Tag Archives: eşsiz

KÖLE OLAN KRAL

KÖLE OLAN KRAL

Köle olan kral

Köle olan Kral

Değerli okuyucumuz,

Dünya tarihinde basit bir mevkide bulunan birçok ki­şinin önemli mevkilere yükseldikleri görülmüştür. Hatta önce hizmetçi ya da köle olan kimseler, üstün yetenek ve çabaları sonucunda bir kurumun genel müdürü, hükümet adamı, padişah veya kral olmuşlar­dır. Böyle adamların başarılarına elbette hayran ka­lıyoruz.

Ama burada size krallığa yükselen bir kö­leyi değil, kendisini köleliğe kadar alçaltan bir kralı tanıtmak istiyoruz.

Eski zamanlarda doğu ülkelerinin birinde çok iyi yü­rekli bir kral vardı. Yönetimi altında olan insanları çok severdi. Günün birinde bu kral, ülkesinde kut­lanan bir bayram nedeniyle on iki vezirini yemeğe çağırdı. O ülkenin göreneklerine göre ye­mekten önce konukların ayakları efendinin kölesi ta­rafından yıkanırdı. O zamanlar sandal ayakkabı giyildiği, yollar da çok tozlu olduğu için, ayaklar ça­buk kirlenirdi. İşte misafirlerin ayaklarını yıkatmak her konuksever ev sahibinin gösterdiği bir sevgi ve saygı işaretiydi.

Ne var ki, o gün ziyafete çağrılan vezirler, ayakları hiç yıkatılmadan sofraya oturtulmuşlardı. Kendi ken­dilerine: „Acaba yüce kralımız bu hizmeti bize yap­tırmayı unuttu mu?“ diye merak ediyorlardı.

Tam o sırada kralın kendisi koltuğundan kalkıp kaf­tanını çıkardı, kölelere özgü bir önlüğü giydi ve bir leğene su doldurup konuk gelen vezirlerin ayaklarını yıkamaya koyuldu. Bunu gören vezirlerin ağızları bir karış açıldı. Hayretten bir türlü konuşamıyorlardı. Nasıl oluyor da bu kadar çok sevdikleri efendileri kö­le işi olan bu görevi yapıyordu?

Kral ise sırayla tek tek vezirlerinin ayaklarını yıkayıp havluyla kuruladı. Sıra en yaşlı vezire gelince, can­dan sevdiği bu padişahın böyle adi bir iş yapmasına dayanamayıp ayaklarını çekiverdi ve heyecan için­de: „Hayır kralım, hayır! Bu olamaz! Siz benim ayaklarımı nasıl yıkarsınız? Ben kulunuz olarak sizin ayaklarınızı yıkamalıyım“ dedi.

Gerçekten de vezir, ayaklarının yüce kral tarafından yıkanmasını nasıl hoş görebilirdi? Böyle bir şey hiç düşünülemezdi. Oysa kral yumuşak ve sakin bir sesle şöyle yanıt verdi:

„Senin ayaklarını yıkamam gerekiyor. Eğer ayakları­nı yıkamazsam benimle paydaşlığın olmaz.“

Ne garip sözler! Bunu duyan ve hiç de anlamayan vezirler şaşırıp kaldılar. Böylece yaşlı vezir de kralın buyruğuna uyarak ayaklarının yıkanmasına razı ol­du. Kral, işini bitirince leğeni, ibriği, havluyu bir ke­nara koyup kaftanını yine giydi ve sofranın başındaki koltuğuna oturdu. Gözlerini kendisine dikmiş olan vezirlerini uzun uzun süzdü ve gergin havayı bir so­ruyla dağıtıverdi:

„Vezirlerim, dostlarım, bunu niçin yaptığımı biliyor musunuz?“

Sorusuna karşılık alamayınca devam etti sözlerine:

„Siz bana efendi, kral diyor ve doğru söylüyorsunuz. Ben efendiyim, kralım. Kul ise efendisinden büyük değildir. Ben nasıl ayaklarınızı yıkadıysam, sizler de birbirinizin ayaklarını yıkamalısınız. Ben şimdi size bir örnek verdim. Benim yaptığımı siz de yapmalısı­nız.“

Yavaş yavaş vezirler söylenen sözleri anlamaya başladılar. Kral onların, gururlarını bırakmalarını,  alçak gönüllülükle ve gerçek bir sevgiyle başkalarına hizmet etmeye hazır olmalarını istemişti. Bu ne yüce bir kraldı! Kendi davranışıyla vezirlerine örnek ol­muştu.

Bu kral kimdi? Vezirlerini tanıyor musunuz?

