuk alınır, çabuk küser, herkesi hor görür, kendini beğenir. Minnet altına girmekten korktuğu için, yardıma ihtiyacı olmasına rağmen, acıklı durumunu belli etmemeye çalışır.

Daha da kötüsü, Tanrı’ya karşı da gururlu olup O’nun yüce sevgisini reddeder. Tanrı, İsa Mesih’in sayesinde günahlarımızı bağışlayıp bize yeni bir yaşam vermek istiyor. Bizden tek istediği, günahlı ve bağışlanmaya muhtaç olduğumuzu O’na söyleyip O’nun sunduğu kurtuluşu armağan olarak sevinçle kabul etmemizdir.

Buna gururumuz engel olmasın! Tövbe edip gururumuzu, kendimizi, yaşamımızı tümden Tanrı’ya teslim edelim.

Sevgili okuyucumuz, okuduğunuz yazı hakkında söyleyeceğiniz veya soracağınız bir şey varsa, lütfen bize mektup yazınız. Kurtuluş konusunda daha fazla bilgi edinmek isterseniz, ücretsiz Kutsal Kitap derslerimizden ve diğer yayınlarımızdan isteyebilirsiniz. Haberinizi bekliyoruz.

Mutlu Kaynak

mektup@tevratzeburincil.org

KADİR’İN MİRASI

KADİR’İN MİRASI

Kadirin Mirasi

KADİR’İN MİRASI

Kadir varlıklı bir ailenin tek çocuğuydu. Baba ve annesiyle birlikte büyük şehirlerden uzak bir köyde kalırdı. Kadir iki yaşındayken annesi, daha sonra da babası öldü. Çocuğun aksi, sinirli, yalnız kendi rahatını düşünen amcası, onu istemeyip başka köydeki uzak akrabasına gönderdi. Çocuk burada biraz daha iyi karşılandı.

Aradan bir ay kadar geçince, kötü kalpli amca, köyün ileri gelenlerine, “yeğenim öldü” dedi. Bunu söylemekteki amacı, kardeşinden kalan mirasa tek başına konmaktı. Nihayet bu arzusunda da başarılı oldu.

Yıllar geçti, Kadir büyüyüp tarlada çalışmaya başladı. Her sabah şafakta yatağından kalkar, torbasına biraz ekmek, peynir koyup tarlaya giderdi. Akşam güneş battıktan sonra eve dönerdi. Bu kadar çok çalışmasına karşılık evdekiler onu hor görür, fakirlik ve kimsesizliğini başına kakar, biz iyiyiz de sana bakıyoruz, derlerdi. Oysa zavallı Kadir’i okula dahi göndermemişlerdi. O, biraz okumayı arkadaşlarının yardımıyla öğrenmişti. Günleri çalışmayla geçen Kadir 22 yaşına girdi. Bir gün Kadir evde yalnızken kapı çalındı. Hemen koşup kapıyı açtı. Postacı ona bir mektup uzattı. Mektubun üzerinde “Sayın Kadir Efendiye” yazılıydı. Delikanlı mektubu alınca pek şaşırdı. Çünkü o, kendisine mektup yazacak kimsesi olduğunu bilmiyordu. Acaba ona bu mektubu kim yazmıştı? Mektubu koynuna soktu, sonra rahatça okuyabileceği bir yerin yolunu tuttu. Uygun bir yer bulup etrafında kimsenin olmadığından emin olunca, mektubu açıp okumaya başladı.

5. Mayıs 1945

Sayın Müfit oğlu Kadir Efendi, bu mektubu sana yazan ben Nurettin oğlu Aziz, senin dayınım. Uzun aramalarımdan sonra, birkaç yıl önce senin yaşamakta olduğunu öğrendim. Buna çok sevindim. Sen benim etimden, canımdan bir parçasın. Sevgili yeğenim, öğrendiğime göre kendi durumundan habersizsin. Oysa baban öldüğünde sana büyük bir miras bırakmıştı. Ancak eline düştüğün düşman o mirası yalan uydurarak ele geçirdi. Seni aldatan adam güçlü ve kurnazdır, onun için onunla mücadele etmekten kaçındım. Senin haklarını geri alıp sana teslim edebilmem için satın almaktan başka çare bulamadım. Bunun için çok çalıştım. Sana satın aldığım mirasın tapuları doğduğun köyün kasabasındaki kaymakamdadır. Onları imzalayıp derhal alabilirsin. Oraya giderken bu mektubu ve nüfus kâğıdını yanına al. Beni hemen görmek isteyeceğini biliyorum, ama ben şimdi uzun bir yolculuğa çıkıyorum. Daha sonra dönüp seninle görüşeceğim. O zaman birlikte sevineceğiz. Şimdilik Tanrı’ya emanet ol. Gözlerinden öperim.

Dayın Aziz.

Kadir, mektubu okuyunca heyecanlandı. Kendisine yazılan bütün bu şeyler doğru muydu? Gerçekten büyük bir servetin mirasçısı mı, yoksa ekmeğini çıkarmak için sıkı çalışmak zorunda kalan yoksul bir genç miyim, diye düşündü. Kafasındaki böyle sorulara cevap bulmak için mektubu tekrar okudu. Sonra, mektubu ondan zorla alırlar korkusuyla onu kimsenin bulamayacağı bir yerde bir tasın altına sakladı. Eve gelirken yolda kendi kendine şöyle dedi: “Acaba gerçekten benim böyle bir dayım var mı? Bana müjdelenen miras doğru mu? Gerçekten mektup benim adıma geldi, ama…”

Düşünceli hâli evdekilerin dikkatini çekti ve ona, neyin var, diye sordular. Kadir niçin düşünceli olduğunu önce onlardan saklamak istedi, ama ısrarları karşısında dayanamadı, dayısından bir mektup aldığını, doğduğu köyün kasabasına gidip araştıracağını söyledi. O zaman onunla alay etmeye başladılar: “Sanki koca dünyada senden başka Kadir isimli adam yok! Bu mektup sana değil, kuşkusuz başka birisine yazılmıştır.” Mektubu görmek istediler, ama Kadir mektubu göstermedi.

Ertesi günü nüfus kâğıdını alıp mektubu sakladığı yere gitti. Orada nüfus kâğıdını dayısının ona gönderdiği nüfus kâğıdı suretiyle karşılaştırdı. Kâğıtlardaki ad, soyadı, doğum yeri, doğum tarihi, anne ve baba adı birbirinin aynısıydı. Artık bu mektubun kendisine yazıldığından emindi.

Dayısının mektubu ile birlikte kendi nüfus kâğıdını da taşın altına sakladı. Akşam yemeğine eve gelince Kadir, ağasının, köyün bütün ileri gelenlerini evlerine davet ettiğini gördü. Kadir’e, “Bu gelen mektuba inanacak kadar aptal olamazsın; bu mektup sahtedir, birisi sana kötü bir şaka yapmak istiyor. Mektubu bize göster, onun sahte olduğunu sana ispat edelim” dediler.

