Tag Archives: günah

HAYAT İÇİN HAYAT

HAYAT İÇİN HAYAT

Hayat icin Hayat

HAYAT İÇİN HAYAT

Sevgili okuyucular!

Sizlere yıllarca önce yaşanmış, insana heyecan ve şaşkınlık veren bir olayı anlatmak istiyorum.

Yıllar önce doğu ülkelerinin birinde karakterleri birbirine tamamen ters olan iki erkek kardeş yaşardı. Genç olanı, her gün içki içip her çeşit günah işler, günahını bırakmak için de kalbinde en ufak bir istek duymaz; kısacası, kötü, dü­şük, sefil bir hayat yaşamaya devam ederdi.

Ağabeyi ise, Tanrı’dan korkan, alçakgönüllü, iyiliksever, kutsal bir hayat yaşamak için kendini gerçek ve yorulmaz bir imanla Tanrı’ya teslim etmiş bir adamdı. O, kardeşinin yıkıma doğru giden bu yaşamına üzülür, gözyaşları içinde ona yalvararak bu kötü yaşamından vazgeçmesini söylerse de, öteki onun yalvarışlarını ve sözlerini öneme almaz, tersine, kendini bedenen ve ruhen yıpratmaya devam ederdi. Hemen hemen her gün bu düşük hayatı gece yarıla­rına kadar yaşar ve ağabeyinin kendisi için Tanrı’ya candan dua edip yalvararak bekleyişiyle eğlenirdi.

Yine bir gece ağabey evde yalnız, kardeşinin eve dönme­sini beklerken, evin kapısının şiddetle çalındığını duydu. He­men koşup kapıyı açtı. Kapıyı açmasıyla kardeşinin içeriye girmesi bir oldu. Kardeşi, korkudan benzi sararmış, titreye­rek, elbiseleri kan içinde karşısında duruyordu.

Ağabeyine: „Beni kurtar! Beni sakla! Beni takip ediyorlar. Ben bir adam öldürdüm. Kana bak, burada onun kan­ları…“ der.

Ağabeyi, ‚onu kimsenin bulamayacağı şekilde nasıl saklamalı?‘ diye düşündü. Kardeşine karşı olan sevgisi şaşırtıcı­ydı. Daha fazla vakit kaybetmeksizin ağabey, kardeşinin kanlı elbiselerini giydi, kendi elbiselerini ona giydirdi ve onu bir yan odaya kilitledi. Biraz sonra polisler içeriye girdiler. Aralarında, „Tamam, düşündüğümüz gibi bu evdir“ diyerek büyük kardeşe doğru gidip, yüzüne ve elbiselerine sertçe baktılar. Biri ona, „Katil sen misin?“ diye sordu. O ise cevap vermez. Sabırsız bir polis diğerine dönerek, „Neden soru­yorsun? Görmüyor musun elbiseleri kan içinde! Gel, onu bağlayıp götürelim!“ dedi. Daha sonra onun ellerine kelep­çeyi takıp, karanlık yollardan geçirerek cezaevinde bir hüc­reye koydular.

Ertesi sabah onu sorguya çekmek için tekrar geldiler. O ise sadece, „Bu suçtan öleceğimi biliyorum. Hükmü ne kadar çabuk yerine getirirseniz benim için o kadar iyidir“ yanıtını verdi.

Birkaç gün sonra onu adliyeye götürüp yargıcın karşısına çıkardılar. Yargıç onun lekeli elbisesine bakarak, „Tanığa gerek yok, olay açıkça görülüyor“ dedi ve sonra sanığa sordu: „Avukatın var mı?“ „Hayır.“ „Kendini savunmak istemiyor musun?“ Sanık kuvvetli, kendinden emin bir sesle, „Hayır, istemiyorum“ diye yanıt verdi. Sonra da gözlerindeki suç­suzluğu anlamamaları için başını yere eğdi.

Yargılamayı bitirip onu ölüm cezasına çarptırdılar. Hükümlü sessizce ölümü bekledi, ama infaz edilmeden bir gün önce, hiç beklenmedik bir şey oldu. Hükümlü konuşmak istediğini söyleyerek cezaevi müdürünün kendisine kadar gelmesini rica etti. Müdür onun hücresine girince, hükümlü, „Ölüme yakın bir insanın son ricasını yerine getirip iyilik etmek istiyorsanız, lütfen bana bir kâğıt ve kalem veriniz“ diye rica eder. „Bir mektup yazıp mühürleyeceğim. Bu mektubu aç­mayacağınıza ve ölümümden sonra onu istediğim adrese yollayacağınıza, Tanrı huzurunda söz verir misiniz? Emin olun, bu isteğimin kötü bir niyetle ilgisi yoktur. Yarın benim ruhum Tanrı’nın huzuruna çıkacak. Son saatlerimde asla yalan söylemem“ diyerek soran bakışlarla müdürün yanıtını bekledi.

Müdür, hükümlünün yüzüne dikkatle baktı, onun sözlerin­den kuşkulanmadı ve ricasını kabul etti. Kalbi onun isteklerini reddetmez. Sanki hükümlü bütün canını bu ricaya vermiş gibiydi. Öyle sessiz, sa­kin hali vardır ki, gözleri nur gibi parlamaktaydı…

Müdür onun istediklerini kendi eliyle getirip verdi ve ona, kalbinin rahat olmasını, isteğini yerine getireceğini söyledi. Akşam, hücrenin önüne gelen gardiyan sessizce onun yaz­dığı mektubu aldı.

Bir gece geçti; öyle bir gece ki, bazıları için sakin, bazıları için ıstıraplı, çokları için günahlı, – hükümlü için ise uykusuz bir gece, ama huzur dolu bir gece. O, sonsuzluğun eşiğinde, başka bir dünyayı seyrediyormuş gibi diz çökmüş­tü.

Şafak söktü ve yeni bir gün başladı, insanlar, her günkü gibi, yine işlerine gittiler. Onu ölüme götürenler de. Bir saat sonra her şey bitmişti.

Aradan kısa bir zaman geçti, mektubu bir memurla ölenin kardeşinin evine gönderdiler. Korkudan yüzünün rengi kaçmış, heyecanlı genç bir adam kapıyı açtı ve mektubu aldı. Mektup sanki yanlışlıkla gelmiş gibi, şaşkın, sert bakışlarla uzun zaman ona baktı. Nihayet mührü açıp mektubu okudu…

Birden ıstırapla inleyerek çılgınlar gibi evin içinde dolaş­maya başladı. Bütün vücudu titreyerek yüksek sesle feryat etti. Bu adamı bu denli acılar içinde kıvrandıran mek­tupta neler yazıyordu acaba? Çok değil, sadece birkaç söz:

„Yarın, senin elbiselerinle, senin için ölüyorum, sen benim elbiselerimle, beni hatırlayarak doğru ve kutsal bir hayat yaşa! Ağabeyin…“

„Senin için ölüyorum!“ Adamın derinliklerine kadar işleyen ve onu acılara boğan bu sözler karşısında, korku ve güna­hın taşlaştırdığı kalbi sanki yağ gibi erimiştir. Ağabeyinin yazmış olduğu bu cümleyi yüksek sesle haykırarak tekrar okudu: „SENİN İÇİN ÖLÜYORUM.“

Belki daha ölmemiştir!… Ağabeyini kurtarmak için hızla evden çıkarak cezaevine koştu. Orada onu durdurdular. O ise, ısrarla müdürü görmek istediğini söyledi. Yalvarışlarına dayanamayıp onu müdürün yanına götürdüler. „Ben senin için ölüyorum“ cümlesini okuyunca müdür dehşetle ürpe­rdi, ölenin rica eden sesi kulaklarında çınlarken sağlam ve sakin bakışları bir an gözlerinin önünde canlandı. Bir süre yerinden kalkamadı. Sonra büyük bir heyecanla mektubu yargıca götürdü. Yargıç da onu okudu ve gerçek suç­luyu sorguya çekmeye başladı. Gerçek suçlu, tüm geçmiş yaşamını, işlediği cinayeti, kaçışını ve alçakça susuşunu anlattı.

„Beni öldürün! Sizden rica ederim, bırakın beni öleyim!“ dedikten sonra sustu.

Ama ölenin yazdığı „Ben senin için ölüyorum“ sözü yar­gıca çok kutsal geldi. Böyle büyük bir kurban geçici olamazdı. Yargıç şaşkınlıkla genç adama baktı. O’nun ne denli büyük bir sevgiyle sevildiğini düşünerek onu hapsetmeyi ve ölüme mahkûm etmeyi uygun bulmadı. Çünkü ağabeyi onun günahı için canını vermiştir. So­nunda genç adam, mektup elinde, affedilmiş olarak evine döndü.