Bu kral, yaklaşık olarak 2000 yıl önce yeryüzüne gelmiş olan İsa Mesih’ti. Vezirleri ise O’nun öğrencileriydi.

İsa Mesih’i tanıyan kimseler O’na birçok adlar, ün­vanlar vermişlerdir, örneğin: Efendi, Öğretmen, „Tanrı’nın Sözü“ ve „Kralların Kralı“. İsa Mesih ezel­den beri Tanrı’yla birlikte olandır. Tanrı, yıldızları, güneşi, yeri, insanları ve tüm evreni  „OL“ sözüyle yarattı. İsa Mesih de başlangıcı ve so­nu olmayan Tanrı’nın Sözüdür.

Ne var ki, Yaradan’larından uzaklaşıp doğru yoldan sapmış, suç ve günaha düşmüş insanları sonsuz ölümden kurtarmak için İsa Mesih, Tanrı yanındaki yüksek yerini bir süre için bırakıp gönüllü olarak yeryüzüne geldi. Tanrı’nın bir mucizesiyle İsa, Mer­yem anadan babasız olarak doğup bizim gibi insan oldu.

İsa Mesih dünyada yaşarken para, mal ve şöhret aramadı. Yoksul ve sade bir yaşam sürdü. Otuz ya­şına dek marangozluk yaptı. Ondan sonraki üç yılını da tamamen insanlara Tanrı’yı tanıtmaya adadı. Kendisini Tanrı’nın gönderdiğini bildirerek insanların Rabbe ve birbirlerine karşı olan ödevlerini hatırlattı, yaşamın baş ilkesinin sevgi olduğunu öğretti. İsa Mesih bu sevgiyi tam anlamıyla kendi yaşantısına uyguladı. Sayısız hastayı iyi etti, tanrısal güçle kötürüm, topal, inmeli, cüzamlı kişilere sağlık verdi. Nice körlerin gözlerini açarak karanlık dünyalarına aydınlık getirdi. Hatta birkaç ölüyü de diriltti. Dertli, kederli olan bir çok insanın acılarını, korkuları­nı giderdi, onlara umut ışığını yaktı.

Kendisine iman edip öğrencisi olmuş kimselerden on iki adamı elçi olarak atadı. Onlara, kur­tuluş müjdesini bütün insanlara duyurma görevini verdi. İşte bunlar, İsa’nın toplayıp ayaklarını dahi yı­kadığı „on ikiler“di…

İzleyicilerinden bazıları birbirinden büyük olmak isteyince Mesih onları şöyle azarladı:

„Aranızda kim büyük olmak isterse hepinizin hizmetçisi olsun. Çünkü İnsanoğlu da kendisine hizmet edilsin diye değil, hizmet etmeye ve birçok insanın kurtuluşu için canını vermeye geldi.“ (Matta 20: 26-28)

Evet, kendisini „İnsanoğlu“ diye adlandıran İsa Me­sih, ezelden beri Tanrı’yla beraber olduğu halde in­sanlar arasına indi. İnsanlar kendisine hizmet etsinler diye değil, tersine, günahlı insanlar uğruna canını vermek için… Mesih, öğrencilerinin de kendisi gibi alçak gönüllü olmalarını ve diğerlerine hizmet etme­lerini istedi.

Mesih istemiş olsaydı, bu dünyamızın kralı, egemeni olabilirdi. Bir gün Şeytan O’nu çölde deneyerek dün­yanın bütün zenginliklerini, görkemini ve egemen­liğini O’na vermeyi önerdi. Ama İsa bu geçici krallığı kabul etmedi. Yahudi halkı da O’nun yarattığı eşsiz mucize ve harikaları görünce İsa’yı kral yapalım diye coştular. Ama O bu krallığı reddetti. Romalı vali Pilatus O’na: „Yahudilerin kralı sen misin?“ diye sorduğu zaman İsa: „Benim krallığım bu dünyadan değildir“ diye yanıt verdi.

Evet, İsa Mesih bu dünyada yaşadığı sürece insan­ların hizmetçisi, yardımcısı olmayı seçmişti. Ve bu sevgi dolu yaşamının sonunda en acıklı bir şekilde öleceğini de biliyordu. Zaten O’nun dünyaya gelişi­nin başlıca amacı, günahlı insanlar uğruna ölüp he­pimize kurtuluş sağlamaktı. İsa kendi günahı için ölme­di. O büsbütün kusursuz, suçsuz, günahsızdı. Ama eşsiz sevgisinden dolayı biz suçlu insanların cezasını canını vererek çekmeye hazırdı. Kutsal Yasa’ya göre Tanrı, günahlarımızı sonsuz ölümle ceza­landırır.