Bunun üzerine Kadir şüphelenmeye başladı. Mektubun sahte olup olmadığını şimdiye dek düşünmemişti. Kendi kendine şöyle dedi: “İçimde bir şey bana mektubun doğru olduğunu söylüyor, ama yine de gidip bu Aziz dayım hakkında bir şeyler öğrensem hiç de fena olmaz.”

Bir gün çarşıya gitti. Oranın en güvenilir adamını bulup ona, o kasabada Aziz adında birisinin yaşayıp yaşamadığını sordu. Adam, “Evet, gerçekten de orada Aziz adında çok iyi bir adam yaşıyor, ama birkaç gün önce uzun bir yolculuğa çıktı. Aziz efendi çok varlıklı biridir, ancak duyduğuma göre, bir miras meselesi yüzünden son yıllarda epey çalışmış ve sonunda bu mirası geri satın almış” yanıtını verdi. Delikanlının yüreği rahatladı, sevinçle köye döndü.

Kendi kendine, “Vay be, demek ki, bu dayım benim için çalışmış!” dedi. Kalbinde dayısına karşı büyük bir sevgi doğmuştu.

Eve gelince efendisine, yolculuğa çıkacağını bir kere daha söyledi. Efendisi buna çok kızdı ve “eğer bizi bırakırsan, bizden tamamen ayrılmış, kesilmiş olacaksın” diyerek ona kendisini bekleyen tehlikelerden söz etti. Engel olamayacağını anlayınca, Kadir’in bu aptallığının geçeceğini umarak onu bir odaya hapsetti. Ama Kadir, bir gece herkes mışıl mışıl uyurken, odanın kerpiç duvarını deldi ve kendisine geçebileceği bir yer açıp ay ışığında sessizce evden uzaklaştı. Sakladığı yerden mektup ve nüfus kâğıdını alıp koşarak köyden uzaklaştı. Kadir gündüzleri saklanıp geceleri yoluna devam etti. Mümkün olduğu kadar rastladığı hanlarda çalıştı, ama yine de karnını doyurabilmek için ayakkabısını ve ceketini satmak zorunda kalmıştı. Evet, Kadir büyük bir mirasın sahibiydi, ama şu andaki görünümü bunun tam tersini gösteriyordu.

Kadir üç hafta yürüyerek nihayet yorgun ve perişan bir durumda kasabaya vardı. Kaymakamlık binasını buldu. Oradaki memurlara dayısından gelen mektubu ve nüfus kâğıdını gösterir göstermez onu derhal kaymakam beyin huzuruna çıkardılar. Kaymakam, Kadir’in kim olduğunu derhal anlayıp, “Oğlum, geldiğine iyi ettin, çünkü dayın senin buraya gelmeni istedi. Şimdi tapular şahitlerin önünde sana verilecek, kendi imzanı atıp bütün mirasa sahip olacaksın. Aldığın mektuba güvendin ve tüm engelleri aşarak buraya geldin. Bu güvenin de seni büyük bir servete kavuşturdu” dedi. O gece Kadir yatağına fakir bir yolcu değil, çok zengin biri olarak, birçok malın, tarlanın sahibi olarak girdi.

Kadir, sevincinin zirvesine ulaşacağı günü, kendisini sevip uğruna bu kadar çalışmış olan dayısını yüz yüze göreceği anı özlemle bekledi.

Değerli okuyucumuz, sana da bir mektup geldi. Bu mektup, gökten gelen İncil Müjdesidir. Bu mektup sana geçici, dünyasal servetlerden değil, senin için göklerde saklı, çürümez, lekesiz ve solmaz bir mirastan söz eder (1 Petrus 1: 4). Bu mirasın anlamı, Tanrı’yla barış olanağı, O’nun sana olan lütfü, iyiliği ve sevgisidir. Bir babanın oğluna miras bırakması gibi, Tanrı da insanlara miras vaat eder.

İncil bize der ki:

Düşmanımız olan şeytan bizi kandırarak Tanrı’dan ayırmıştır. Karanlıkta kaldığımız sürece Tanrı’nın zenginliğinden ve bizim için hazır duran büyük mirastan habersiziz. Şeytan, hiçbir zaman bizim bu mirasa konmamızı istemez. Bu nedenle de İncil’in müjdesini saklamaya ya da yalanlamaya çalışır çeşitli yollarla.

Evet değerli dostum, şeytan, İncil Müjdesini senden saklamak istemektedir. Ama mektubun Kadir’in eline ulaşması gibi, İncil Müjdesi de sana ulaştı. Bu mirasa seni kavuşturmak için uğraşıp kendisini feda etmiş olan İsa Mesih’tir. O, kendi canı pahasına günahlarının affını sağlayarak seni bu mirasa sahip kıldı. Kendisi suçsuz ve lekesiz olduğu halde İsa Mesih, senin suçlarını ve senin Tanrı’ya olan borçlarını yüklenerek sonsuz ıstıraplar çekip çarmıhta ölerek ödedi. Tanrı da İsa’nın bu lekesiz sevgisinden, bu kusursuz itaatinden ve fedakârlığından hoşnut kalarak O’nu üçüncü günde ölülerden diriltti, hem de sonsuzluğa kadar yaşamak üzere. Demek ki, Tanrı’ya olan borcun ödenmiştir, tümden silinmiştir, değerli dostum. Senin yapacağın, eski yaşamını bırakıp iman ve cesaretle seni bekleyen bu büyük bağışı almak için Tanrı’ya gitmendir.

Şüphesiz, böyle bir karar verdiğinde, çevrendekiler senin onlarla birlikte kalmanı, içinde yetişmiş olduğun adetleri, yolu bırakmamanı isteyecekler. Unutma ki, bu adetler seni ebedi mirasa kavuşturamaz.

Kadir’e, mektup sana ait değil, dedikleri gibi, sana da, İncil senin için değil, Hıristiyanlara aittir diyecekler. Oysa İncil Müjdesi, ulus, ırk ve dil fark etmeden, herkese verildi.

Bazı kişiler, Kadir’in köyünün ihtiyarları gibi, bu müjdenin sahte, güvenilmez olduğunu iddia edecekler. Ama kendin İncil’i samimi bir şekilde okursan, arayıp araştırırsan, sen de Tanrı Sözü olan İncil’in kusursuz ve gerçek olduğunu görebilirsin. Biz de kendi yaşamımızda, İncil sözlerinin doğru olduğunu, yaşamımızı değiştirip bizi yenilediğini gördük.

Sevgili okuyucu, kendi yüreğinde olan Tanrı sesine de kulak ver. Çünkü O, sana bu müjdenin yalan olmadığını tasdik ve şahadet eder. Olduğun gibi kalmanı isteyen insanların sesine kulak verme, araştırmalarında sana engel olmak isteyenlerden ayrıl. Dua ile Rabbe yaklaş. Günahlı olduğunu O’na söyle ve İsa Mesih’in günahlıları kurtarmak için yeryüzüne geldiğini bildiren sözlerini Rabbe göster. Bu şekilde cesaretle Tanrı’ya gelip İsa Mesih’in sana kazandırdığı mirası, yani günahlarının affını talep edersin. İsa Mesih senin uğruna öldüğü için bu miras senin hakkındır.