Tamamen pişman olmuş bir kalple tövbe edip Tanrı’ya seslendi. Gözyaşları dökerek Tanrı’ya yalvardı: „Ya Rab! Beni günahlarımla öldürme. Bir başkası günahlarım için öldü ya. Günaha karşı koymam için bana sabır ve güç ver. Beni, be­nim için ölenin elbiselerini giymeye layık kıl. Onları tüm lekelerden saklayabilmem için bana yardım et ve beni her günahtan koru.“

O günden sonra o, o kadar değişti ki, arkadaşları onu tanıyamadılar. Cana yakın ve sevgi dolu olmasına rağmen, sanki onların arasında bir yabancı gibiydi. Başlangıçta eski arkadaşları onu tekrar önceki yaşamına döndürmek isteseler de o, herkese tatlılıkla şu kesin cevabı verdi: „Bu elbiselerle gelemem; çünkü ağabeyim asla öyle yerlere gitmezdi.“

Arkadaşları yavaş yavaş tüm uğraşılarının boşa gittiğini gö­rüp ondan vazgeçtiler. Bazıları onu tamamen terk etti, ba­zıları ise giydiği elbiselere saygıyla baktılar. Değişen yaşa­mını seyretmekle kalmayıp, onlar da onun bu temiz haya­tına katılırlar.

Yılları Rabbi için çalışmakla geçti ve çabaları Tanrı’nın önünde bol ürün verdi. Günün birinde ağır hastalandı. Artık iki kardeşin sonsuzlukta daima beraber kalmak için birleşe­cekleri an gelmişti. Küçük kardeş ölünce, kendi isteği üze­rine, ağabeyinin elbiselerini onun ölüsü üzerine örtüp me­zara taşıdılar. Bunun derin anlamını öğrenen tanıdıkları, bu olayı asla unutamadılar.

Sevgili arkadaş, öykümüz burada bitiyor. Ağabeyinin kü­çük kardeşine olan şaşırtıcı sevgisine hayran kalıyoruz. Böyle bir sevgiyi çok az gördüğümüz için öyküyü ilgi ve merakla sonuna dek okudunuz. Dünya edebiyatında bu öyküye­ benzeyen iki üç olay daha okuyabiliriz. Bir kardeş için, ya da çok değerli bir dost için ölmeye cesaret etmiş birkaç kişiye rastlayabiliriz. Ama bizleri hepsinden daha fazla ilgi­lendiren bir olaya dikkatinizi çekmek istiyorum: İsa Mesih, bir kardeş veya bir dost için değil, tam tersine, günahlılar ve O’ndan nefret eden düşmanları uğruna canını feda etmiştir.

Bizler belki iyi bir adam için veya yüksek bir amaç uğruna kendimizi feda etmeye hazır olabiliriz. İsa Mesih ise, nan­kör, gururlu, yalancı, bencil, cimri, dolandırıcı, tembel, kıs­kanç, hain, kavgacı, sözünde durmayan, zina işleyen, sövücü, kin güden kimseler için canını verdi. O şöyle der: „Ben doğru kişileri değil, günahkârları çağırmaya geldim“ (İncil’den Matta 9: 13).

Âdem ve Havva bir tek itaatsizlikleri yüzünden Aden bah­çesinden kovulup sonsuz yaşamlarını kaybettiler. Bizler ise, Tanrı’ya karşı sadece bir kere değil, sayısız kereler itaat­sizlikte bulunduk ve bulunuyoruz. Günah yükümüz çok ağırdır. Kendi gücümüz ve çabalarımızla günahlarımızdan arınmamız olanaksızdır. Durumumuz tıpkı öykümüzdeki genç kardeşin durumuna benzemektedir: Adaletten, yargıdan ve sonsuz ölümden korkmalıyız. Hiç kimse Tanrı’nın günahları­mıza göz yumacağını sanmasın! Tanrı her şeyi görür. O’nun gözünde her şey apaçıktır. O Nur’dur, karanlık da O’ndan gizlenemez. Ama Tanrı, çaresizliğimizi bilerek bize İsa Mesih’i Kurtarıcı olarak atadı. O, suçsuzdu. Bizim günah yükümüzü üzerine alıp cezamızı ödedi. Kor­kunç ıstıraplar içinde öldü. Din, dil, ırk ayrımı yapmadan bü­tün insanlar uğruna canını verdi. Bizim için öldü, senin ve benim için.

Yargıç, ağabeyin sevgisini görünce, onun verdiği hayatı genç kardeşinin hayatı yerine saydı. Genç kardeşi affedip serbest bıraktı. Tanrı bu dünyevi yargıçtan çok daha üstün­dür, İsa Mesih’i Kurtarıcı ve Rab olarak kabul edenlerin hiçbirine hüküm yoktur. İsa Mesih’in tüm insanların yerine yar­gılanarak ölmesini Tanrı kabul ederek onaylamıştır. İsa’yı ölümden üç gün sonra diriltmekle O’nun her yaptığı işi beğendiğini bize göstermiştir.

Ne yazık ki, insanların çoğu, ismen Hıristiyanlar dahi, İsa Mesih’in sevgisini ve ölümünün biçilmez değerini öneme almamaktadırlar. Hatta „Bir insanın başka birinin yerine ceza çekmesi, ölmesi olur mu hiç?“ diyerek, İsa’ya bağlı olanları hor görürler. „Siz İsa’nın ölümüne güvenip istediği­niz kadar günah işlersiniz“ diyerek alay ederler.

Keşke böyle konuşan kişiler „ağabeyin elbisesinin kutsallığını“ anlayabilselerdi. İsa Mesih bu dünyada tertemiz, leke­siz, hilesiz bir hayat sürdü. O’nun her sözü ve her davranışı gerçek ve sevgi ile doluydu. Düşmanlarını bile iyilikle karşı­ladı. İsa Mesih, bizim kirli günah elbiselerimizi giyerek, bize en küçük bir lekesi bile olmayan kendi elbisesini emanet etti. Bu elbiseyi giyenler, üzerlerine büyük ve kutsal bir sorumluluk alırlar. Kurtarıcı’ya olan sevgileri yüzünden, O’nun gibi olmak, O’nun gibi konuşmak, O’nun gibi dav­ranmak ve O’nun gibi sevmek isteyerek O’nu örnek alırlar. Rabbin sevgisi onlar için hiçbir dünyevi değerle kıyaslana­mayacak kadar büyüktür.

Bu insanlar, bu şekilde yaşayabilmek için nereden ve kim­den güç alırlar? İsa Mesih, öyküde okuduğumuz gibi, bize sadece temiz elbisesini bırakmakla kalmamıştır. Ölümün­den üç gün sonra dirilmiştir. Kendisine Kurtarıcı olarak iman edenlere sonsuz yaşamla birlikte Kendi sevgisinden, doğ­ruluğundan, iyiliğinden ve kutsallığından da vermektedir. Onlar ölümden yaşama geçmişlerdir. İsa’yı yakından izle­yenlerin güçlükleri ve sıkıntıları olacaktır, ama ölümü yenmiş olan İsa Mesih, yolun sonuna dek onlarla birliktedir.

İsa şöyle der: „Dar kapıdan girin. Çünkü yıkıma götüren kapı ge­niş ve yol enlidir. Bu kapıdan girenler çoktur. Oysa yaşama götü­ren kapı dar, yol da çetindir. Bu yolu bulanlar azdır.“

Hayat İçin Hayat!

Sevgili okuyucu, bu fevkalade sevgi karşısında her­hangi bir yorum yapmadan önce derin düşünmenizi ve aynı zamanda bu eşsiz sevgiyi cevapsız bırakmamanızı rica ederim.

Okuduğunuz yazı hakkında söyleyece­ğiniz veya soracağınız bir şey varsa, lütfen bize mektup yazınız. Kurtuluş konusunda daha fazla bilgi edinmek isterseniz, ücretsiz Kutsal Kitap derslerimizden ve diğer yayınlarımızdan isteyebilirsiniz. Haberlerinizi bekliyoruz.

Mutlu Kaynak

mektup@tevratzeburincil.org

“HAYAT İÇİN HAYAT” konusu ile ilgili İncil Kitabından seçilmiş bazı ayetler:

Kutsal Yazılar uyarınca Mesih günahlarımıza karşılık öldü, gömüldü ve Kutsal Yazılar uyarınca üçüncü gün ölümden dirildi.

1. Korintliler 15: 4

*

Sevginin ne olduğunu Mesih’in bizim için canını vermesinden anlıyoruz. Bizim de kardeşlerimiz için canımızı vermemiz gerekir.

1. Yuhanna 3: 16

*

Tanrı ise bizi sevdiğini şununla kanıtlıyor: Biz daha günahkârken, Mesih bizim için öldü.

Romalılar 5: 8

*

Bizler günah karşısında ölelim, doğruluk uğruna yaşayalım diye, günahlarımızı çarmıhta kendi bedeninde yüklendi. O’nun yaralarıyla şifa buldunuz.

1. Petrus 2: 24

*

Biliyorsunuz ki, atalarınızdan kalma boş yaşayışınızdan altın ya da gümüş gibi geçici şeylerle değil, kusursuz ve lekesiz kuzuyu andıran Mesih’in değerli kanının fidyesiyle kurtuldunuz.

1. Petrus 1: 18-19

*

Evet, Mesih herkes için öldü. Öyle ki, yaşayanlar artık kendileri için değil, kendileri uğruna ölüp dirilen Mesih için yaşasınlar.