İsa Mesih o korkunç çarmıha çivilendiği zaman Tanrı’nın günahlı insanlık üzerine biçtiği yargı O’nun üze­rine indi. Tanrı’nın eşsiz sevgisi bu olayda tam anla­mıyla belirdi.

Artık İsa Mesih’e iman eden kişi sonsuz ölüm ve azaptan kurtulur, suçları bağışlanır ve sonsuz yaşam ar­mağanını alır. Köle olan Kral o gün öğrencilerin ayaklarını yıkamakla kalmadı. Ertesi gün çarmıhta kanını akıtarak onların yüreklerini de suç ve günah­tan arıttı. Ne büyük bir sevgi bu!

Tanrı, İsa Mesih’in yaşamından ve ölümünden çok hoşnut kaldı, O’nu ölümünün üçüncü gününde diriltti. İncil kitabında şu önemli sözleri okuruz:

Mesih, Tanrısal yüceliğinden soyunarak kul benzerliğini aldı. İnsan biçimini alarak kendisini alçalttı, ölüme, ta çarmıh ölümüne kadar boyun eğdi. Bunun için de Tanrı O’nu pek çok yükseltti ve her addan üstün olan adı O’na verdi – öyle ki, İsa’nın adı anıldığında gökte olanlar ve yerde olanlar ve yer altında olanların hepsi diz çöksün ve Tanrı’nın yüceliği için her dil „İSA MESİH EGEMENDİR“ diye söylesin. (Filipililer 2: 6-11)

Değerli okuyucumuz, köle olmuş kral İsa Mesih yeryüzünden ayrılıp Tanrı’nın yanına gitmiş, göksel kaftanını giymiş, yüce tahtına oturmuştur. Tanrı O’na yer ve gök üzerine tüm yetkiyi ve gücü vermiştir. Bu dünyadan ayrılmadan önce İsa Mesih, kesinlikle yeryüzüne bir daha ineceğine söz vermiştir.

İkinci gelişindeyse İsa, hizmetçi olarak değil, büyük güç ve görkemle gelecektir. Ama O’nun geleceği gü­nü Tanrı’dan başka kimse bilmez. İsa’nın kendisi o günün hırsız gibi, umulmayan bir anda geleceğini söylemiştir. İncil Kitabı İsa Mesih’in ikinci gelişini şöyle anlatır:

O zaman İnsanoğlu’nun belirtisi gökte görünecek. Yeryüzündeki bütün halklar ağlayıp dövünecek, İnsanoğlu’nun gökteki bulutlar üzerinde büyük güç ve görkemle geldiğini görecekler (Matta 24: 30).

O büyük güne dek Kralımızın ölümüyle sağlanmış olan kurtuluş yolu herkese açıktır. İsa Mesih kültür, ırk, din ayrımı yapmadan her insanı davet eder. Gu­rurunuzu yenip İsa Mesih’i kurtarıcınız olarak kabul edin. O’nu yaşamınızın kralı yapın. Henüz fırsat varken İsa Mesih adıyla Tanrı’yla barışın, Mesih’in gösterdiği sevgi ve alçak gönüllülük yolunu izleyin.

Sevgili okuyucumuz, okuduğunuz yazı hakkında söyleyece­ğiniz veya soracağınız bir şey varsa, lütfen bize mektup yazınız. Kurtuluş konusunda daha fazla bilgi edinmek isterseniz, ücretsiz Kutsal Kitap derslerimizden ve diğer yayınlarımızdan isteyebilirsiniz. Haberlerinizi bekliyoruz.

Mutlu Kaynak

mektup@tevratzeburincil.org

SEVEN UŞAK

SEVEN UŞAK

Seven Usak

SEVEN UŞAK

Uzun yıllar önce, soğuk ülkelerin birinde yaşayan zengin bir iş adamı, eşi, küçük kızı ve uşağıyla birlikte uzak bir kente doğru yolculuğa çıktı. Yolculuk, dört atın çektiği sağlam bir arabayla yapılıyordu. Kış mevsimi başlamış, kar bazı yüksek yerlere yağmıştı. At arabası saatlerdir hızla yoluna devam ediyordu. Atlar oldukça yorulmuştu. Sonunda mola vermek için arabayı durdurup bir hana girdiler. Orada bir süre dinlenip sıcak çorbalarını içtiler. Artık tekrar toparlanıp yola çıkmanın zamanı gelmişti.