Mirasın tapularını nasıl elde edeceksin? Senin uğruna kendisini feda etmiş Rabbe şükretmekle! Sonra, aldığın servetin değerini her gün biraz daha fazla tanıyıp onu kullanacaksın. Tanrı’nın sana verdiği sevgi, barış, sevinç, cömertlik ve sabır etrafındakilerin yararına olacaktır. İsa Mesih’in tekrar geleceği günü özlemle bekleyeceksin. Çünkü O’nu o günde yüz yüze göreceksin. O zaman Mesih ve sen birlikte O’nun mektubuna güvendiğine sevineceksiniz.

Sevgili okuyucumuz, okuduğunuz yazı hakkında söyleyece¬ğiniz veya soracağınız varsa, lütfen bize mektup yazınız. Haberinizi bekliyoruz.

Mutlu Kaynak

mektup@tevratzeburincil.org

BEYAZ BİR MENDİL

BEYAZ BİR MENDİL

Beyaz mendil

BEYAZ BİR MENDİL

Ahmet sokakta yolun kenarında oturmuştu. Burası, onun doğduğu ve büyüdüğü mahalleydi. İki sokak ilerideki kırmızı tuğlalı evde dünyaya gelmiş, o evde anne ve babasıyla çok mutlu günler yaşamıştı. Evlerinin bahçesindeki çiçekleri çok iyi hatırlıyordu. Öylesine güzel ve canlı renkleri vardı ki! Ya mis gibi kokuları? Gözlerini kapadı, çiçeklerin o mis kokusunu ciğerlerine çeker gibi derin bir nefes aldı. Evlerinden sokağa doğru uzanan o dar yolda bisiklete binmesini öğrenmişti. Babasının bu bisikleti alması hiç de kolay olmamıştı. Bunun için çok çalışması gerekiyordu. Bin bir zorluklarla dişinden, tırnağından arttırdığı parayla satın aldığı bisikleti Ahmet’e armağan ettiği gün babacığının gözlerindeki o pırıltıyı ve yüzündeki o inanılmaz mutluluk ifadesini nasıl unutabilirdi ki! Çok seviyordu babası onu!

Zaman hızla akıp gitmiş, Ahmet büyümüş, gelişmiş, koskocaman bir delikanlı olmuştu. Kendisiyle birlikte istekleri de büyüyordu. Çalışmaya, para kazanmaya başlamıştı. İyi para kazanıyordu. Bisikletin yerini şimdi motosiklet almıştı. İstediği şeylere sahip olmak pek de zor değildi onun için. Ama nedense bunların hiçbirisi onun mutlu olmasına yetmiyordu. Evdeki yaşantısı onu sıkıyor, bunaltıyordu.

“Bıktım artık” diye mırıldandı kendi kendine, “aynı yüzlerden, aynı işlerden, aynı komşu ve akrabalardan. Bu monoton yaşantıdan sıkıldım.”

Zamanını geç saatlere dek diskoteklerde, kumar masalarında ve içki âlemlerinde geçiriyor, gece yarılarına doğru eve geliyordu. Bazen günlerce eve gelmediği de oluyordu. Ahmet’teki bu olumsuz değişiklik anne ve babasını üzüyor, harap ediyor, için için ağlatıyordu. Ne yazık ki, ellerinden hiçbir şey gelmiyordu. Artık kararını vermişti Ahmet. Buralardan çok uzaklara gidecek, büyük bir kente yerleşip orada istediği gibi gönlünce yaşayacaktı.

Anne ve babası yolun ağzında durmuş, acı dolu bakışlarla, çaresiz bir şekilde biricik oğullarının ardı sıra bakıp ona el sallıyorlardı. Gözyaşları yanaklarından aşağıya doğru süzülüyor, anlatılması güç bir acı yüreklerini kasıp kavuruyor, kor gibi yakıyordu.

“Yolun açık olsun! Tanrı seni korusun oğlum. Güle güle!”

Ahmet’in gidişinin üzerinden uzun yıllar geçmişti. Ne bir mektup, ne de bir haber vardı ondan. Babası Ahmet’in nerede olduğunu bile bilmiyordu. Çok özlüyordu oğlunu. Ona olan özlemi gitgide büyüyordu. Nerelerdeydi, nasıldı, ne yapıyordu acaba? Öylesine merak ediyordu ki, bazı geceler onu düşünmekten gözlerine uyku girmiyordu. Ara sıra Ahmet de onları hatırlıyordu. Annesini, babasını, evini, kasabasını ve arkadaşlarını… Düzensiz ve kötü yaşantısı onu yıpratmış, perişan etmişti. Bedeni zayıf düştüğü için sık sık hastalanıyordu. Açlık ve parasızlık ise canına yetmişti. Sefalet içinde yaşıyordu. Arkadaşları, tanıdıkları ve tüm dostları teker teker ondan uzaklaşmışlardı. Artık çaresiz ve yapayalnızdı. Anne ve babası geldi aklına. Yanlarına dönebilirdi. Ancak onlar kendisine yardım edip borç para verebilirlerdi. Sonunda kararını verdi. Kendisi için gerekli olan birkaç eşyasını toplayıp yola koyuldu.

Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra nihayet kasabasına varmıştı. Evlerinin kapısına geldiği zaman biraz heyecanlıydı. Anne ve babasına geleceğinden hiç söz etmemişti.

“Anne, baba! Ben geldim, oğlunuz Ahmet! Kapıyı açın lütfen!”

Ahmet’in sesini duyan anne ve babası kulaklarına inanamadılar.

“Duydun mu bey? Yanılmıyorsam bu Ahmet’in sesi!”

“Evet, hanım, Ahmet bu!”

İkisi birden sevinç içerisinde kapıya doğru koştular. Kapıyı açıp oğullarını karşılarında gören anne ve baba gözlerine zor inanıyorlardı. Hasretiyle yanıp tutuştukları biricik oğulları şimdi karşılarındaydı.

Babası: ‘Ahmet’im, canım oğlum!’ diyerek oğlunun boynuna sarıldı ve onu defalarca öptü, kokladı, bağrına bastı. Annesi de gözyaşları içerisinde oğlunun boynuna sarıldı, öptü ve doyasıya ağladı. Ama bunlar sevinç gözyaşlarıydı.

Anne ve babasının Ahmet’e göstermiş olduğu bu sevgi ve ilgi onu çok utandırmıştı. Yıllarca onlardan uzaklarda yaşamış, onlara ne bir haber ne de bir mektup yollamıştı. Onları merak ve üzüntü içerisinde bırakmıştı. Ama onlar bu konuda tek bir söz bile etmeyerek Ahmet’i mahcup etmek istememişlerdi. Tüm bu şeyler Ahmet’i derin derin düşündürüyordu. Onlardan nasıl borç para isteyebilirdi? Vazgeçti bu düşüncesinden, borç para istemeyecekti onlardan.