2. Korintliler 5: 15

*

Gerçek doğruluk ve kutsallıkta Tanrı’ya benzer yaratılan yeni yaradılışı giyinmeyi öğrendiniz.

Efesliler 4: 24

*

Rab İsa Mesih’i kuşanın. Benliğinizin gereksiz tutkularını karşılamayı bırakın.

Romalılar 13: 14

KÖLE OLAN KRAL

KÖLE OLAN KRAL

Köle olan kral

Köle olan Kral

Değerli okuyucumuz,

Dünya tarihinde basit bir mevkide bulunan birçok ki­şinin önemli mevkilere yükseldikleri görülmüştür. Hatta önce hizmetçi ya da köle olan kimseler, üstün yetenek ve çabaları sonucunda bir kurumun genel müdürü, hükümet adamı, padişah veya kral olmuşlar­dır. Böyle adamların başarılarına elbette hayran ka­lıyoruz.

Ama burada size krallığa yükselen bir kö­leyi değil, kendisini köleliğe kadar alçaltan bir kralı tanıtmak istiyoruz.

Eski zamanlarda doğu ülkelerinin birinde çok iyi yü­rekli bir kral vardı. Yönetimi altında olan insanları çok severdi. Günün birinde bu kral, ülkesinde kut­lanan bir bayram nedeniyle on iki vezirini yemeğe çağırdı. O ülkenin göreneklerine göre ye­mekten önce konukların ayakları efendinin kölesi ta­rafından yıkanırdı. O zamanlar sandal ayakkabı giyildiği, yollar da çok tozlu olduğu için, ayaklar ça­buk kirlenirdi. İşte misafirlerin ayaklarını yıkatmak her konuksever ev sahibinin gösterdiği bir sevgi ve saygı işaretiydi.

Ne var ki, o gün ziyafete çağrılan vezirler, ayakları hiç yıkatılmadan sofraya oturtulmuşlardı. Kendi ken­dilerine: „Acaba yüce kralımız bu hizmeti bize yap­tırmayı unuttu mu?“ diye merak ediyorlardı.

Tam o sırada kralın kendisi koltuğundan kalkıp kaf­tanını çıkardı, kölelere özgü bir önlüğü giydi ve bir leğene su doldurup konuk gelen vezirlerin ayaklarını yıkamaya koyuldu. Bunu gören vezirlerin ağızları bir karış açıldı. Hayretten bir türlü konuşamıyorlardı. Nasıl oluyor da bu kadar çok sevdikleri efendileri kö­le işi olan bu görevi yapıyordu?

Kral ise sırayla tek tek vezirlerinin ayaklarını yıkayıp havluyla kuruladı. Sıra en yaşlı vezire gelince, can­dan sevdiği bu padişahın böyle adi bir iş yapmasına dayanamayıp ayaklarını çekiverdi ve heyecan için­de: „Hayır kralım, hayır! Bu olamaz! Siz benim ayaklarımı nasıl yıkarsınız? Ben kulunuz olarak sizin ayaklarınızı yıkamalıyım“ dedi.

Gerçekten de vezir, ayaklarının yüce kral tarafından yıkanmasını nasıl hoş görebilirdi? Böyle bir şey hiç düşünülemezdi. Oysa kral yumuşak ve sakin bir sesle şöyle yanıt verdi:

„Senin ayaklarını yıkamam gerekiyor. Eğer ayakları­nı yıkamazsam benimle paydaşlığın olmaz.“

Ne garip sözler! Bunu duyan ve hiç de anlamayan vezirler şaşırıp kaldılar. Böylece yaşlı vezir de kralın buyruğuna uyarak ayaklarının yıkanmasına razı ol­du. Kral, işini bitirince leğeni, ibriği, havluyu bir ke­nara koyup kaftanını yine giydi ve sofranın başındaki koltuğuna oturdu. Gözlerini kendisine dikmiş olan vezirlerini uzun uzun süzdü ve gergin havayı bir so­ruyla dağıtıverdi:

„Vezirlerim, dostlarım, bunu niçin yaptığımı biliyor musunuz?“

Sorusuna karşılık alamayınca devam etti sözlerine:

„Siz bana efendi, kral diyor ve doğru söylüyorsunuz. Ben efendiyim, kralım. Kul ise efendisinden büyük değildir. Ben nasıl ayaklarınızı yıkadıysam, sizler de birbirinizin ayaklarını yıkamalısınız. Ben şimdi size bir örnek verdim. Benim yaptığımı siz de yapmalısı­nız.“

Yavaş yavaş vezirler söylenen sözleri anlamaya başladılar. Kral onların, gururlarını bırakmalarını,  alçak gönüllülükle ve gerçek bir sevgiyle başkalarına hizmet etmeye hazır olmalarını istemişti. Bu ne yüce bir kraldı! Kendi davranışıyla vezirlerine örnek ol­muştu.

Bu kral kimdi? Vezirlerini tanıyor musunuz?

Bu kral, yaklaşık olarak 2000 yıl önce yeryüzüne gelmiş olan İsa Mesih’ti. Vezirleri ise O’nun öğrencileriydi.

İsa Mesih’i tanıyan kimseler O’na birçok adlar, ün­vanlar vermişlerdir, örneğin: Efendi, Öğretmen, „Tanrı’nın Sözü“ ve „Kralların Kralı“. İsa Mesih ezel­den beri Tanrı’yla birlikte olandır. Tanrı, yıldızları, güneşi, yeri, insanları ve tüm evreni  „OL“ sözüyle yarattı. İsa Mesih de başlangıcı ve so­nu olmayan Tanrı’nın Sözüdür.

Ne var ki, Yaradan’larından uzaklaşıp doğru yoldan sapmış, suç ve günaha düşmüş insanları sonsuz ölümden kurtarmak için İsa Mesih, Tanrı yanındaki yüksek yerini bir süre için bırakıp gönüllü olarak yeryüzüne geldi. Tanrı’nın bir mucizesiyle İsa, Mer­yem anadan babasız olarak doğup bizim gibi insan oldu.

İsa Mesih dünyada yaşarken para, mal ve şöhret aramadı. Yoksul ve sade bir yaşam sürdü. Otuz ya­şına dek marangozluk yaptı. Ondan sonraki üç yılını da tamamen insanlara Tanrı’yı tanıtmaya adadı. Kendisini Tanrı’nın gönderdiğini bildirerek insanların Rabbe ve birbirlerine karşı olan ödevlerini hatırlattı, yaşamın baş ilkesinin sevgi olduğunu öğretti. İsa Mesih bu sevgiyi tam anlamıyla kendi yaşantısına uyguladı. Sayısız hastayı iyi etti, tanrısal güçle kötürüm, topal, inmeli, cüzamlı kişilere sağlık verdi. Nice körlerin gözlerini açarak karanlık dünyalarına aydınlık getirdi. Hatta birkaç ölüyü de diriltti. Dertli, kederli olan bir çok insanın acılarını, korkuları­nı giderdi, onlara umut ışığını yaktı.

Kendisine iman edip öğrencisi olmuş kimselerden on iki adamı elçi olarak atadı. Onlara, kur­tuluş müjdesini bütün insanlara duyurma görevini verdi. İşte bunlar, İsa’nın toplayıp ayaklarını dahi yı­kadığı „on ikiler“di…

İzleyicilerinden bazıları birbirinden büyük olmak isteyince Mesih onları şöyle azarladı:

„Aranızda kim büyük olmak isterse hepinizin hizmetçisi olsun. Çünkü İnsanoğlu da kendisine hizmet edilsin diye değil, hizmet etmeye ve birçok insanın kurtuluşu için canını vermeye geldi.“ (Matta 20: 26-28)

Evet, kendisini „İnsanoğlu“ diye adlandıran İsa Me­sih, ezelden beri Tanrı’yla beraber olduğu halde in­sanlar arasına indi. İnsanlar kendisine hizmet etsinler diye değil, tersine, günahlı insanlar uğruna canını vermek için… Mesih, öğrencilerinin de kendisi gibi alçak gönüllü olmalarını ve diğerlerine hizmet etme­lerini istedi.

Mesih istemiş olsaydı, bu dünyamızın kralı, egemeni olabilirdi. Bir gün Şeytan O’nu çölde deneyerek dün­yanın bütün zenginliklerini, görkemini ve egemen­liğini O’na vermeyi önerdi. Ama İsa bu geçici krallığı kabul etmedi. Yahudi halkı da O’nun yarattığı eşsiz mucize ve harikaları görünce İsa’yı kral yapalım diye coştular. Ama O bu krallığı reddetti. Romalı vali Pilatus O’na: „Yahudilerin kralı sen misin?“ diye sorduğu zaman İsa: „Benim krallığım bu dünyadan değildir“ diye yanıt verdi.

