Tag Archives: hediye

EŞSİZ İNCİ

EŞSİZ İNCİ

EŞSİZ İNCİ

 

EŞSİZ İNCİ

Değerli arkadaş,

okuyacağınız öykü Hindistan’da geçmekte­dir. Hindistan’da aşağı yukarı 1214 milyon insan yaşar. Bunun büyük bir kesimi Hindu inançlarına bağlıdır. Kuzey Hin­distan’da 160 milyondan daha fazla Müslüman bulunur. Ülkenin güneyinde ise 28 milyon Hıristiyan yaşa­maktadır. Ayrıca küçük bir Budist azınlığı ve başka dinlere bağlı olan topluluklar da vardır.

Hindular, insan öldükten sonra, onun ruhunun başka bir bedenle tekrar bu dünyaya doğacağına inanırlar. Onların inançlarına göre kötü insanlar gelecek hayatlarında hayvan olarak, iyi insanlar ise daha iyi bir ailenin çocuğu olarak, ruhsal yaşama daha elverişli olan bir çevrede doğacaklardır. Hinduların amaçları, en yüksek sınıflara, hiç bedeni olmayan ruhlar sınıfına erişmektir. Bu hedefe varmak için her çeşit dünyevi zevklerden vazgeçerler, hatta kendi bedenlerine de eziyet ederler. Aynı zamanda genellikle başka inançları benimseyen vatandaşlarına da anlayış gösterirler. Bazı bölgelerde Hindular dinî azınlıkları baskı altında tutarlar, ama birçok yerde Müslümanlar ve Hıristiyanlar korkmadan Hinduların arasında yaşayabilirler. Okuyacağınız öyküde olduğu gibi, birbirinden farklı dinlere bağlı olanlar arasında çok samimi dostluğa rastlamak da mümkündür.

Deniz kıyısında bulunan küçük bir köyde Virapa adlı bir inci avcısı yaşardı. O, çok dindar bir Hindu idi. Komşusu ve uzun yıllardan beri dostu olan Şantapa ona çeşitli sıkıntılarında destek ve yardımcı olmuştu. Çoğu zaman, akşamları beraber sohbet ederek geçirirlerdi. Şantapa, Virapa’nın ne kadar dindar olduğunu görüp şaşakalırdı. Ama aynı zamanda günahlı bir insanın dindarlığının Tanrı önünde hiç bir yarar sağlayamayacağını biliyordu. Defalarca Şantapa, Virapa’ya şöyle demişti: “Dostum, senin dinsel çabaların, günahlarını örtmeye veya onları ortadan kaldırmaya yeterli değildir.”

“Kutsal Kitap şöyle der: “Bütün iyi işlerimiz Tanrı´nın önünde kirli bir paçavra gibidir” (Yeşaya 64: 6). Tanrı´nın kutsallığı yanında biz insanlar çok kötüyüz. Yüreğimizin her düşünce­sini, her türlü arzumuzu, her an kendi kendimizi düşündüğü­müzü Tanrı görür. Kalbimizin bozukluğu ve günahlarımızın çokluğu yüzünden, Tanrı´ya sunabileceğimiz hiç bir şeyin O´nun yanında değerli olmayacağını bilmeliyiz. Senin dinsel çabaların, kurbanların, kendine eziyet etmen boşunadır. Kardeşim, bunların Tanrı tarafından kabul edileceğini um­makla ancak kendi kendini aldatmıyor musun? Ben, yapabile­ceğim hiç bir şeyin beni Tanrı’ya yaklaştırmayacağını bilirim. Tek umudum İsa Mesih’in ölümü ve dirilişidir. İsa Mesih, hepimizin günah yükünü üzerine alıp bize düşen cezayı çekmiştir. Tövbe edip İsa Mesih’e bağlanan kişinin sonsuz yaşamı olur.”

Virapa, her keresinde Şantapa’yı sabırla dinler, ama sonra sözlerine itiraz edip, herkesin kendi kurtuluşu için bütün gücüyle uğraşması gerektiğini savunurdu.