Gelişinin üzerinden tam iki hafta geçmişti, paraya öyle gereksinmesi vardı ki! Anne ve babası o gün evde yoktu. Yandaki komşularına gelen bir misafiri görmeye gitmişlerdi. Ahmet evde yalnızdı. Babasının dar gün için biriktirmiş olduğu paranın yerini daha önceden öğrenmişti. Bu, onun için kaçırılmaz bir fırsattı. Fırsattan yararlanarak babasının paralarını aldı, cebine koydu, eşyalarını toplayıp apar topar oradan uzaklaştı. Kimse onu görmemişti. Uzaklara, çok uzaklara gidecekti artık.

Aradan yine yıllar geçmişti. İşler Ahmet’in istediği gibi gitmemiş, işlediği büyük bir suç nedeniyle tutuklanarak cezaevine düşmüştü. Cezalı olarak orada geçirdiği uzun yıllar içerisinde çekmiş olduğu acı ve sıkıntılar onu olgunlaştırmıştı. Yaşamış olduğu günah dolu yaşamın ve sorumsuzca attığı yanlış adımların faturasını uzun yıllar demir parmaklıklar ardında geçirerek ağır bir şekilde ödemişti. Yaptıklarından çok pişmandı. Düşünceleri ve yaşama bakış açısı tamamen değişmişti. Artık cezasının sonuna yaklaşıyordu. Son birkaç günde zaman geçmek bilmiyor, geçen her dakika bir asır gibi uzun geliyordu ona.

‘Cezaevinden çıktıktan sonra gidecek bir yerim yok!’ diye düşündü kendi kendine. Anne ve babasını anımsadı. Ne çok özlemişti onları. Evi, sımsıcak yuvası, sevgili anne ve babasının eşsiz bir sevgiyle bakan o sevecen bakışları canlanıvermişti gözlerinin önünde. Derin bir iç çekti. Her şey burnunda tütüyordu. Kırmızı tuğlalı evleri, kasabaları, komşuları ve dostları… Acaba anne ve babası yaşıyorlar mıydı? Hâlâ o evde mi oturuyorlardı? Onlar hakkında hiçbir şey bilmiyordu Ahmet.

‘Oraya döndüğümde beni görmek isteyeceklerini hiç sanmıyorum’ diye mırıldandı kısık bir sesle.

Nihayet Ahmet’in beklediği gün gelip çatmıştı. Cezaevindeki arkadaşlarıyla teker teker vedalaştı, kapılar açıldı ve Ahmet elinde çantasıyla dışarıya çıktı. Özgürdü artık. Tek arzusu anne ve babasının yanına dönmekti. Öncelikle kendisine kalacak bir yer ve geçimini sağlaması için bir de iş bulmalıydı. Ne de olsa yolculuk için para gerekiyordu. Tanrı’ya şükürler olsun ki, iş bulması pek uzun sürmedi. Artık bir işi vardı ve kazanıyordu. Yavaş yavaş kendisi için gerekli olan parayı toplamaya başladı.

Aradan haftalar, aylar geçmişti. Kasabasına dönmek için Ahmet’in karşısına birçok fırsat çıkmıştı, ama ailesinin yanına dönecek cesaret bulamamıştı kendisinde. Onlara hangi yüzle dönecek, yapmış olduğu bunca kötülükten sonra yüzlerine nasıl bakacaktı? Çok utanıyordu.

‘Zavallı anne ve babacığım… Ne kadar çok üzdüm onları! Tüm bu olanlardan sonra beni görmek isteyeceklerini nasıl düşünebilirim?’ diye düşündü kendi kendine.

Bir gün, yakında anne ve babasının kasabasına gidecek olan bir arkadaşına rastladı. Arkadaşı ona:

“Arabada yer var, sen de benimle gelmek istemez misin, Ahmet?” diye sordu. Bu haber oldukça heyecanlandırmıştı Ahmet’i. Fazla düşünecek zamanı yoktu. Sabah erkenden yola çıkılacaktı. Ani bir kararla:

“Evet, geliyorum!” diye yanıt verdi Ahmet. Sevinçle el çakıştı iki arkadaş.

Ertesi sabah yola koyuldular. Uzun ve neşeli bir yolculuk yapmışlardı. Kasabasına çok yakın olan bir yerde durdular. Ahmet arabadan indi, arkadaşına teşekkür etti, onu kucaklayarak vedalaştı. Ne yapacağını bilemiyordu. Düşünceleri karmakarışıktı. Sonunda, anne ve babasına bir mektup yazmaya karar verdi.

‘Sevgili anne ve babacığım,

Cuma günü mahallenize geleceğim. Orada oturup oturmadığınızı, ayrıca beni görmek isteyip istemediğinizi de bilmiyorum. Sizleri çok üzdüğümü ve size çok acı çektirdiğimi biliyorum. Bu yüzden karşınıza çıkmaya utanıyorum. Eğer beni görmek istiyorsanız, Cuma günü sabahtan evinizin penceresine beyaz bir mendil asın. Bu, beni kabul edeceğinizin bir belirtisi olacaktır.

Sizleri çok seven ve özleyen oğlunuz Ahmet..’

Bu kısacık mektubu yazmak asırlar kadar uzun gelmişti Ahmet’e. Sonra kalktı ve mektubu postaya verdi. Bir gün bekledikten sonra Perşembe günü otobüse bindi. Akşama doğru kasabaya vardı. Geceyi geçirmek için bir ağacın altına uzandı. Gözünü bir türlü uyku tutmuyordu. Ne olacaktı? Mendili asacaklar mıydı? Onu kabul edecekler miydi? Nasıl karşılayacaklardı onu? Birbirlerine neler söyleyeceklerdi? Tüm bu sorular Ahmet’in düşüncelerinde defalarca tekrarlanıyor, tekrarlanıyordu.

Şafak sökmeye başlamıştı. Ahmet’in gözkapakları ağırlaştı, sonra da derin bir uykuya daldı. Uyandığı zaman güneş tepelerin arkasından yükselmeye başlamıştı. Ahmet’in her tarafı ağrıyordu. Kalktı ve ağır adımlarla mahallesine doğru yürümeye başladı. Evlerinin iki sokak aşağısına gelince durakladı, sonra ani bir kararla yolun kenarına oturdu. Bekleyecekti. Kasaba uyanıyordu. İnsanlar işlerine gitmeye başlamış, bazıları da alışveriş yapmak için az ilerde kurulan pazar yerine doğru ilerliyorlardı. Birkaç adım yürüse uzaktan kırmızı tuğlalı evlerini görebilecekti. Ahmet buralara uğramayalı yıllar oluyordu. Kim bilir belki o ev yoktu artık, belki de başkaları oturuyordu orada.