Evet, İsa Mesih bu dünyada yaşadığı sürece insan­ların hizmetçisi, yardımcısı olmayı seçmişti. Ve bu sevgi dolu yaşamının sonunda en acıklı bir şekilde öleceğini de biliyordu. Zaten O’nun dünyaya gelişi­nin başlıca amacı, günahlı insanlar uğruna ölüp he­pimize kurtuluş sağlamaktı. İsa kendi günahı için ölme­di. O büsbütün kusursuz, suçsuz, günahsızdı. Ama eşsiz sevgisinden dolayı biz suçlu insanların cezasını canını vererek çekmeye hazırdı. Kutsal Yasa’ya göre Tanrı, günahlarımızı sonsuz ölümle ceza­landırır.

İsa Mesih o korkunç çarmıha çivilendiği zaman Tanrı’nın günahlı insanlık üzerine biçtiği yargı O’nun üze­rine indi. Tanrı’nın eşsiz sevgisi bu olayda tam anla­mıyla belirdi.

Artık İsa Mesih’e iman eden kişi sonsuz ölüm ve azaptan kurtulur, suçları bağışlanır ve sonsuz yaşam ar­mağanını alır. Köle olan Kral o gün öğrencilerin ayaklarını yıkamakla kalmadı. Ertesi gün çarmıhta kanını akıtarak onların yüreklerini de suç ve günah­tan arıttı. Ne büyük bir sevgi bu!

Tanrı, İsa Mesih’in yaşamından ve ölümünden çok hoşnut kaldı, O’nu ölümünün üçüncü gününde diriltti. İncil kitabında şu önemli sözleri okuruz:

Mesih, Tanrısal yüceliğinden soyunarak kul benzerliğini aldı. İnsan biçimini alarak kendisini alçalttı, ölüme, ta çarmıh ölümüne kadar boyun eğdi. Bunun için de Tanrı O’nu pek çok yükseltti ve her addan üstün olan adı O’na verdi – öyle ki, İsa’nın adı anıldığında gökte olanlar ve yerde olanlar ve yer altında olanların hepsi diz çöksün ve Tanrı’nın yüceliği için her dil „İSA MESİH EGEMENDİR“ diye söylesin. (Filipililer 2: 6-11)

Değerli okuyucumuz, köle olmuş kral İsa Mesih yeryüzünden ayrılıp Tanrı’nın yanına gitmiş, göksel kaftanını giymiş, yüce tahtına oturmuştur. Tanrı O’na yer ve gök üzerine tüm yetkiyi ve gücü vermiştir. Bu dünyadan ayrılmadan önce İsa Mesih, kesinlikle yeryüzüne bir daha ineceğine söz vermiştir.

İkinci gelişindeyse İsa, hizmetçi olarak değil, büyük güç ve görkemle gelecektir. Ama O’nun geleceği gü­nü Tanrı’dan başka kimse bilmez. İsa’nın kendisi o günün hırsız gibi, umulmayan bir anda geleceğini söylemiştir. İncil Kitabı İsa Mesih’in ikinci gelişini şöyle anlatır:

O zaman İnsanoğlu’nun belirtisi gökte görünecek. Yeryüzündeki bütün halklar ağlayıp dövünecek, İnsanoğlu’nun gökteki bulutlar üzerinde büyük güç ve görkemle geldiğini görecekler (Matta 24: 30).

O büyük güne dek Kralımızın ölümüyle sağlanmış olan kurtuluş yolu herkese açıktır. İsa Mesih kültür, ırk, din ayrımı yapmadan her insanı davet eder. Gu­rurunuzu yenip İsa Mesih’i kurtarıcınız olarak kabul edin. O’nu yaşamınızın kralı yapın. Henüz fırsat varken İsa Mesih adıyla Tanrı’yla barışın, Mesih’in gösterdiği sevgi ve alçak gönüllülük yolunu izleyin.

Sevgili okuyucumuz, okuduğunuz yazı hakkında söyleyece­ğiniz veya soracağınız bir şey varsa, lütfen bize mektup yazınız. Kurtuluş konusunda daha fazla bilgi edinmek isterseniz, ücretsiz Kutsal Kitap derslerimizden ve diğer yayınlarımızdan isteyebilirsiniz. Haberlerinizi bekliyoruz.

Mutlu Kaynak

mektup@tevratzeburincil.org

TANRI SEVGİDİR

TANRI SEVGİDİR

TANRI SEVGİDİR

Dünyamız, sonsuz okyanusta yüzen bir topa benzer. Bilim adamları derler ki: “Teleskoplar (gök dürbünleri) geliştikçe kâinatın sonsuz derinlikleri beliriyor.” Bilim adamları, dünyamızdan çok daha büyük olan milyonlarca yıldızları keşfettiler. Yıldızlar geniş mesafelerle birbirlerinden uzak, bu sonsuz boşluğun içinde yüzmektedirler. Bize anlatıyorlar ki: Ufak bir topa benzetilen dünya, binlerce seneden beri hareketine devam etmektedir. Ne kadar genişliktedir bu kâinat? Ne kadar zamandan beri mevcuttur? Ne zamana kadar devam edecektir? Kesin olarak kim söyleyebilir?

Bütün bunlar bize, ne kadar ufak olduğumuzu ve ömrümüzün ne kadar kısa olduğunu düşündürür. Dünyamız uçsuz bucaksız olan bu okyanusta yüzen bir top ve biz bu top üzerinde sadece bir zerre, çabuk beliren ve hemen kaybolan, yanıp sönen bir ışığız. Davut Peygamber şöyle demiş: “İnsan nedir ki, onu anasın, ey Tanrı?” Eğer bugünkü bilimin ışığı altında düşünürsek bu sözü daha iyi anlarız. Evet, bu dünya üzerindeki ömrümüz çok kısadır ve kendi kendimize baktığımızda, kendimizi bir hiç görürüz. Acaba hem dünyayı, hem de bizi yaratan yüce Tanrı da bizim gibi mi düşünüyor? Yoksa “Tanrı’nın düşünceleri bizimkinden ve O’nun yolları bizim yollarımızdan çok daha üstündür” diye konuşmuş olan Hazreti Yeşaya haklı mıydı? Çoğu zaman bizler bir şeyi büyük olduğu için önemli ve değerli sayarız. Ama Tanrı için, yarattığı kâinatın büyüklüğü ve devamı neden o kadar değerli olsun? Tanrı, insanı yaratıklarının en üstünü olarak yarattığını bildirmiyor mu? O kadar az gelişmiş akıllarımızla kendimizi birer “hiç” görürken, acaba Tanrı bizi daha mı değerli sayar?

Sevinçle söyleyebiliriz ki, Tanrı bizi, bizden daha fazla düşünmektedir. Bizi korur, bize bakar ve bizim şimdiden sonsuzluğa kadar kendisinde olmamızı ister. Bizleri O´na dönmeye davet eder ve bizleri kabul ettiğine inanmamızı diler. Sizlere bu şaşkınlık yaratıcı gerçeği anlatmak amacıyla şu güzel ve kısa öyküyü anlatmak istiyorum:

Bir gün çocuğun biri büyük özenle ve maharetle ufak bir kayık yapar. Kıvançla onu nehre indirir ve yüzmesini seyreder. Ama bir gün çocuk küçük eserini yüzdürürken ani bir rüzgâr esmeye başlar, kayık akıntıya kapılarak sürüklenir ve hemen gözden kaybolur. Kayığın kayboluşu üzerinde bilmem çocuğun üzüntüsünü tarif etmeye gerek var mı? Sizler de takdir edersiniz ki, kayığın küçük ve kolay elde edilir olmasına rağmen, onun kayboluşu yapıcısına derin bir üzüntü vermiş.

Bir kaç gün sonra, çocuk kayığını bir dükkânda görür. Zedelenmiş olmasına rağmen çocuk derhal kayığını tanır ve ona sahip olmak ister. Dükkânda oyuncağa iki lira fiyat koymuşlardır. Bu bir çocuk için çok paradır. Ama çocuk her ne pahasına olursa olsun, onu elde etmeye karar verir. Kayığı için severek fedakârlık yapar. Çocuk, bir kaç günlük sıkı çalışmadan sonra iki lirayı kazanır ve hemen dükkâna koşar. Dükkâncıya iki lirayı verip kayığını sevinçle kucaklayarak geri alır ve onu evine getirirken şöyle der: “Seni ben yaptım, şimdi ise satın aldım. İkinci defa benim oldun.”
Buna benzer bir şekilde Tanrı bizi yarattı, ama biz günah akıntısına kapılarak Tanrı’dan ayrı düştük. Bedenen, aklen, kalben kirlendik, bozulduk. Her şeye rağmen Tanrı bizimle ilgilenmektedir. Kutsal Kitap´ta anlatıldığı gibi, Tanrı, bize olan sevgisini ve alakasını göstermek için insan olup aramıza gelmiştir. Böyle bir şey mümkün değildir diye hemen itiraz edebiliriz. Ama Tanrı’ya iman edersek, O’nda her şey mümkündür.