Bu bölgeyi iyi tanıyan hancı şaşkınlık içerisinde onlara dönerek: „Aman efendim, ne yapıyorsunuz?“ diye sordu. „Hava kararmak üzere, bu mevsimde her taraf yırtıcı kurtlarla doludur. Ayrıca soğuktan donma tehlikesiyle de karşı karşıyasınız. Lütfen beni dinleyin, gitmeyin, geceyi burada güvenlik içinde geçirin. Sabah erkenden, gün ağarır ağarmaz yola koyulursunuz.“ Hancı yalvaran bakışlarla onlara bakıyordu.

Zengin adam kararlı bir şekilde, „Hayır, Mahmut bey, hemen yola çıkmalıyız, yolumuz çok uzun“ diye yanıt verdi. „Hem de kurtların dışarıya çıkmaları için vakit henüz erken. Elimizde silahlarımız, üzerimizde de kürklerimiz var. Akşam olmadan ve soğuk bastırmadan ikinci bir hana varır, orada geceleriz.“

Bu konularda oldukça deneyimli olan hancının tüm ısrarları boşunaydı. Yolcular hancıyla vedalaştıktan sonra yola koyuldular. Arabayı uşak sürüyordu. Bir süre buzlu yollar üzerinde ilerlediler. Hava kararmıştı. Sessizliği küçük kızın korku dolu sesi bozmuştu.

„Babacığım!“ diye haykırdı küçük kız birden. „Uzaktan korkunç uluma sesleri geliyor, çok korkuyorum“ diyerek sıkıca babasına sarıldı. Korkudan her yanı tir tir titriyordu. Babası şefkatle kızını kucakladı, saçlarını okşadı ve yumuşak bir sesle: „Korkma yavrum, korkacak bir şey yok!“ dedi. „Bu ses, ormandan esen sert rüzgârın sesidir“ dedi.

Küçük kız bir an rahatlamıştı. Başını babasının sevecen göğsüne dayamış, uyumaya çalışıyordu. Bey, uşağına arabayı daha hızlı sürmesini söyledi. Uluma sesleri ona hiç de yabancı gelmiyordu. Uşak da tehlikeyi sezmiş, atları dörtnala koşturuyordu. Beyin hanımı: „Keşke hancıyı dinleyip geceyi orada geçirseydik“ dedi kısık bir sesle.

Bey uşağa bir silah uzattı ve „Bir tehlike var mı?“ diye sordu. Uşak: „Birkaç yüz metre geriden kurt sürüleri bizi izliyor, efendim“ diye yanıt verdi. Sesi kaygılıydı. Bey uşağa: „Kurtlar bize yaklaşınca, sen birine, ben de diğerine ateş ederiz. Kurtlar yaralı olanları yemekle uğraşırken, bizler de epeyce yol kat etmiş oluruz“ dedi.

Kurtların ürkütücü sesleri çok yakından duyulmaya başlamıştı. Kimseden çıt çıkmıyordu. Sanki herkes nefesini tutmuştu. Kurtlar iyice yaklaşmışlar, arabanın çevresini sarmışlardı. Uşak ve bey silahlarına sarılarak birer kurt vurdular. Kurtlar hemen yaralı cinslerini parçalayarak yemeye başladılar. Bu, beye biraz zaman kazandırmış, bu arada araba biraz daha yol almıştı. Ama daha önlerinde kilometrelerce yol vardı. Kan kokusu aç kurtları çılgına döndürmüştü. Az sonra arabaya yetişip yeniden saldırmaya başladılar. Tekrar ateş edildi, yaralananlar diğerleri tarafından parçalanırken, araba biraz daha yol aldı. Ama han daha çok uzaklardaydı. Kurtlar arabaya yeniden yetiştiler. Tekrar ve tekrar ateş edildi. Kurt sürüleri bitmek tükenmek bilmiyordu. Artık silahlarda kurşun kalmamıştı. Araba büyük bir hızla ilerlemeye devam ediyordu. Han hâlâ çok uzaklardaydı.

Beyin eşi, küçük kızlarını korkunç kurtlardan korumak için onu sımsıkı kucaklamış, küçük kız da başını annesinin göğsüne gömerek, gözlerini yummuş, tir tir titriyordu. Şimdi ne yapacaklardı? Bey uşağa dönerek, „Atlardan birini salıver“ dedi çaresiz bir şekilde. Uşak derhal dört attan birini çözdü. Kurtların bir kısmı atı kovalarken, diğerleri de arabaya atlamaya çalışıyorlardı. Çok geçmeden ikinci at da çözüldü.

Kurtlar kan kokusuyla çılgına dönmüş, deliler gibi ellerindeki avı parçalayıp yemekten bıkmıyorlardı. Araba hana epey yaklaşmıştı! Ancak birkaç dakikalık yol kalmıştı. Çılgın kurtlar arabanın merdivenlerine atlayıp içeridekileri parçalamak üzereyken uşak şöyle seslendi: „Efendim, seni, hanımını ve küçük kızını, hepinizi çok seviyorum. Kesinlikle size bir şey olmasını istemiyorum“ diyerek kendisini azgın kurtların önüne attı. Kurtlar zavallı uşağı parçalarken, araba hana vardı.