Ahmet kalktı, tekrar yürümeye başladı. Sokağın başına gelince orada durdu. Kırmızı tuğlalı evleri görünüyordu. Yüreği sevinçle dolmuştu. Ama çok tuhaf! Evin duvarları beyazlara bürünmüştü. Ahmet birkaç adım daha yaklaştı. Şimdi her şeyi daha iyi görebiliyordu. Evin sokağa bakan duvarlarına ve pencerelerine o kadar çok beyaz şeyler asmışlardı ki, evin duvarları zor görülüyordu. Beyaz yatak çarşafları, beyaz masa örtüleri, beyaz mendiller, havlular ve perdeler. Ahmet şaşırıp buna bir anlam veremiyordu. Bu kadar çok beyaz örtüyü nereden bulmuşlar ve neden oraya asmışlardı? Üstelik evin kapısı da sonuna kadar açıktı. Birden durumu kavradı. Tüm bu örtüleri onun için asmışlar, kapıyı da onun için açık bırakmışlardı…. Kalbi sevinç ve heyecandan yerinden fırlayacak gibiydi. Önce ürkek adımlarla eve doğru yürüdü, sonra sokaktan evlerine giden dar yolu koşarak geçti ve açık kapıdan içeriye girdi.

********

Sorular:

1) Bu öykü size İncil kitabındaki hangi öyküyü anımsatıyor?

2) Bu öyküye benzeyen öykü İncil kitabının neresinde bulunmaktadır?

3) “Beyaz bir mendil” öyküsündeki babayı Tanrı’ya benzetiyor musunuz? Eğer yanıtınız evet ise, hangi yönlerini benzetiyorsunuz?

4) Bizim durumumuz da ‘Beyaz Mendil‘ öyküsündeki oğlun gibi midir? Öyle ise hangi yönlerde onunla benzerlik gösteriyoruz? Tanrı’nın bize olan eşsiz sevgisi ve iyilikleri karşısında O’nu gerektiği gibi seviyor ve O’na itaat ediyor muyuz? Yoksa O’na acı mı çektiriyoruz?

5) Tanrı’dan ayrıldıktan sonra, O’na tekrar dönebiliyor muyuz? Tanrı’nın kapısı bize her zaman açık mıdır?

6) Asılmış olan beyaz mendil (veya beyaz çarşaf) dünyanın her tarafında barışı simgelemektedir. Babasının Ahmet’le barışmaya hazır olduğu gibi, Tanrı da bizimle barışmaya hazır mıdır? Acaba bizler Tanrı’yla barışmaya hazır mıyız?

7) Tanrı, Kendisi’nden uzaklaşmış olan çocuklarını bağışlar mı? Kaç kere bağışlar?

8) Böyle bir göksel Babamızın olması ve bizlere bu şekilde davranması seni sevindiriyor mu? Tanrı’nın bizi olduğumuz gibi kabul etmesine seviniyor musun?

9) Sen de göklerdeki Babamıza benzemek istiyor musun? Sana karşı borçlu ya da suç işlemiş olan insanları, Tanrı’nın seni bağışladığı gibi, bağışlamaya hazır mısın? Tanrı’nın seni kabul ettiği gibi, sen de sana dönen kardeşini kabul edecek misin?

10) Göklerdeki Babamıza benzer olmak için Kutsal Ruh’un seni değiştirmesine ve seni sevgisiyle doldurmasına izin veriyor musun?

Bir kardeşimiz şöyle demişti: “Kardeşini bağışlamayan bir kişi şeytanın ekmeğine yağ sürer.”

Kutsal Kitap’tan ayetler:

İsa, “Bana geleni hiç geri çevirmeyeceğim” dedi (Yuhanna 6: 37).

“Tanrı’nın melekleri, Tanrı’ya dönen günahlı bir insan için sevinç duyacaklar” (Luka 15: 10).

“Sevinmek ve eğlenmek gerekti, çünkü bu kardeşin ölmüştü, yaşama döndü, kaybolmuştu, bulundu” (Luka 15: 32).

“Günahımız yoktur dersek kendi kendimizi aldatırız; ama günahımızı açığa çıkarırsak, güvenilir ve adil Tanrı günahlarımızı bağışlayıp bizi her kötülükten arındıracaktır” (1 Yuhanna 1: 8-9).

“Tanrı sevgidir” (1 Yuhanna 4: 8).

“Tanrı, bize olan sevgisini böyle kanıtlıyor: Biz daha günahlı (O’ndan uzak) iken Mesih bizim için öldü” (Romalılar 5: 8).

“Rabbi bulunabilirken arayın; yakınken O’na seslenin. Kötü kişi kendi yolunu ve sapmış kişi kendi düşüncelerini bıraksın ve Rabbe dönsün, Rab ona acıyacak, o kişi Tanrı’mıza dönsün, çünkü O bol bol bağışlar” (Yeşaya 55: 6-7).

“Tanrı sizi Mesih’te bağışladığı gibi, siz de birbirinizi bağışlayın” (Efesliler 4: 32).

“Mesih sizi kabul ettiği gibi, O’nun yüceltilmesi için siz de birbirinizi böyle kabul edin” (Romalılar 15: 7).

Sevgili okuyucumuz, okuduğunuz yazı hakkında söyleyeceğiniz veya soracağınız varsa, lütfen bize mektup yazınız. Kurtuluş konusunda daha fazla bilgi edinmek isterseniz, ücretsiz Kutsal Kitap derslerimizden ve diğer yayınlarımızdan isteyebilirsiniz. Haberinizi bekliyoruz.

Mutlu Kaynak

mektup@tevratzeburincil.org

SONGÜL

SONGÜL

Songül

Songül

İsmet ve çok yakın arkadaşı olan Tamer her hafta birlikte çay içer, havadan sudan başlayarak en önemli ve en derin düşüncelerini de birbirlerine anlatırlardı. İkisi de elli üç yaşındaydılar, arkadaşlıkları ta gençlik günlerinde başlamıştı.