Tanrı, İsa Mesih’te aramıza gelmiştir. Bunun kanıtı İsa Mesih’te gördüğümüz sevgidir. Hiç bir insan, peygamber dahi, kendiliğinden İsa Mesih kadar sevgi gösteremez. Sevginin en üstün noktası, İsa Mesih’in düşmanları olan bizler uğruna hayatını feda etmesidir. Çarmıh üzerinde ölerek bizim günahlarımızın borcunu ödedi ve bizi sonsuzluk boyunca helak olmaktan kurtardı, bizi satın aldı. Artık günahın çocukları değil, tekrar Tanrı’nın çocukları olabiliriz. İsa Mesih, ölümden dirilerek bize de ölümden dirilmeyi bağışladı, ta ki daima O’nunla beraber yaşayabilelim.

İsa Mesih, günahlarımızın borcunu ölümüyle ödeyerek korkunç ağırlıkta bir bedel vermiştir. Ama Tanrı sonsuz sevgi olduğundan, bunu fazla acayip görmemeliyiz. O, kendi büyüklüğüne göre davranmıştır.

Okyanusta yüzen bir topun üzerinde bir zerre olan insan! Zerre kadar olsak bile, bu kâinatta her ne kadar ufak isek de, yine Tanrı bizi çok sevmekte ve bizimle ilgilenmektedir. Bizi O yarattı ve bizi O kurtarıp kendisine döndürdü. O’nun sevgisinden dolayı İsa Mesih aracılığıyla ile biz O’nunuz. Bizi seven Tanrı´ya hamdolsun.

Sevgili okuyucumuz, okuduğunuz yazı hakkında söyleyece­ğiniz veya soracağınız varsa, lütfen bize mektup yazınız. Kurtuluş konusunda daha fazla bilgi edinmek isterseniz, ücretsiz Kutsal Kitap derslerimizden ve diğer yayınlarımızdan isteyebilirsiniz. Haberlerinizi bekliyoruz.

Mutlu Kaynak

mektup@tevratzeburincil.org

SENİ BAĞIŞLADIM

SENİ BAĞIŞLADIM

Seni Bagisladim

SENİ BAĞIŞLADIM

Ahmet bey ağır hastaydı. O gün bir kalp krizi geçirmişti. Şimdiyse hastanede yatıyordu. Kalbinin durumu hiç de iyi değildi. Doktora sormuş ve açık bir yanıt almıştı. Yeni bir kalp krizine uğramayacağına doktorlar güvence vermiyorlardı. Yatağına uzanmış, geçmiş günleri düşünürken, yüreğine işlemiş özel bir hatırayı düşünüyordu. Ölümden korkuyordu; ama bundan da çok bu hatıranın acısını yüreğinde taşıyor, bu işi halletmeden ölmekten korkuyordu. O anda hastabakıcı içeriye girdi. Ahmet bey umut dolu gözlerle açılan kapıdan yana baktı; ama birden gözlerindeki umut ışığı söndü; beklediği kişi değildi kapıdan içeriye giren. Hastabakıcı, hastanın kalbini dinledi; her şey yolundaydı. Odadan çıkıp gitmeye hazırlanırken, Ahmet beyin gözleri doluydu. Ahmet bey duygulu, titrek bir sesle hastabakıcıya sordu: „Ne olur, oğluma bir telefon açar mısınız? Dünyada ondan başka kimsem yoktur. Yalnız başıma yaşıyorum ben!“ Bu sözleri söylerken, Ahmet beyin sesinde bir yalvarış vardı. Hastabakıcı telefon etmek için odadan çıkmaya hazırlandı; ama hasta adam yine onu çağırdı. Ondan telefon etmeden önce bir kalem ve kâğıt rica etti. Getirilen kâğıda titrek elleriyle bir şeyler yazdı. Ahmet beyin oğlu Metin telefonda hastabakıcının söylediklerini dinlerken, çok heyecanlıydı. „Hayır, babam ağır hasta olamaz; olmamalı. Ölmeyecek, değil mi? Size yalvarırım, onun ölmesine izin vermeyin!“ Telefonun ucunda Metin ağlıyor; büyük acı, vicdan azabı çekiyor; büyük bir hüzün içinde konuşuyordu: „Bir yıl önce babamla tartıştık ve aramız açıldı. Ona kızdım ve çok hakaret ettim. Ona kendisinden nefret ettiğimi söyleyerek çekip gittim. Bir yıldan beri babamdan bu hakaretimden dolayı af dilemek istiyor; ama bir türlü gururumu yenemiyordum. Ona yetişmeli ve ondan özür dilemeliyim. Beni affetmesi için kendisine yalvarmalıyım. Hemen yola çıkıyorum. Lütfen babamın ölmesine engel olun, ne olur!“ Telefonu kapatır kapatmaz hastabakıcı, Ahmet beyin odasına gitti. Odaya girdiğinde, her şeyin yolunda olmadığını hemen anladı. Hasta adamın durumu değişmişti. Hemşire derhal zile bastı. Oda kısa sürede doktorlarla doluverdi. Ahmet beyin kalbi yeni bir kriz sonucunda duruvermişti. Doktorlar ellerinden geleni yaptılar, ama bir türlü hastanın kalbini çalıştıramadılar. Ahmet bey ölmüştü. Telefon etmiş olan hastabakıcı üzgün üzgün odadan çıkarken genç bir adamla yüz yüze geldi. Bu, Ahmet beyin oğlu Metin’di.