Değerli okuyucular, bu küçük öyküde bir kez daha sevginin, sadakatin büyüklüğünü ve değerini görmekteyiz. Seven bir kimse, yeri geldiğinde sevdikleri uğruna canını bile vermekten çekinmez. Sevgi sözcüğü günümüzde öylesine çok kullanılmaktadır ki, asıl değerini ne yazık ki, kaybetmiş durumdadır. Eğer insanlar sevginin gerçek anlamını kavramış olsalardı, sevgi sözcüğünü böylesine sık sık ağızlarına almaya cesaret edemezlerdi. Gerçek sevgi, kendi çıkarını aramayan, her çeşit fedakârlığa hazır sevgidir.

Yalnız o arabadakiler değil, bizler de böyle olağanüstü bir sevgiyle sevilmekteyiz. Peki, ama bizi çıkar aramayan bir sevgiyle seven kişi kimdir? Seni ve beni eşsiz bir sevgiyle seven kişi İsa Mesih’tir, sevgili okuyucumuz. İncil Kitabı şöyle der: „Biz daha günahlıyken Mesih bizim yerimize öldü!“ (Romalılar 5: 8).

Öyküdeki uşak, efendisi ve onun ailesi için canını feda ederek kendisini kurtların önüne attı. Hiç kuşku yok ki, onlar bu uşağa çok iyi davranmışlar, onu derin bir sevgiyle sevmişlerdi. Belki de ona birçok iyiliklerde bulunarak onu büyük kötülüklerden kurtarmışlardı. Bu nedenle de bu uşağın onlara karşı derin bir gönül borcu vardı. Peki, ama bizler İsa Mesih’e ne gibi bir iyilik yaptık? Tabii ki, hiçbir iyilik yapmadık!

Evet, dostum, İsa Mesih’e hiçbir iyilik yapmadık; O’nun sevgisini hak etmedik. Günahlı, itaatsiz ve bencil yaşantımızla Tanrı’ya ve insanlara üzüntü ve acı verdik. Kötü huylarımızla, bencil niyetlerimizle, çıkarcılığımızla, sadakatsizliğimizle, sevgisizliğimizle, merhametsizliğimizle Tanrı’dan uzaklaştık, hepimiz sonsuz ölümün ve cehennemin yolundaydık.

Bir gün Davut Peygamber kendi durumunu düşünürken Tanrı’ya şöyle yalvardı: „Kulunla yargıya girme; çünkü hiçbir canlı Senin önünde doğru çıkmaz“ (Mezmur 143: 2).

Tanrı’nın önünde günahlıyız, suçluyuz. Ama bize acıyan ve bizi eşsiz bir sevgiyle seven Tanrı, bize akılları durduran bir yardım sundu: Tanrı’nın özünden olan, yaşamında hiçbir kusuru olmayan Mesih İsa, bizim günahlı yaşamımızı kendi üzerine aldı; hak ettiğimiz ölümü O bizim için öldü. Şimdi Tanrı, İsa Mesih’in ölümünü bizim ölümümüz yerine saymaya, İsa’nın kusursuz yaşamını ise, bizim yaşamımız yerine saymaya hazırdır. Demek ki, Tanrı’nın sonsuz sevgisinden kaynaklanan bu kurtuluşu kabul eden kişi, Mesih’in kusursuz yaşamını giyinmiş olarak güvenle, sevinçle Tanrı’nın huzuruna çıkabilir.

Öykümüzdeki uşağın arabadaki insanları kurtarmak için kendini kurtların önüne atması gibi, İsa Mesih de, biz günahlı insanları kurtarmak için bizim yerimize acı çekip ölmeye razı oldu.

İsa Mesih’in günahlılara olan sevgisi, kurumuş, çatlamış ve çöle dönüşmüş toprağa dökülen su gibidir. Toprak, suyu içine çekince yumuşar, üzerindeki bitkiler canlanmaya ve yeşermeye başlar; kısa bir zaman sonra meyve verdiğini bile görebiliriz. İsa Mesih’in bu eşsiz sevgisini imanla kabul eden günahlının da yüreği yumuşar, yaşamı canlanır ve iyi meyve vermeye başlar.

Yüreğini İsa Mesih’in sevgisine açan kişi, bencillikten uzaklaşır, sevgi, sabır, anlayış, tatlılık ve sevecenlikle dolar. İsa’nın sevgisi onun yüreğinde bir yaşam pınarı olur.