Bir akşam yine İsmet’in oturma odasında oturup yakında olup bitmiş olanları birbirleriyle paylaşıyorlardı. Şimdi sıra İsmet’teydi. „Biliyor musun ne oldu?“ dedi. „Bende öyle bir sevgi uyandı ki, – ya buna aşk mı diyelim? – duygularım öyle bir kabarıyor ki, tüm yaşamımda benzerini görmedim.“

Tamer zaten birkaç günden beri arkadaşının bu yeni aşkını merak etmekteydi. İsmet sözlerine şöyle devam etti: „Oğlumun çalıştığı şirket yirmi beş yıl önce kuruldu ve iyi para kazanmakta. Yirmi beşinci yıl dönümü nedeniyle şirketin müdürleri bütün işçilerini ve işçilerinin yakınlarını da bir eğlenceye davet etmişlerdi. Gelenlere çok nefis yemekler verildi. Ben de o şenliğe katıldım. Orada oğlumla aynı bölümde çalışan Songül’ü gördüm ve tanıştık. İlk andan beri kendimi ona yakın duydum. Sanki onu uzun zamandır tanıyordum, sanki hayatım boyunca onu aramıştım…“

Tamer Songül’ü tanıyordu ve İsmet’in Songül’e âşık olduğunu da başkalarından duymuştu. Hiçbir şey bilmiyormuş gibi davranarak İsmet’e sordu: „Söyle bakalım, bu Songül nasıl biri? Genç midir? Güzel midir? Çok merak ediyorum.“ İsmet gülümsedi. „Evet, genç“ dedi, „benden üç yaş küçük. Aynı zamanda çok güzel. Çok makyaj yapıyor, yüksek sesle kahkaha atıyor, ama bütün bunların arkasında ben onun gerçek güzelliğini görebiliyorum. Dış görünüşünün arkasında beni büyüleyen, beni çeken ve beni bağlayan bir şey var onda. Onun kişiliği çok değerli. Songül bir tanedir ve onun bir benzeri bile yok. Belki de şimdiye kadar hiç kimse ondaki değerin farkına varmamış. Sanırım, kendisi bile, ne kadar değerli olduğunu bilmiyor. Ya da bir zamanlar kendi kıymetini bilmiş de, kıymetli olduğuna inanmaktan vazgeçmiş çoktan…“

Tamer, „Acaba kendisinin değerli olduğuna Songül’ü inandırabilecek misin?“ diye sordu. Ses tonundan ve yüz ifadesinden bu işte İsmet’in başarılı olabileceğinden kuşku duyduğu izlenimi vardı. Ama İsmet, „Evet, kendisinin değerli olduğuna onu inandırabilirim, en azından, bunun için ümidim var“ dedi. „Benim sevgime inansa, sevgimden etkilenirse, onda çoktandır zedelenmiş olan duygular, sönmüş olan iman ve umut yeniden uyanabilir, dirilebilir, gelişip çiçek açabilir. Ama doğrusu, şu anda yaşadığı gibi yaşamaya devam ederse, durumu hiç de iyiye gitmez.“

Tamer, “İsmet, elli yaşında olan bir kadını ne kadar seversen sev, yine de onu değiştiremezsin“ diye arkadaşını uyardı. „Kendine biraz fazla güveniyormuşsun gibi geliyor bana. ‘Aşk, seven kişinin gözünü kör eder’ atasözünü sen de biliyorsun. Belki de defalarca bu sözü kullanmışsındır.“

„Yooo, gözüm kör değil“ diye İsmet kendini savundu. „Songül’ün dıştan pek çekici olmadığını çok net olarak görebiliyorum. Sonra oldukça sert biri, zamanla acılaşmış, ayrıca çok yaralayıcı, iğneleyici ve küçümseyici sözleri ve davranışları var. Songül geçmiş yıllarda çok kere derinden yaralanmış olmalı ve çok kere hayal kırıklığına uğramış olmalı ki, bir daha yaralanmamak için etrafına sertlik ve acılık taşlarıyla yüksek bir duvar örmüş. Songül artık kimsenin sevgisine, kimsenin yakınlığına, tatlılığına, samimiyetine inanmak, güvenmek istemiyor. Ama Songül bir gün sevgimden emin olursa, onu, olumsuz sayılan yanlarıyla birlikte çok sevdiğime yüzde yüz güvenirse, bu dediğim duvarın taşları kendiliğinden yok olacak; çünkü Songül kendini güvende hissedecek, kendisini hayal kırıklığına uğramaktan korumaya gerek duymayacak.“

„Tasarıların büyük, arkadaş“ dedi Tamer, „bu işte başarılı olman için epey uğraşmak zorunda kalacaksın.“  „Bunu biliyorum“ diye cevap verdi İsmet. „Songül’ü kazanmak için değer.“

Gerçekten de İsmet Songül’e yakın olmak ve ona sevgisini kanıtlamak için çok uğraştı. Onu yemeğe ve şenliklere davet ederdi. Müziği sevdiğini öğrenince onu konserlere götürürdü. Bazen Songül’ün paydos saatinde, çalıştığı şirketin ana kapısında onun gelmesini beklerdi ki, evine kadar onunla beraber yürüyebilsin.

Bazen Songül açık açık İsmet’in sevgisiyle alay ederdi. Birlikte bir yere gitmek için anlaştıktan sonra bir neden yokken, buluşmalarının mümkün olmayacağını bildirir, ya da hiç haber vermeden anlaştıkları yere gelmezdi. Daha da kötüsü, bazen birlikte bir yere gittikleri zaman orada İsmet’in gözü önünde başka erkeklerle flört ederdi. Bütün bunlar İsmet’e çok acı verirdi. Ama yine de Songül’ü sevmekten vazgeçmedi.

İsmet’in her şeye rağmen onu bu kadar sevmeye devam etmesi Songül’ü şaşırttı. Bir iki kere üzüntü dolu gözlerle, „Sen ne kadar tuhaf bir adamsın!“ dedi. O zaman İsmet, Songül’ün etrafına ördüğü duvarın çatlanmış olduğunu sezdi.

Bir akşam İsmet’in oğlu işten eve geldi, benzi kül gibi olmuştu, onun korkunç bir şey yaşamış olduğu besbelliydi. Babasının oturduğu odaya geçti ve ona o gün olup bitenlerini anlattı. Şirkette Songül ve kendisi muhasebeci olarak birlikte çalışıyorlardı. O gün şirketin hesaplarını kontrol eden revizyon memurları gelmiş ve her şeyi gözden geçirmişlerdi. Bir de ne bulsunlar? Şirketin paralarından büyük bir miktarı eksikti. Eksik olan paraların hangi yoldan ve nereye kaçırıldığı henüz açığa çıkmamıştı. Dolandırıcının kim olduğunu da henüz bulmamışlardı. Ama şu kadarı belliydi: Ya Songül ya da İsmet’in oğlu şirkete çok zarar vermişti.

Bunları duyan İsmet ayağa kalktı. Bu, tüm ümitlerinin sonu mu demekti? Bu, sevgisinin de sonu mu olacaktı? İsmet’le oğlu gecenin geç saatlerine kadar birlikte konuştular.

Ertesi gün olup bitenlerden haber almış olan Tamer İsmet’in yanına geldi. Bu acı günde dostunu desteklemek istedi. Selâm verdikten sonra Tamer, „İsmet, acılarını seninle paylaşıyorum“ dedi. „Baştan beri bu kadına pek güvenmemiştim. Ama şimdi onun cezaevine gitmek zorunda kalacağını işittim. Senin için her şeyin bittiğini düşünmek gerçekten beni üzüyor.“

İsmet bir süre sustu. Sonra Tamer’e şöyle dedi: „O, cezaevine gitmek zorunda kalmayacak.“ Tamer bu sözlere şaştı. İsmet’e, „Bu kadar büyük bir miktar parayı hile ile dolaylı yollardan kendi banka hesabına aktardığına göre her halde onu cezaevinden kurtaracak kimse olmayacak“ dedi.