Hastabakıcı ona, babasının öldüğünü söyleyince genç adam çılgına döndü sanki. Gözlerinde durgun, umutsuz, acı bir ifade vardı. Boğuk bir sesle kendi kendine konuşuyordu: „Aslında babamdan hiçbir zaman nefret etmemiştim. Her zaman sevdim babamı; ama şimdi iş işten geçti. Nasıl anlatacağım şimdi babama kendisini sevdiğimi, ondan nefret etmediğimi? Ona o kadar hakaret ettim, üzdüm, acı verdim! Şimdi nasıl beni affetmesini isteyeceğim?“ Birden bakışlarını karşısında duran ve ne yapacağını bilmeyen hastabakıcıya çevirdi. „Babamı son bir kere görmek istiyorum“ dedi. Metin, babasının yattığı odaya girince hemen onun yatağına doğru koştu. Babasının cansız vücudunu örten çarşaf içine başını gömdü ve tüm bedenini sarsan hıçkırıklarla ağladı: „Bağışla beni baba! Ne olur affet beni! Sana ne kadar haksızlık ettim, seni üzdüm! Beni affet babacığım! Beni bağışladığını söyle!“ Hastabakıcı çaresizlik içinde bu acı sahneyi izlerken yatağın yanındaki masaya gözü ilişti. Üzerinde bir kâğıt parçası vardı. Daha önce Ahmet beye verdiği kâğıttı bu. Kâğıdı aldı ve yazılan yazıyı okudu. Okurken onun da gözleri doldu. Sonra bu yazıyı Metin’e verdi. Metin, kâğıt üzerinde yazılı olanlara bakarken, yazıyı hemen tanıdı; bu, babasının yazısıydı. Yazıyı okurken birden ıstırap ve çaresizlikten gerilmiş olan yüz kasları gevşedi; gözlerinden yine birkaç damla yaş yanaklarına süzüldü. Kâğıdı bağrına bastı önce, sonra yine okudu. Gözlerini göğe kaldırıp, „Sana şükrederim ey Tanrım! Teşekkür ederim babacığım“ diye tekrar ve tekrar seslendi. Kâğıt parçasında babasının eliyle yazılmış şu sözler vardı: „Sevgili oğlum Metin! Seni bağışladım. Her zaman seni bağışladım. Dua ederim ki, sen de beni bağışladın. Seni her zaman sevdim, halen de çok sevdiğimi bilmeni istiyorum! Evet, oğlum, seni bağışladım ve seni seviyorum!“ ————– Değerli okuyucumuz, gerçekten sevdiğimiz bir kişiyi incitip üzdüğümüz zaman, kendimiz de üzülürüz, değil mi? O kişiyle hemen barışmak ve vicdan azabından kurtulmak isteriz. Ama az önce okumuş olduğumuz öyküdeki oğul gibi, gururumuzu yenemezsek, barışma, af dileme geç olabilir. Hele araya bir ölüm olayı girince, her şey geç olur. Yine geçenlerde gerçek bir yaşam öyküsü duyduğumda, hiç vakit kaybetmeden affetmenin ne kadar önemli olduğunu gördüm. Olay şöyle anlatıldı bana: Bir anne ile kızının araları açılmıştı. Anne yaşlıydı oldukça. Kızı da genç sayılmazdı. Ancak kız, bir türlü annesini affedemiyor, „O bana çok acı verdi, onu asla affetmem“ diyordu. Ona bazı arkadaşları gidip, „Bak, annen yaşlıdır. Hepimiz hatalar yapıyoruz. Yüreğimizdeki acılığı söküp atmalı ve insanlarla barış içerisinde yaşamalıyız. Annene böyle kin gütmen, onu affetmemen doğru değil, onu bağışla“ dediler. Ama bu kadın bir türlü affetmeye yanaşmadı. Bir gün bu kadının yaşlı annesi öldü. Cenaze töreninde ölenin kızı da oradaydı. Birden hıçkırıklarla ağlayan kadın, „Anne, anne, ne olur bir kelime söyle! Bir söz söyle!“ dedi, ama çok geç kalmıştı. Ölen anne bir tek kelime bile söylemeyecekti. ————-
Çok değerli, sevgi dolu bir öğretmen vardı. Bu öğretmen, kendisine 12 öğrenci seçmiş, onları özel bir şekilde yetiştiriyordu. Sadece yetiştirmekle kalmayıp, onlara zaman ayırıyor, onlara alçakgönüllülüğün en yüce örneğini kendi yaşamında gösteriyordu. Hatta bir keresinde bu öğrencilerinin ayaklarını bile yıkadı. Bu on iki öğrenci arasında mesleği balıkçı olan Petrus adında biri de vardı. Petrus üç yıl bu öğretmeniyle birlikte kaldı, O’nun öğretilerini dinledi. O’nun sevgisine tanık oldu. Petrus öğretmenini çok sevdi, O’na bağlandı. Hatta sevgisi o kadar büyüktü ki, bir gün öğretmenine, „Senin için ölmeye bile razıyım“ dedi. Ama din adamları bu öğretmeni sevmiyorlardı. Çünkü O, dış görünüşe değil, iç görünüşe önem veriyor; her insanın günahlı olduğunu söylüyordu. Kendisinin insanları günahtan kurtarmak için kurban olmaya geldiğini söylüyordu. Buna din adamları kızıyordu. Sadece kızmakla kalmayıp, bu öğretmeni ortadan kaldırmaya karar vermişlerdi. İşte o gün gelip çattı. Öğretmen öğrencileriyle birlikteyken, gelip onu yakaladılar. Bu öğretmen için canını bile vermeye hazır olan Petrus, hemen kılıcını çekti, öğretmenini korumaya kalktı; ama öğretmeni buna mani oldu. Sonra öğretmenin yakalandığını görünce tüm öğrenciler gibi Petrus da öğretmenini bırakıp kaçtı. Ama O’nu yine de uzaktan takip etti. Bu öğretmen, İsa Mesih’ti, sevgili okuyucumuz. İsa Mesih’i yakaladılar ve O’nu hemen mahkemeye götürdüler. İsa’yı sorguya çekip yargılamak, öldürmek için türlü yollar ve suçlamalar arıyorlardı. Petrus da sessizce avluya girip olup bitenleri görmek istiyordu. Ama birden yanında bir hizmetçi kız durdu. Petrus’a dikkatle bakıp, „Bu adam da Nasıralı İsa’yla birlikteydi“ dedi. Fakat Petrus, İsa’yla olduğunu inkâr etti, O’nu tanımadığını söyledi. Az sonra yine ona, „İsa’nın öğrencilerinden birisin“ dediler. Ama o yine İsa’yı tanımadığını söyledi. Üçüncü kez yine birisi, „Bu adam gerçekten İsa’yla beraberdi, aynı memleketten geliyor“ dedi; ama Petrus bu kez de küfrederek İsa’yı tanımadığını söyledi. Ne oluyordu Petrus’a? O, öğretmeni için canını bile vermeye hazır değil miydi? O’nu sevmiyor muydu? Peki, şimdi neden öğretmenini tanımadığını söylüyordu? Üçüncü kez öğretmenini inkâr edince horoz öttü; çünkü İsa ona, „Bu gece horoz ötmeden sen beni üç kere inkâr edeceksin“ demişti. Petrus bunu hatırladı; çok çok acı duydu yüreğinde. Dışarıya çıkıp acı acı ağladı. Ertesi gün İsa Mesih çarmıha çakılıp öldürüldü. Petrus ise vicdan azabı içerisinde eziliyordu. O her zaman İsa Mesih’i sevmişti. O’nu terk etmek, inkâr etmek ya da O’na küfretmek aklının ucundan bile geçmemişti. Ama korkuya kapılarak bu durumlara düşmüştü. Şimdi O’ndan özür dilemeliydi; O’nun affını rica etmeliydi. Ama çok geç kalmıştı; çünkü sevdiği bu kişi ölmüştü. Petrus, İsa’nın bir sözünü unutmuştu. İsa birkaç kere öğrencilerine şöyle demişti: „Ben öldükten üç gün sonra dirileceğim ve sizden önce Celile denen bölgeye gideceğim!“ Gerçekten de İsa Mesih çarmıhta öldükten üç gün sonra dirildi, gelip öğrencileriyle konuştu. Petrus İsa’nın dirildiğini ilk duyduğunda şaşırdı. Muhakkak çok utanıyor ve ‚ben Rabbimi inkâr ettim, şimdi beni herhalde azarlayacak‘ diye düşünüyordu; diğer yandan, ‚acaba beni yine sevecek ve bağışlayacak mı?‘ diye düşünmüş olmalıydı. Ama hayır! Bu sevgili öğretmen Petrus’u azarlamadı; onu atmadı. Ona kızmadığını, onu sevdiğini, onu ta başlangıçta bağışladığını ve ona güvendiğini göstermek için Petrus’a büyük bir görev de verdi. Böylece Petrus Rabbine daha çok bağlandı, vicdan azabından kurtuldu.

Değerli okuyucularımız, başta anlattığımız öyküde kalp sektesinden ölen Ahmet bey, ölmeden önce oğlu Metin’i sevdiğini ve bağışladığını bir kâğıt parçası üzerine yazarak oğlunu vicdan azabından kurtardı, onu iç rahatlığına kavuşturdu. İsa Mesih ise ölümden dirilip, şahsen Petrus’la konuşup onu sevdiğini ve bağışladığını bildirdi. Mesih aynı sevgiyi ve affı tüm dünyaya sunuyor. Tanrı sizi seviyor. Elbette sizin de Tanrı’yı üzen, O’nu inciten günahlarınız vardır. Çünkü herkes günah işlemiştir. Günah ise bizi Tanrı’dan koparan, uzaklaştıran bir illettir. Ama Tanrı, İsa Mesih’in çarmıhtaki ölümüyle size de sonsuz sevgisini ve bağışını sunuyor. Tanrı, Mesih İsa’ya iman eden herkesin günahlarını bağışlıyor. Evet, değerli okuyucumuz, günahlarınızla Tanrı’yı üzdünüz, O’na hakaret ettiniz, O’nu incittiniz, O’ndan ayrıldınız. Yarın ne olacağınız hiç de belli değil, öyle değil mi? Geç olmadan bugün Tanrı’ya gelip O’ndan af dileyin günahlarınız için. Tanrı bir babadan daha sevecen ve merhametlidir, sevgi doludur. O bizleri her zaman bağışlamak istiyor. Yeter ki, O’na gelinsin. Okuduğunuz yazı hakkında söyleyece­ğiniz veya soracağınız bir şey varsa, lütfen bize mektup yazınız. Kurtuluş konusunda daha fazla bilgi edinmek isterseniz, ücretsiz Kutsal Kitap derslerimizden ve diğer yayınlarımızdan isteyebilirsiniz. Haberlerinizi bekliyoruz. Mutlu Kaynak mektup@tevratzeburincil.org

SAHTE PARA

SAHTE PARA

Sahte Para

SAHTE PARA

 

Sevgili okuyucumuz, bugün size „Sahte Para“ adlı öyküyü anlatmak istiyoruz.

Kemal, ailesiyle küçük bir köyde otururdu. Tarlasında yetiştirdiği sebzeleri çarşıda satar, ailesine güçbelâ bir geçim sağlardı. Tembelliği çalışkanlıktan daha fazla seven Kemal, toprak ve ev vergilerini ödemekte daima zorluk çekerdi.

Her yıl olduğu gibi, vergi makbuzu yine geldi. Vergilerini ödemek için Kemal’in oldukça vakti vardı. Makbuzu bir yana koydu. Ne var ki, o yıl havalar kurak gittiği için sebzelerin çoğu kurumuştu. Vergilerini ödeyebilmek için para kazanmak şöyle dursun, ailesini geçindirmekte bile zorluk çekeceğini biliyor ve kaygılanıyordu.

Bir gün Kemal evinin yıkık duvarını onarırken duvarın içerisinde küçük bir testi, testinin içinde ise eski, maden bir para buldu. Parayı parlattığı zaman altın gibi ışıldadığını gördü. Kemal sevincinden neredeyse uçacaktı. Artık vergilerini ödeyebilecekti. Tüm kaygılarını unutup mutluluk içinde bir sigara yakıp keyfine baktı.

O akşam, Kemal’in kuyumcu bir dostu onu görmeye geldi. Kemal’in umutsuz vergi durumunu biliyordu. Kemal, bulduğu parayla vergi sorununun çözümlendiğini kuyumcu dostuna sevinç içinde anlattı. Kuyumcu: „Parayı bir göreyim hele“ dedi.