İsa Mesih’in sevgisine yüreğimizi açmak için şöyle bir dua edebiliriz:

„Tanrım, o uşağın sadakati ve sevgisi çok büyüktü; ama Senin bana olan sevgin bundan çok çok daha üstündür. Benim gibi bir günahlıyı kurtarmak için, İsa Mesih benim uğruma canını verdi. Buna iman ediyorum. İsa Mesih’in eşsiz sevgisi ve kurtarışı için sana sonsuz teşekkürler sunarım. Ben de bencillik ve sevgisizlik yollarımdan kesinlikle vazgeçip bu sevgi yolundan gitmek istiyorum. Lütfen elimden tut, İsa Mesih’in yolunda yürüyebilmem için bana yardım et. Âmin“.

Sevgili okuyucumuz, okuduğunuz yazı hakkında söyleyece­ğiniz veya soracağınız bir şey varsa, lütfen bize mektup yazınız. Kurtuluş konusunda daha fazla bilgi edinmek isterseniz, ücretsiz Kutsal Kitap derslerimizden isteyebilirsiniz. Haberlerinizi bekliyoruz.

Mutlu Kaynak

mektup@tevratzeburincil.org

SAHTE PARA

SAHTE PARA

Sahte Para

SAHTE PARA

 

Sevgili okuyucumuz, bugün size „Sahte Para“ adlı öyküyü anlatmak istiyoruz.

Kemal, ailesiyle küçük bir köyde otururdu. Tarlasında yetiştirdiği sebzeleri çarşıda satar, ailesine güçbelâ bir geçim sağlardı. Tembelliği çalışkanlıktan daha fazla seven Kemal, toprak ve ev vergilerini ödemekte daima zorluk çekerdi.

Her yıl olduğu gibi, vergi makbuzu yine geldi. Vergilerini ödemek için Kemal’in oldukça vakti vardı. Makbuzu bir yana koydu. Ne var ki, o yıl havalar kurak gittiği için sebzelerin çoğu kurumuştu. Vergilerini ödeyebilmek için para kazanmak şöyle dursun, ailesini geçindirmekte bile zorluk çekeceğini biliyor ve kaygılanıyordu.

Bir gün Kemal evinin yıkık duvarını onarırken duvarın içerisinde küçük bir testi, testinin içinde ise eski, maden bir para buldu. Parayı parlattığı zaman altın gibi ışıldadığını gördü. Kemal sevincinden neredeyse uçacaktı. Artık vergilerini ödeyebilecekti. Tüm kaygılarını unutup mutluluk içinde bir sigara yakıp keyfine baktı.

O akşam, Kemal’in kuyumcu bir dostu onu görmeye geldi. Kemal’in umutsuz vergi durumunu biliyordu. Kemal, bulduğu parayla vergi sorununun çözümlendiğini kuyumcu dostuna sevinç içinde anlattı. Kuyumcu: „Parayı bir göreyim hele“ dedi.

Kuyumcu, Kemal’in çıkardığı parayı alıp enine boyuna inceledi ve sonra bir taş üzerine düşürdü. Üzgün bir tavırla parayı geri verip, „Bu para sahtedir, dostum. Çıkardığı sesten de belli oluyor“ dedi. Kemal şaşkınlık içinde ona baktı. „Ama bu para dedelerimden kalmadır. Sahte olsaydı saklamazlardı“ yanıtını verdi. Kuyumcu dostu yeniden parayı inceledi. „Madene bir miktar altın katılmış, hepsi o kadar. Bu paranın hemen hemen hiçbir değeri yok. Maliye dairesi bunu kesinlikle kabul etmez“ dedi.

Bu sözler üzerine Kemal’in tepesi attı: „Atalarımın budala olduğunu mu demek istiyorsun yani? İyiyi kötüden ayırt edemezler miydi onlar?“ diyerek dostuna çıkıştı.

Atalarımdan kalma bu para sahte olamaz, diye kızan Kemal’e kuyumcu dostu, „Kardeşim, ataların nasıl kişilerdi bilmiyorum. Belki de bu paranın sahte olduğunu bilmeyerek saklamışlar. Olabilir ki, senin gibi onlar da paranın parlak görünüşüne aldanmışlar. Ama şu anda önemli olan, hükümete olan borcundur. Sana kesin olarak diyebilirim ki, bu para geçmez. Durumunun kötü olduğunu çoktandır biliyorum. Onun için bu akşam seni görmeye geldim. Bak, bende has altından bir madalyon var. Seni dost olarak sevdiğimden ve seni alacağın cezadan kurtarmak istediğimden bu madalyonu sana vermek istiyorum. Onunla tüm vergilerini ödeyebilirsin“ dedi.