Mevsimin son dalışlarını yaptığı bir günde Virapa’yı Şantapa seyrediyordu. Güneşten yanmış vücudunu bir balık gibi hareket ettiren ve pek de genç sayılmayan bu dostuna hayranlık duyuyordu… Virapa gene su yüzüne çıkmıştı ve dişlerinin arasında büyükçe bir istiridyeyi tutuyordu. Çok yorulduğu belli olan Virapa istiridyeyi dostuna uzatarak: “Eh, artık bu mevsim dalışa elveda. Bu son istiridye de iyi bir parçaya benziyor, aç bakalım, içindekini bir görelim,” dedi. Şantapa çakı ile istiridyeyi açıp büyük bir inci görerek bağırdı: “Virapa, bu, gördüğüm incilerin en güzeli, şuna bak!” Virapa inciyi eline alıp tetkik ederek: “Fena değil, ama hatalı, bak şurasında siyah bir leke var ve biraz çökük. Herhalde büyükçe olduğu için biraz para edecek,” dedi.

Virapa, bembeyaz dişlerini göstererek sözlerine şöyle devam etti: “Bu iş senin Tanrı hakkında bana söylediklerine benziyor. İşte sen, inciden pek anlamadığın için buna en güzel inci dedin çıktın. Ben ise hemen hatalarını gördüm. Evet, Tanrı da insanların ne olduklarını iyi bilir ve O´nun kararı doğrudur. İnsan, ilk bakışta ne kadar iyi görünürse görünsün, yüreği kötüdür. İşte, yüreğimizin kirini, kötülüğünü temizlemek için dinimizin emirlerini tüm gücümüzle tutmamız gerek. Nasıl olur da sen, kurtuluşun Tanrı´dan bir hediye olduğunu söylü­yorsun? Kurtuluşumun böyle bedava olacağına bir türlü inanamıyorum.”

Kayığı karaya çekip köyün yolunu tuttular. Konuşa konuşa tozlu yolda ilerliyorlardı. Biraz sonra, oralarda sık sık görülen hac yolcularından birine rastladılar. Bu adam, Hindularca kutsal sayılan ve Ganj nehri kıyısında kurulmuş olan Varanzi şehrine hacca gidiyordu. Yalınayak yürüyerek, en keskin taşların üzerine basıyor ve ara sıra eğilip yeri öpüyordu. Virapa: “İşte, ben de birkaç gün sonra bu mübarek adam gibi yola koyulup Varanzi’ye giderek hacı olacağım; hatta oraya dizlerimin üzerinde gitmeye niyetliyim. Böylece dinimin en önemli bir emrini yerine getirmiş olacağım.” Şantapa ise: “Varanzi buradan 900 kilometre uzakta, hiç dizlerin böyle bir yolculuğa dayanabilir mi? Daha oraya varmadan kan kay­bından ölürsün” dedi. Virapa: “Ne olursa olsun, karşılığımı alacağım, onun için her acıyı çekmeye razıyım.” diye cevap verdi. Şantapa tekrar ona, İsa Mesih’in bütün insanlar uğruna çarmıh üzerin­de çekmiş olduğu acıyı, herkesin günahını taşımış olup öldü­ğünü ve bu nedenle herkese cennet yolunu açmış olduğunu anlattı. Ama Virapa şöyle cevap verdi: “Şantapa, bu dün­yada en iyi arkadaşım sen oldun, bana her zaman yardımın dokundu, iyiliğin eksik olmadı. Bunun için beni Varanzi’ye gitme sevincinden yoksun etmeye çalışma. Ben karşılıksız bir kurtuluş kabul edemem.”

Birkaç gün sonra hac hazırlığını yapmış olan Virapa Şantapa’yı evine çağırarak onunla konuşmaya başladı: “Dostum, şimdi sana bir sırrımı açmak istiyorum. Çünkü hacdan dönüp dönmeyeceğim belli değil. Beş yıl önce ölen oğlumu hatır­larsın; o çok ünlü bir dalgıçtı. Bir gün su altında çok kaldığı ve fazla derine daldığı için hastalandı ve birkaç gün sonra da hayata gözlerini yumdu. Oğlum, hep eşsiz bir inciyi bulacağını düşünerek, en zor yerlere dalış yapardı. Ah, benim oğlum bana ne kadar büyük bir neşe kaynağıydı. O, herkesin sev­gilisi, iyi kalpli bir evlattı. Oğlum su altında fazla kaldığı gün şu inciyi çıkartmıştı” diyerek Virapa bir kutudan çok iri bir inci çıkardı. “Bu inci bana göre eşsiz bir incidir. Satmak istesem bana bir servet getirebilir.” Şantapa’nın gözleri kamaşmıştı, böyle bir inciyi rüyasında bile görmemişti. Ceviz kadar iri, hiç bir kusuru yoktu. Bunun değerini ancak bir kral ödeyebilirdi. Virapa dostunun hayranlıkla inciye baktığını görüp ona dedi: “Şantapa, işte seni bugün buraya çağırdığı­mın nedeni bu. Benim hacdan geriye döneceğim belli değil ve en iyi dostum olduğun için sana bu eşsiz inciyi armağan etmek istiyorum.” Şantapa şaşkınlıkla Virapa’ya baktı: “Ama bu inci sana bir servet getirebilir, bunu bana nasıl bedava verebilirsin? Hiç olmazsa karşılık olarak biriktirdiğim parayı vereyim.”