Kuyumcu, Kemal’in çıkardığı parayı alıp enine boyuna inceledi ve sonra bir taş üzerine düşürdü. Üzgün bir tavırla parayı geri verip, „Bu para sahtedir, dostum. Çıkardığı sesten de belli oluyor“ dedi. Kemal şaşkınlık içinde ona baktı. „Ama bu para dedelerimden kalmadır. Sahte olsaydı saklamazlardı“ yanıtını verdi. Kuyumcu dostu yeniden parayı inceledi. „Madene bir miktar altın katılmış, hepsi o kadar. Bu paranın hemen hemen hiçbir değeri yok. Maliye dairesi bunu kesinlikle kabul etmez“ dedi.

Bu sözler üzerine Kemal’in tepesi attı: „Atalarımın budala olduğunu mu demek istiyorsun yani? İyiyi kötüden ayırt edemezler miydi onlar?“ diyerek dostuna çıkıştı.

Atalarımdan kalma bu para sahte olamaz, diye kızan Kemal’e kuyumcu dostu, „Kardeşim, ataların nasıl kişilerdi bilmiyorum. Belki de bu paranın sahte olduğunu bilmeyerek saklamışlar. Olabilir ki, senin gibi onlar da paranın parlak görünüşüne aldanmışlar. Ama şu anda önemli olan, hükümete olan borcundur. Sana kesin olarak diyebilirim ki, bu para geçmez. Durumunun kötü olduğunu çoktandır biliyorum. Onun için bu akşam seni görmeye geldim. Bak, bende has altından bir madalyon var. Seni dost olarak sevdiğimden ve seni alacağın cezadan kurtarmak istediğimden bu madalyonu sana vermek istiyorum. Onunla tüm vergilerini ödeyebilirsin“ dedi.

Kemal’in gururuna dokunmuştu bu. Atalarından kalma eski paraya güvenmeyi yeğleyip dostunun hediyesini kabul etmedi.

Gururu yüzünden dostunun sunduğu yardımı kabul etmeyen Kemal’e bir gün sonra vergisini ödemesi için son uyarı mektubu geldi. Kemal, bulmuş olduğu parayı alıp maliye dairesine gitti. Maliye memuru parayı alıp iyice inceledi ve sonra uzman birine de gösterdi. Uzman parayı inceledikten sonra, onu geri vererek „ne yazık ki, bu para sahtedir“ dedi. Kemal’in dünyası yıkıldı. „Ama başka param yok“ diye kısık bir sesle yanıt verdi. Maliye memuru, „Kanun kanundur, arkadaşım“ dedi. „Ya ödersin ya da hapsi boylarsın. Kanuna göre üç gün daha zamanın vardır.“

Kemal, maliye memuruna, „Üç gün içinde nereden bulacağım bu kadar para? Yalvarırım size, elimdeki şu parayı alın. Ne de olsa atalarımdan kalma; hem içinde altın da vardır“ diye yakardı. Memur, „Evet, atalarından kalma olabilir, gene de değeri yok gibidir. Bu parayı kabul edemem. Maliye kasasına ancak kusursuz para girebilir. Bir yerden borç bul. Herhalde sana borç verecek biri vardır!“

Kemal, kuyumcu dostunu anımsadı. Onun yardım etmeye hazır olduğunu biliyordu; ama bir türlü gururunu yenip dostunun sunduğu yardımı kabul etmedi. Böylece üç gün sonra hapse atıldı.

Kemal niçin cezaevine atıldı? Vergi borcunu ödeyemediğinden mi? Kuyumcu arkadaşına güvenmediği için mi? Gururundan mı? Yoksa sahte paraya güvendiğinden mi?

Belli bir günde Kemal vergisini ödemek zorunda kaldığı gibi, her insan bir gün Tanrı’nın önünde durup yaşamının hesabını vermek zorunda kalacaktır.

Tanrı bizi neden yarattı? Ne diye bize yaşam verdi? Tanrı bizi Kendisi için yarattı. O’nunla olalım, O’nu yüceltelim diye. Yaşamımız O’nu övsün diye Tanrı bizi var etti.

Yaşamımızla Tanrı’yı yüceltiyor muyuz, yoksa yaşamımız, davranışlarımız, tutumlarımız ve sözlerimiz Yaratanımızı lekeleyip utandırıyor mu?

İşte bir gün, kıyamet gününde Tanrı’nın bize soracağı şudur: „Beni bütün yüreğinle aradın mı? Beni insanlardan ve kendi rahatından daha fazla sevdin mi?“ O gün Tanrı, bize vermiş olduğu bu yaşamın hesabını soracak.

Kıyamet gününde hesap soran Tanrı’ya, „Adam öldürmedim, zina işlemedim, hırsızlık etmedim“ diye kolaylıkla yanıt verebileceklerini umut edenler var. Ama Tanrı’nın doğruluk ölçüsü bundan çok daha yüksektir. İsa Mesih şöyle demiştir:

Musa’nın yasasında ‚Adam öldüren, yargılanacak‘ denildiğini duydunuz. Ama ben size diyorum ki, kardeşine öfkelenen kişi yargı giyecek.

(Matta 5: 21–22)

‚Zina etme‘ denildiğini duydunuz. Ama ben size diyorum ki, bir kadına bakıp onu arzulayan her adam, zaten yüreğinde o kadınla zina etmiştir.

(Matta 5: 27)

Bu ölçüye göre Tanrı’nın önünde kim durabilir? Kemal’in ödeyemediği bir hesabı olduğu gibi, bizim de Tanrı’nın önünde ödeyemeyeceğimiz bir hesabımız vardır.

Birçok insanın tutumu, Kemal’in vergi dairesindeki tutumuna benziyor. Kemal’in parası kusurlu ve değersizdi. Buna rağmen o, elindeki bu paranın maliyece kabul edilmesini istiyordu.

Tanrı’nın önünde ancak kusursuz bir yaşam kabul edilir. Oysa birçok insan, „sevap“ sayılan, ama değeri düşük, kusurlu işlerle Tanrı’nın huzuruna çıkıyor.

Değerli okuyucumuz, dincilik, bir hayır kurumuna bir bağışta bulunmak, oruç tutmak, namaz kılmak, iyilik etmek insanı Tanrı’nın önünde kusursuz yapmaz. İyi bir aile veya üstün bir tarikata ait olmak da Tanrı’nın huzurunda canın bedeli olarak geçmez.

Tanrı, kurtuluşu insana armağan olarak vermeyi seçti. Çünkü insanın en iyi işi bile kusurlu ve eksiktir.

Kemal’in kötü durumunu bilip ona acıyan kuyumcu arkadaşı kusursuz, has altından bir madalyonla Kemal’in vergi borcunu ödemeye hazırdı. Ancak Kemal gururlanıp onun yardımını kabul etmedi.

Bize acıyan ve bizi eşsiz bir sevgiyle seven Tanrı, bize akılları durduran bir yardım sundu: Tanrı’nın özünden olan, yaşamında hiçbir kusuru olmayan Mesih İsa, bizim günahlı yaşamımızı kendi üzerine aldı; hak ettiğimiz ölümü O bizim için öldü. Şimdi İsa Mesih’in kusursuz yaşamını Tanrı, bizim yaşamımız yerine saymaya, görmeye hazırdır. Demek ki, bunu kabul edersek, Mesih’in kusursuz yaşamını giyinmiş olarak güvenle Tanrı’nın huzuruna çıkabiliriz. Kimi buna „saçma“ diyebilir. Ama Tanrı’nın sevgisi bu kadar üstündür, sevgili okuyucum.

Kemal’in vergi borcunu ödemeye hazır olan kişi, bir kuyumcu arkadaşıydı. Bizim günah borcumuzu ödemeye hazır olan kişi ise, Tanrı’nın isteğine uyan İsa Mesih’tir. Tanrı’nın Sözü şöyle diyor:

İsa Mesih, günahlarımıza karşılık öldü, gömüldü ve üç gün sonra dirildi.

(1 Korintliler 15: 4)

Sevginin ne olduğunu, Mesih’in bizim uğrumuza canını vermesinden anlıyoruz. Bizim de kardeşlerin uğruna canımızı vermemiz gerekir.

(1 Yuhanna 3: 16)

Mesih herkesin uğruna öldü. Öyle ki, yaşayanlar artık kendileri için değil, kendileri uğruna ölmüş ve dirilmiş olan Mesih için yaşasınlar.

(2 Korintliler 5: 15)

Biz daha günahlıyken Mesih bizim yerimize öldü. Tanrı bize sevgisini bununla kanıtlıyor.

(Romalılar 5: 8)

Kemal’in cezaevine atılması yoksul oluşundan değildi, çünkü ona yardım edecek biri hazırdı. O, cezaevine gururu yüzünden atıldı.

Gururumuzun iyi yönleri vardır. Örneğin, bir öğrenci birinciler arasında bulunmak amacıyla her gün derslerine çalışırsa, buna iyi diyebiliriz. Ya da gururumuz bizi düşük, yüz kızartıcı işler yapmaktan alıkoyarsa, bu yine iyidir. Oysa işin biraz daha derinine inersek gururlanmanın, kendini beğenmenin, övünmenin kötü ve zararlı bir şey olduğunu kabul etmeliyiz.