İsmet bir süre sustu. Sonra çekine çekine, „Oğlum cezaevine gitmek zorunda kalacak. Polisler gelip onu yakaladılar“ dedi.

„Deme İsmet, bu kadar da olmaz. Senin oğlunun bu kadar para çaldığına sen de inanmazsın, ben de inanmam. Bu, tümden saçma ve imkânsızdır!“

„Oğlumu ben yetkili makama ihbar ettim“ cevabını verdi İsmet.

„Ne yaptın? Kendi oğlunu mu ihbar ettin? Artık hiçbir şey anlayamıyorum. Niçin oğlunu ihbar ettin? Lütfen bunu açıkla.“

Açıklama yapmak İsmet’e zor geldi. Sanki gerekli olan sözcükleri bulamıyordu. Biraz kekeleyerek şunları söyledi: „Saatlerce beraber konuştuk. Oğlum razı geldi. Çünkü Songül şimdi cezaevine gitmek zorunda kalırsa – belki de beş on yıl orada kalması gerekecek – o zaman orada yok olacak. Cezaevi hayatı onun için fazla ağır olur, dayanamaz buna. Bunun için oğlum razı oldu.“

„Lütfen bunu tekrarla, çünkü buna inanamıyorum“ cevabını verdi Tamer, hem de öfkelenerek. „Gerçekten kendi oğlunu ihbar mı ettin?“

İsmet ‘evet’ diye başını salladı ve şunları ekledi: „Oğlumu yakalayıp götürdüler.“

Tamer bir süre susup İsmet’in yüzüne baktı. Sonra artık kendini tutamayarak şöyle dedi: „Bu Songül’ün nasıl biri olduğunu hiç bilmiyor musun? Ne kadar edepsiz ve terbiyesiz olduğunu bilmiyor musun? Onun yüzüne biraz gülümseyen her erkeğin peşinden gittiğini öğrenmedin mi? Ve şimdi böyle birisi için kendi oğlunu feda ettin. Delirdin mi?“

Arkadaşının bu öfkeli sözlerinin karşısında İsmet sustu. Ama bir an sonra başını kaldırıp doğrudan Tamer’in gözlerine baktı. „Sana söyledim ya, Songül’ü çok seviyorum“ dedi.“

(“SONGÜL” öyküsü 55 plus 01/2003 dergisinden alınarak Türkçeye çevirildi.)

Size anlattığım öykünün gerçek olduğuna inanmak zordur. Çünkü İsmet’in sevgisine benzeyen bir sevgi gayet nadir görülür. Evet, bu öykü bir benzetme olarak yazıldı. Sizce bu öykünün yazarı İsmet’i kime benzetmek istedi? Peki Songül’ü kime benzetmek istedi? Ya Tamer kime benziyor? Songül, huzursuz, acılaşmış, sertleşmiş, günahlı insanı temsil eder. İsmet’in Songül’e olan şaşırtıcı sevgisi ve onu kurtarmak için yaptıkları, Tanrı’nın günahlı insanı değerli sayıp onu kurtarmak için yaptıklarına benzer. Tamer ise „Tanrı hiçbir şart koşmadan sevmez, kötü insanı kabul etmez” diyenlerin namına konuşmaktadır.

„Songül“ öyküsünden neler öğrenebildiğimizi anlatmadan önce kafanızda oluşmuş olabilecekk bir soruya cevap vermek istiyorum.

Eğer Sünni Müslüman olarak büyümüşseniz şu soruyu sorabilirsiniz:

„Böyle bir öykü anlatarak yüce Tanrı’yı bir insana benzetmek olur mu?“

Tanrı’nın insandan kat kat yüce olduğunu biliriz. O doğmaz ve O ölmez, O’nun bizim bedenimize benzer bir bedeni yoktur. Yine de davranışlarında ve duygularında O’nu insana benzetebiliriz. Çünkü Tanrı insana, kendisininkine benzer bir kişilik verdi. Tanrı’yı anlatmak için yalnız görünmeyen öbür dünyadan söz edersek, kimse bir şey anlamaz. Tanrı kendisini bize açıklamak isterse, bizim anlayabileceğimiz sözler kullanır, kendi davranışlarını bizim davranışlarımıza benzetir. Kutsal Kitap bunun örnekleriyle doludur. Bu örneklerin birkaçını sıralayalım:

1) Tanrı bir krala benzetilir. Kral halkını yönetir. Buyruklarını ilan ettirir. Saygı ve buyruklarına itaat bekler. Yasalarını çiğneyeni sorumlu tutar, iyilik edeni ödüllendirir.

2) Kutsal Kitap’ta Tanrı birçok yerde iyi bir babaya benzetilir. İyi baba çocuklarını sever, kayırır, onları eğitir ve terbiye eder, onların kendisi gibi davranmalarını ister, yaralandıkları zaman onlara acır, O’ndan uzaklaştıkları zaman onları özler, O’na döndüklerinde sevinip onları bağışlar.

3) Gerek Eski Antlaşma Kitapları olan Tevrat ve Zebur Kitaplarında, gerek İncil Kitabında Tanrı iyi bir çobana benzetilir. O, sürüsünü sever, koyunlarını hırsızlardan, kurtlardan korur, yoldan sapıp kaybolmuş koyununu büyük fedakârlıkla arayıp tekrar sürüsüne getirir.

4) Yeşaya 66:13’te Tanrı, çocuğunu teselli eden bir anneye benzetilir:

Ayet şöyle: „Çocuğunu avutan bir anne gibi avutacağım sizi.“  Ne kadar güzel bir söz!

5) Matta 23:37’de Tanrı bir insana değil, bir tavuğa bile benzetilir:

Ayet şöyle: „Tavuğun civcivlerini kanatları altına topladığı gibi, ben de kaç kez senin çocuklarını toplamak istedim, ama siz istemediniz.“

6) Gene bütün Kutsal Kitap’ta Tanrı bir kocaya, insanlar ise bu kocanın eşine benzetilir. Tanrı’nın „eşi“ olarak seçtiği için bu insanlar O’nun gözünde çok çok değerli olur. Tanrı bu „eşine“ bin bir armağan verir, onu sevindirir. Eşinin görkemli ve lekesiz olmasını, kendisine saygı göstermesini ve kendisine sadık kalmasını ister. Bunun geniş örneği „Ezgiler Ezgisi“ kitabında bulunur. Öbür yandan insanlar Tanrı’ya sırt çevirdiklerinde, başka ilahlara hizmet ettiklerinde, Tanrı’nın yolunda değil de, kendi yollarında yürüdüklerinde, bu insanlar sadakatsizlikle suçlanır, kötü kadına, fahişeye, kocasına tiksinti veren bir kadına benzetilir. Ama şaşılacak şey şudur ki Tanrı, sadakatsizlik etmiş, kendisini terk etmiş bu „eşini“ sevmeye devam eder. Bunun en geniş örneğini Hoşea Peygamberin kitabında buluruz.