Ama Virapa, dostunun kendisini anlamadığına şaşıp: “Şantapa, her halde anlamıyorsun, biricik oğlum böyle bir inciyi elde etmek için hayatını verdi. Bu incinin manevi değeri bence o kadar büyük ki, asla para karşılığında satamam. Yalvarırım, sana karşı duyduğum sevgi için bu armağanımı kabul et” dedi.

Bu sözleri duyunca Şantapa sevinç ve heyecanla Virapa’nın ellerine sarılarak: “Sevgili dostum, yıllardır sana anlatmak istediğim budur” dedi. “Senin her şeyin olan oğlunun yaşa­mına mal olan bu inciyi hiç bir değer karşılığında satmazsın. Bu incinin manevi değeri sana dünyada olan tüm servet­lerden üstündür. Sen bu inciyi ancak sevdiğin dostuna armağan olarak vermek istiyorsun. İşte, Tanrı´nın sana armağan etmek istediği kurtuluş da bu inciye benzer. Onun değeri sonsuzdur. Tanrı onu hiç bir caba, para veya iyilik karşısında değil, ancak armağan olarak verir. Çünkü İsa Mesih bu kurtuluşu sağlamak için kanını döküp can vermiştir. Benim, senin, herkes için sonsuz yaşam yolu açılsın diye kendisini kurban etmiştir. Yapacağımız tek iş, günahlılar olarak Allah’ın bize armağan etmek istediği kurtuluşu kabul etmektir.”

Yaşlı dalgıç derin derin düşünmeye başladı.

Şantapa sonra devam ederek: “Dostum, bana olan sevginden dolayı oğlunun canına mal olan inciyi armağan etmek istiyor ve benim de bu armağanı kabul etmemi arzu ediyorsun. Sen de aynı şekilde, Tanrı’nın büyük sevgiyle sana İsa Mesih’te sunduğu kurtuluşu kabul et” dedi.

Nihayet Virapa, değeri insan gücüyle ödenemeyecek olan, İsa Mesih’in ona sunduğu kurtuluş hediyesinin derin anlamını kavramıştı. Tanrı, insanları kendisiyle barıştırmak ve onların günahlarını bağışlamak için bir plan hazırladı. Bütün insanların günahı için bir kişi, İsa Mesih öldü. Ancak Tanrı, İsa’nın sunduğu bu kurtuluşu kabul etmek ya da etmemekte insanları özgür bırakmıştır. Bu hediyeyi kim alçakgönüllülükle kabul ederse günahın ezici ağırlığından ve tutsaklığından kurtulup, gerçek iç özgürlüğüne kavuşur. Tanrı´nın hazırladığı kurtuluşu hiçe sayıp geri tepenlerse Tanrı’nın adaletine göre günahlarının cezasını çekeceklerdir.

En değerli ve eşsiz inci olan Tanrı´nın kurtuluşunu hor görmeyelim. “Tanrı, bizi sevdiğini şununla kanıtlıyor: Biz daha günahlı iken, Mesih bizim için öldü. Böylece şimdi O´nun kanıyla aklandığımıza göre, O´nun aracılığıyla Tanrı´nın gazabından kurtulacağımız çok daha kesindir” (İncil’den, Romalılara 5: 8-9).

Bazı okuyucularımız, bu kurtuluşun çok kolay ve ucuz olduğunu düşünerek, “İsa Mesih tüm günahlarımızın cezasını üzerine aldıysa, istediğimiz kadar günah işleyebiliriz” demek hafifliğinde bulunuyorlar. Onlara özellikle şu iki noktayı hatırlatmak isteriz:

1) İsa Mesih’in sunduğu kurtuluş, candan tövbe edenler içindir. Bu değerli armağanı kabul edenler, kendi gururlarından vazgeçmelidirler. İnsanın kendi gururundan vazgeçmesi hiç de kolay değil. Bunun içindir ki, çok az insan Tanrı´ya yaklaşıyor.