Kemal’in gururuna dokunmuştu bu. Atalarından kalma eski paraya güvenmeyi yeğleyip dostunun hediyesini kabul etmedi.

Gururu yüzünden dostunun sunduğu yardımı kabul etmeyen Kemal’e bir gün sonra vergisini ödemesi için son uyarı mektubu geldi. Kemal, bulmuş olduğu parayı alıp maliye dairesine gitti. Maliye memuru parayı alıp iyice inceledi ve sonra uzman birine de gösterdi. Uzman parayı inceledikten sonra, onu geri vererek „ne yazık ki, bu para sahtedir“ dedi. Kemal’in dünyası yıkıldı. „Ama başka param yok“ diye kısık bir sesle yanıt verdi. Maliye memuru, „Kanun kanundur, arkadaşım“ dedi. „Ya ödersin ya da hapsi boylarsın. Kanuna göre üç gün daha zamanın vardır.“

Kemal, maliye memuruna, „Üç gün içinde nereden bulacağım bu kadar para? Yalvarırım size, elimdeki şu parayı alın. Ne de olsa atalarımdan kalma; hem içinde altın da vardır“ diye yakardı. Memur, „Evet, atalarından kalma olabilir, gene de değeri yok gibidir. Bu parayı kabul edemem. Maliye kasasına ancak kusursuz para girebilir. Bir yerden borç bul. Herhalde sana borç verecek biri vardır!“

Kemal, kuyumcu dostunu anımsadı. Onun yardım etmeye hazır olduğunu biliyordu; ama bir türlü gururunu yenip dostunun sunduğu yardımı kabul etmedi. Böylece üç gün sonra hapse atıldı.

Kemal niçin cezaevine atıldı? Vergi borcunu ödeyemediğinden mi? Kuyumcu arkadaşına güvenmediği için mi? Gururundan mı? Yoksa sahte paraya güvendiğinden mi?

Belli bir günde Kemal vergisini ödemek zorunda kaldığı gibi, her insan bir gün Tanrı’nın önünde durup yaşamının hesabını vermek zorunda kalacaktır.

Tanrı bizi neden yarattı? Ne diye bize yaşam verdi? Tanrı bizi Kendisi için yarattı. O’nunla olalım, O’nu yüceltelim diye. Yaşamımız O’nu övsün diye Tanrı bizi var etti.

Yaşamımızla Tanrı’yı yüceltiyor muyuz, yoksa yaşamımız, davranışlarımız, tutumlarımız ve sözlerimiz Yaratanımızı lekeleyip utandırıyor mu?

İşte bir gün, kıyamet gününde Tanrı’nın bize soracağı şudur: „Beni bütün yüreğinle aradın mı? Beni insanlardan ve kendi rahatından daha fazla sevdin mi?“ O gün Tanrı, bize vermiş olduğu bu yaşamın hesabını soracak.

Kıyamet gününde hesap soran Tanrı’ya, „Adam öldürmedim, zina işlemedim, hırsızlık etmedim“ diye kolaylıkla yanıt verebileceklerini umut edenler var. Ama Tanrı’nın doğruluk ölçüsü bundan çok daha yüksektir. İsa Mesih şöyle demiştir:

Musa’nın yasasında ‚Adam öldüren, yargılanacak‘ denildiğini duydunuz. Ama ben size diyorum ki, kardeşine öfkelenen kişi yargı giyecek.

(Matta 5: 21–22)

‚Zina etme‘ denildiğini duydunuz. Ama ben size diyorum ki, bir kadına bakıp onu arzulayan her adam, zaten yüreğinde o kadınla zina etmiştir.

(Matta 5: 27)

Bu ölçüye göre Tanrı’nın önünde kim durabilir? Kemal’in ödeyemediği bir hesabı olduğu gibi, bizim de Tanrı’nın önünde ödeyemeyeceğimiz bir hesabımız vardır.

Birçok insanın tutumu, Kemal’in vergi dairesindeki tutumuna benziyor. Kemal’in parası kusurlu ve değersizdi. Buna rağmen o, elindeki bu paranın maliyece kabul edilmesini istiyordu.

Tanrı’nın önünde ancak kusursuz bir yaşam kabul edilir. Oysa birçok insan, „sevap“ sayılan, ama değeri düşük, kusurlu işlerle Tanrı’nın huzuruna çıkıyor.

Değerli okuyucumuz, dincilik, bir hayır kurumuna bir bağışta bulunmak, oruç tutmak, namaz kılmak, iyilik etmek insanı Tanrı’nın önünde kusursuz yapmaz. İyi bir aile veya üstün bir tarikata ait olmak da Tanrı’nın huzurunda canın bedeli olarak geçmez.