Tanrı’nın kendisini bir kocaya benzettiği ayetlerden bir örnek vereyim:

„Geri dön, ey dönek halk“, diyor Rab, „çünkü kocan benim.“ Yeremya 3:14

İşte „Songül“ öyküsünün yazarını haklı buluyorum. Bu öyküyle Tanrı’nın bize olan sevgisinin ne kadar büyük olduğunu anlatmaya çalıştı.

Şimdi bu öyküden neleri öğrendiğimizi sıralayalım ve aynı zamanda bu öğrendiklerimizi destekleyen Kutsal Kitap ayetlerine bakalım.

1) Tanrı insanları seviyor, günahlı insanları bile seviyor.

„Ne var ki, Tanrınız RAB (size lanet okumak isteyen) Balam’ı dinlemek istemedi. Sizin için laneti kutsamaya çevirdi. Çünkü Tanrınız RAB sizi seviyor.” Yasanın Tekrarı 23:5

Rab, „Sizi sevdim“ diyor. Oysa siz, „Bizi nasıl sevdin?“ diye soruyorsunuz. Malaki 1:2

“Tanrı sevgidir.” 1 Yuhanna 4:8

“Biz seviyoruz, çünkü önce O (Tanrı) bizi sevdi.” 1 Yuhanna 4:19

2) Tanrı insanları çok sevdiği halde, onların ne kadar günahlı, ne kadar bozuk olduklarını da görüyor ve bu durum O’na sonsuz acı veriyor.

„Rab baktı, yeryüzünde insanın yaptığı kötülük çoktur, aklı fikri hep kötülüktedir.” Yaratılış 6:5

Yazılmış olduğu gibi: „Doğru kimse yok, tek kişi bile yok. Anlayan kimse yok, Tanrı’yı arayan yok. Hepsi saptı, tümü yararsız oldu. İyilik eden yok, tek kişi bile!“ „Ağızları açık birer mezardır. Dilleriyle aldatırlar.“ „Engerek zehiri var dudaklarının altında.“ „Ağızları lanet ve acı sözle doludur.“ „Ayakları kan dökmeye seğirtir. „Yıkım ve dert var yollarında. Esenlik yolunu bilmezler.“ „Tanrı korkusu yoktur onlarda.“ Romalılar 3:11-18

„Beni günahlarınızla uğraştırdınız, suçlarınızla usandırdınız.” Yeşaya 43: 24

3) İnsanlar büsbütün bozulmuş olmalarına rağmen, Tanrı onları sevmeye, onlara seslenmeye devam etti. Sonunda İsa Mesih’i onların arasına gönderdi ki, insanlara sevgisini daha da çok açıklasın.

„Tanrı eski zamanlarda peygamberler aracılığıyla birçok kez çeşitli yollardan atalarımıza seslendi. Bu son çağda da her şeye mirasçı kıldığı İsa Mesih aracılığıyla bize seslenmiştir.” İbranilere 1:1-2

4) İnsanlara sevgisini göstermek ve onları düştükleri kötü durumdan kurtarmak için Tanrı İsa Mesih’i feda etti.

„Çünkü Tanrı dünyayı o kadar çok sevdi ki, biricik Oğlu’nu, yani İsa Mesih’i verdi. Öyle ki, O’na iman edenlerin hiçbiri mahvolmasın, hepsi sonsuz yaşama kavuşsun. Tanrı, Mesih’i dünyayı yargılamak için göndermedi, dünya O’nun aracılığıyla kurtulsun diye gönderdi.” Yuhanna 3:16-17

(Bu sözler yanlış anlaşılmasın: Tanrı’nın bedeni yoktur ki, evlenip de O’nun bir çocuğu olsun. İsa Mesih için „Oğul” sözcüğü kullanıldığında, bunu „ruhsal bir oğulluk” olarak anlamalıyız, çünkü İsa Mesih’te Tanrı’nın ruhu vardı.)

„Tanrı, bize olan sevgisini şununla gösteriyor: biz daha günahlıyken, Mesih bizim için öldü.“ Romalılar 5:8

„Sevginin ne olduğunu, Mesih’in bizim için canını vermesinden anlıyoruz.” 1.Yuhanna 3:16

„Öyleyse buna ne diyelim? Tanrı bizden yanaysa, kim bize karşı olabilir? Öz Oğlu’nu bile esirgemeyip O’nu hepimiz için ölüme teslim eden Tanrı, O’nunla birlikte bize her şeyi bağışlamayacak mı?“ Romalılara 8:31-32

„Çünkü İnsanoğlu (İsa Mesih) de kendisine hizmet edilsin diye değil, hizmet etmeye ve birçok insanın kurtuluşu için canını vermeye geldi.” Matta 20:28

5) Tanrı, yalnız geriye, insanın şimdiye kadar yapmış olduğu kötülüklere bakmıyor. O, daha çok ileriye bakıyor ve, insanın kendisine döneceği, Tanrı’nın sevgisini göneneceği, yeni, Kutsal Ruh’la dolu olan hayatta yürüyeceği zamanın ne kadar güzel ve ne kadar kıymetli olacağını görüyor. Bu imanla Tanrı şimdiden günahlı insanı seviyor. İnsan Tanrı’nın sevgisini kabul ederse, Tanrı’nın sevgisi bu insanı değiştirecektir.

„Onların dönekliğini (bozukluğunu) düzelteceğim, gönülden seveceğim onları, çünkü onlara karşı öfkem dindi.“ Hoşea 14:4

„Geri dönün, ey dönek çocuklar, dönekliğinizi iyileştireceğim.” Yeremya 3:22

Peki, bazı din adamlarının bize söyledikleri söz, yani „Tanrı, iyi insanları sever ama, günahlı insanları sevmez” sözü sizce doğru mu? „Tanrı yaramazlık yapan, söz dinlemeyen, ibadetini yapmayan çocukları sevmeyip cezalandıracak” diye evlatlarını uyarıp korkutan anneler iyi mi ederler?

Kutsal Kitap’ta bize sunulan Müjde şudur: Tanrı ezelden beri insanları sever, günahlı insanları da sever. Hem de onları o kadar çok sever ki, onları kötü durumlarından kurtarmak için her şeyini feda etmeye hazırdır. İnsanlara sevgisini kanıtlayarak onları kendisine dönmeye çağırır, kendi sevgisini kabul etmeleri için rica eder. Bize, karar verip Tanrı’nın yüce sevgisini kabul etmek kalır.

Sevgili okuyucumuz, okuduğunuz “Songül” öyküsü hakkında söyleyeceğiniz veya soracağınız bir şey varsa, lütfen bize mektup yazınız. Haberlerinizi bekliyoruz.

Mutlu Kaynak

mektup@tevratzeburincil.org