Bir de „Sahte Para“ öyküsündeki Kemal’e benzeyenler vardır: Gururlarından dolayı hiçbir yardımı, öğüdü ya da bir armağanı kabul etmezler. Kötü günde onları kim kurtarabilir?

Gururlu kişi çabuk alınır, çabuk küser, herkesi hor görür, kendini beğenir. Minnet altına girmekten korktuğu için, yardıma ihtiyacı olmasına rağmen, acıklı durumunu belli etmemeye çalışır.

Daha da kötüsü, Tanrı’ya karşı da gururlu olup O’nun yüce sevgisini reddeder. Tanrı, İsa Mesih’in sayesinde günahlarımızı bağışlayıp bize yeni bir yaşam vermek istiyor. Bizden tek istediği, günahlı ve bağışlanmaya muhtaç olduğumuzu O’na söyleyip O’nun sunduğu kurtuluşu armağan olarak sevinçle kabul etmemizdir.

Buna gururumuz engel olmasın! Tövbe edip gururumuzu, kendimizi, yaşamımızı tümden Tanrı’ya teslim edelim.

Sevgili okuyucumuz, okuduğunuz yazı hakkında söyleyeceğiniz veya soracağınız bir şey varsa, lütfen bize mektup yazınız. Kurtuluş konusunda daha fazla bilgi edinmek isterseniz, ücretsiz Kutsal Kitap derslerimizden ve diğer yayınlarımızdan isteyebilirsiniz. Haberinizi bekliyoruz.

Mutlu Kaynak

mektup@tevratzeburincil.org

RAHİM AĞA

RAHİM AĞA

Rahim Aga

RAHİM AĞA

Değerli okuyucum,

Size şaşılacak bir öykü anlatmak istiyorum. Eski zaman içinde çok zengin, iyi yürekli ve sözüne sadık bir ağa varmış. Bir gün, oturduğu köşkünün önünde şöyle bir ilan asmış:

“Borcu olan herkesin dikkatine! Lütfen yarın

borç senetlerinizle birlikte yanıma gelin. Bana borç

senedini getirenin borcunu bağışlayacağım.

Bu öneri, öğle vaktine dek geçerlidir.”

Köşkün önünden gelip geçen herkes bu duyuruyu okumuş, haber kısa zamanda bütün kasabaya yayılmış. Ertesi sabah köşkün önüne üşüşen halkın çoğu ise ilandan kuşkulanmışlar.

“Yahu bu adam kim oluyormuş da bizim borçlarımızı bağışlasın?”

“Yok, efendi, yooook! Ağa kendisine borçlu olduğumuzu hatırlatmak için bu ilanı koymuş. Bizi sülük gibi emecek sonra! Tabii benim de ağaya borcum var, ama ben ancak çalışıp gayret ederek ödeyeceğim. Ağa karşılıksız benim borcumu siler mi hiç?”… gibi sözler duyuluyormuş.

Bu tartışmalar sürerken kalabalığın arasından fakir ve acınacak halde olan bir adam köşke doğru yürümeye başlamış. Halk bunu görünce onunla alay etmiş, ne olacak diye merakla bakamışlar. Kapıyı çalan köylü içeri alınıp ağanın karşısına çıkarılmış. Köylü söze başlamış: “Ağam, ilanınız bana büyük umut verdi. Çünkü borcum kolay ödenecek kadar az değil. Bakınız, büyük borçlarımın listesini yazdım getirdim. Ufak borçlarıma gelince ben kendim öderim.”

Ağa buna karşılık:

“Bana tam olarak güveniyor musun?”

“Tabii ağam.”

“Şu halde en ufak gözüken borçlarını dahi listene ekle! Mademki bana güvenerek geldin, senin huzurunu bozan büyük-küçük tüm borçlarını bağışlayacağım.”

Ondan sonra ağa elindeki kalemle listedeki borçları tek tek çizmiş. Köylü gözlerine inanamamış bir türlü. Ağasına bin teşekkürler edip sevinç içinde evine gitmiş.

Öğleden önce ağanın emriyle uşaklar bir daha köşkünün önüne çıkıp millete: “Borcunuzun bağışlanması için bu son fırsattır” diye çağrıda bulunmuşlar. Ama halk hâlâ kuşku içindeymiş. Köşke yaklaşan başka biri olmamış. Saat 12’yi vurunca ilan indirilmiş, yerine de başka, herkesin söylentisini ve görüşünü kesen bir duyuru asılmış:

“Benim zenginliğime ve iyiliğime güvenmeyip

ilanımı ciddiye almayanların borçlarını artık

bağışlamayacağım. Tüm borçluların

vereceklerini derhal ödemelerini buyuruyorum.

Ödemeyeni cezalandıracağım.”

Değerli okuyucum, bir ağanın, ona vereceği olanların tüm borçlarını bağışlaması ne görülmüş, ne de kolayca inanacak bir şeydir. Ama sizin büyük bir borca girdiğinizi varsayalım. O zaman size böyle bir teklif yapılsa elbette o halk kadar dik kafalı olmayıp size sunulan sınırsız iyiliği reddetmezsiniz, değil mi?

Ama ne yazık ki, Tanrı’nın insanlara sunduğu bağışa gelince bunu çoğu kimseler kabullenmezler.

Peki, bizim Tanrı’ya ne borcumuz var ki, O’nun bağışına muhtaç olalım? diye sorabiliriz. Bu soruya yanıt bulmadan önce “borç” sözcüğünün ne anlam taşıdığına bir göz atalım.

Bankadan veya özel kişilerden ödünç alınan para ve mallara borç denir. Bunun dışında insan, manevi bir borç altına da girebilir. Devletin ya da bir kurumun yasalarına uymayan kimse suç işler ve cezayı hak eder. İşlenen suça göre hükümlü kimi vakit hapse sokulur, kimi ülkelerde ise ölüme mahkûm olunur. Gerek hapis, gerek idam olsun, suçlu kişi cezasını ödemeye borçludur.

İşte, Tanrı’ya karşı olan borcumuz, O’nun kutsal yasalarını ayak altında çiğnememizden kaynaklanır. Bu borca günah denir. Kuşkusuz dünyada günahsız tek bir insan yoktur. Bu nedenle yüce Tanrı, Kutsal Kitabında şöyle der:

HEPSİ GÜNAH İŞLEDİ, TANRI’NIN İNSAN İÇİN

ÖNGÖRDÜĞÜ YÜCELİĞE ERİŞEMEDİLER (Romalılar 3: 23).

Evet, her insan yüce Tanrı’nın önünde suçludur. Ama günahın cezası nasıl ödenir? Kimi insanlar kaynanadan ya da komşulardan gördükleri sıkıntıların, bir hastalığın, bir belanın, günahın cezasını ödediği kabul ederler. Bu düşünce yanlıştır. Bazı kişiler de öldükten sonra cehennem gibi bir yerde yanıp günahlarının cezasını bir süre çektikten sonra cennete geçeceklerini sanırlar. Oysa böyle düşünenler de yanılırlar. Tanrı, Kutsal Kitap’ta şöyle buyurur:

GÜNAHIN KARŞILIĞI ÖLÜMDÜR (Romalılar 6: 23).

Burada söz konusu ölüm sadece bedenin ölmesi değildir. Hayır, bu kesin ve sonsuz ölümdür. Bu ölüm, yaşam kaynağı olan Tanrı’nın huzurundan sonsuzluğa dek ayrı kalmak, O’nun sevgisinden yoksun olmak demektir.

Ama Tanrı, adil olduğu kadar seven bir Tanrı’dır. O’nun yasalarını çiğneyen insana ölüm yargısı yaraşıyorsa da, Tanrı onu suçtan, günahtan arıtmak, ona sonsuz yaşam vermek ister. Bu yüzden öyküdeki zengin ağanınkinden kat kat üstün bir bağışta bulundu bize. Tanrı, günahımızın cezasını kendimizin ödeyemeyeceğimizi bilir. O’na olan borcumuzu ancak Tanrı’nın kendisi ödeyip bize bağışlayabilir.

İşte, Tanrı bu bağışı İsa Mesih aracılığıyla yaptı. Tek suçsuz insan olan İsa Mesih çarmıh üzerine çakılarak öldü. İsa Mesh’in bu ölümü bütün insanların günah cezasını ödemeye yeterlidir.

İsa Mesih’in günahlarımız için kurban olduğuna iman eden kimsenin suçunu Tanrı bağışlar, borcunu büsbütün siler. Tanrı size de bu müjdeyi iletiyor. Kabul ederseniz günah yükünüzden sıyrılıp huzur, sevinç, anlam dolu yepyeni bir yaşam bulacaksınız.

Sevgili okuyucumuz, okuduğunuz yazı hakkında söyleyeceğiniz veya soracağınız bir şey varsa, lütfen bize mektup yazınız. Kurtuluş konusunda daha fazla bilgi edinmek isterseniz, ücretsiz Kutsal Kitap derslerimizden ve diğer yayınlarımızdan isteyebilirsiniz. Haberlerinizi bekliyoruz.

Mutlu Kaynak

mektup@tevratzeburincil.org