Tanrı, kurtuluşu insana armağan olarak vermeyi seçti. Çünkü insanın en iyi işi bile kusurlu ve eksiktir.

Kemal’in kötü durumunu bilip ona acıyan kuyumcu arkadaşı kusursuz, has altından bir madalyonla Kemal’in vergi borcunu ödemeye hazırdı. Ancak Kemal gururlanıp onun yardımını kabul etmedi.

Bize acıyan ve bizi eşsiz bir sevgiyle seven Tanrı, bize akılları durduran bir yardım sundu: Tanrı’nın özünden olan, yaşamında hiçbir kusuru olmayan Mesih İsa, bizim günahlı yaşamımızı kendi üzerine aldı; hak ettiğimiz ölümü O bizim için öldü. Şimdi İsa Mesih’in kusursuz yaşamını Tanrı, bizim yaşamımız yerine saymaya, görmeye hazırdır. Demek ki, bunu kabul edersek, Mesih’in kusursuz yaşamını giyinmiş olarak güvenle Tanrı’nın huzuruna çıkabiliriz. Kimi buna „saçma“ diyebilir. Ama Tanrı’nın sevgisi bu kadar üstündür, sevgili okuyucum.

Kemal’in vergi borcunu ödemeye hazır olan kişi, bir kuyumcu arkadaşıydı. Bizim günah borcumuzu ödemeye hazır olan kişi ise, Tanrı’nın isteğine uyan İsa Mesih’tir. Tanrı’nın Sözü şöyle diyor:

İsa Mesih, günahlarımıza karşılık öldü, gömüldü ve üç gün sonra dirildi.

(1 Korintliler 15: 4)

Sevginin ne olduğunu, Mesih’in bizim uğrumuza canını vermesinden anlıyoruz. Bizim de kardeşlerin uğruna canımızı vermemiz gerekir.

(1 Yuhanna 3: 16)

Mesih herkesin uğruna öldü. Öyle ki, yaşayanlar artık kendileri için değil, kendileri uğruna ölmüş ve dirilmiş olan Mesih için yaşasınlar.

(2 Korintliler 5: 15)

Biz daha günahlıyken Mesih bizim yerimize öldü. Tanrı bize sevgisini bununla kanıtlıyor.

(Romalılar 5: 8)

Kemal’in cezaevine atılması yoksul oluşundan değildi, çünkü ona yardım edecek biri hazırdı. O, cezaevine gururu yüzünden atıldı.

Gururumuzun iyi yönleri vardır. Örneğin, bir öğrenci birinciler arasında bulunmak amacıyla her gün derslerine çalışırsa, buna iyi diyebiliriz. Ya da gururumuz bizi düşük, yüz kızartıcı işler yapmaktan alıkoyarsa, bu yine iyidir. Oysa işin biraz daha derinine inersek gururlanmanın, kendini beğenmenin, övünmenin kötü ve zararlı bir şey olduğunu kabul etmeliyiz.

Bir de „Sahte Para“ öyküsündeki Kemal’e benzeyenler vardır: Gururlarından dolayı hiçbir yardımı, öğüdü ya da bir armağanı kabul etmezler. Kötü günde onları kim kurtarabilir?

Gururlu kişi çabuk alınır, çabuk küser, herkesi hor görür, kendini beğenir. Minnet altına girmekten korktuğu için, yardıma ihtiyacı olmasına rağmen, acıklı durumunu belli etmemeye çalışır.

Daha da kötüsü, Tanrı’ya karşı da gururlu olup O’nun yüce sevgisini reddeder. Tanrı, İsa Mesih’in sayesinde günahlarımızı bağışlayıp bize yeni bir yaşam vermek istiyor. Bizden tek istediği, günahlı ve bağışlanmaya muhtaç olduğumuzu O’na söyleyip O’nun sunduğu kurtuluşu armağan olarak sevinçle kabul etmemizdir.

Buna gururumuz engel olmasın! Tövbe edip gururumuzu, kendimizi, yaşamımızı tümden Tanrı’ya teslim edelim.

Sevgili okuyucumuz, okuduğunuz yazı hakkında söyleyeceğiniz veya soracağınız bir şey varsa, lütfen bize mektup yazınız. Kurtuluş konusunda daha fazla bilgi edinmek isterseniz, ücretsiz Kutsal Kitap derslerimizden ve diğer yayınlarımızdan isteyebilirsiniz. Haberinizi bekliyoruz.

Mutlu Kaynak

mektup@tevratzeburincil.org