2) Günahlarına af bulan ve kötü alışkanlıkların tutsaklığından kurtulan insan, Tanrı´yı tüm yüreğiyle, tüm canıyla, tüm düşüncesiyle ve tüm gücüyle sevmeye borçludur. Rab onu bağışlamıştır, o da komşusunu bağışlayacaktır. Mademki Tanrı onu tüm kusurlarına rağmen sevmiştir, onun da çev­resindekileri oldukları gibi sevmesi gerektir.

Tanrı´nın İsa Mesih’te bize vermek istediği yaşam ne kolay ne de ucuzdur, İncil kitabında Tanrı´nın kurtuluşu, pahası biçilmez, eşsiz bir inciye benzetilir:

“Göklerin Egemenliği, güzel inciler arayan bir tüccara benzer. Tüccar, çok değerli bir inci bulunca gitti, varını yoğunu satıp o inciyi satın aldı” (İncil’den Matta, 13: 45-46).

İnsanların çoğu suni inci ile yetinip gerçek inciyi arama zahmetine katlanmıyor. Tanrı´nın insana vermek istediği eşsiz inciyi kabul etmek için her şeyini feda edene ne mutlu!

Sevgili okuyucumuz, okuduğunuz yazı hakkında söyleyece­ğiniz veya soracağınız bir şey varsa, lütfen bize mektup yazınız. Haberlerinizi bekleriz.

Mutlu Kaynak

mektup@tevratzeburincil.org

BEYAZ HANIM

BEYAZ HANIM

Beyaz hanım

 

Beyaz hanım


Büyük bir çiftlikte Orhan isminde bir erkek çocuk yaşardı. Orhan hayvanları çok severdi. Bir gün annesi ona harika bir hediye verdi. Annesinin ona verdiği hediye beyaz bir tavuktu. Orhan’ın ne kadar mutlu olduğunu düşünebiliyor musunuz? Çocuk her sabah ve her akşam kümese gidip tavuğuna yem veriyor, ona olan sevgisi günden güne artıyordu. Tavuğun tüyleri bembeyaz olduğu için Orhan ona “Beyaz hanım” adını vermişti. “Beyaz hanım bizim buralarda en güzel tavuktur” diyerek onunla övünüyordu.

Bir gün Orhan yine tavuğuna yem vermek için kümese gittiğinde tavuk orada yoktu. Çocuk Beyaz hanım’ı uzun bir süre aradı ve sonunda onu buldu. Beyaz tavuk kendisine bir yuva hazırlamıştı. Yuvasına her gün bir yumurta bırakıyordu. Yuva yumurtalarla dolunca Beyaz hanım onların üzerine bir gün değil, tam üç hafta boyu kuluçkaya yatıyordu. Yuvasından sadece karnını doyurmak için çıkıyordu.

Üç hafta sonra harika bir şey oldu. Bir sabah Orhan kümese yaklaştığında, Beyaz hanım’ın samanlığın arkasından gıdakladığını duydu. Beyaz hanım yalnız değildi. Peşi sıra birkaç tane küçük sarı civciv geliyordu. Onlar, bacakları olan sarı küçük ve yumuşak bir top gibi gözüküyorlardı. Beyaz hanım civcivlerini gezdiriyor, kayırıyor, koruyor ve onlarla gurur duyuyordu. Küçük civcivler ise anne tavuğu izliyor ve onun sözünü dinliyorlardı. Yağmur yağınca ya da karanlık basınca anneleri çağırır çağırmaz hemen ona doğru koşarlardı. Beyaz hanım da üzerlerine kanat gererek onları yağmur ve soğuktan koruyordu.

Bir gün çok kötü bir şey oldu. Çiftliğe yakın bir yerde bir yangın çıkmıştı. Rüzgâr esiyor ve alevler hızla yayılıp eve ve ahıra yaklaşıyordu. Herkes bu yangını söndürmek için elinden geleni yapıyordu. Orhan de oradaydı. Akşam olunca öylesine yorulmuştu ki, Beyaz hanım’a yem vermeyi bile unutmuştu. Ertesi sabah Orhan tavuğunu aramaya başladı, ama ne yazık ki, onu hiçbir yerde bulamadı.

Az sonra yerde küçük kara bir yığın gördü. Merakla, yerdeki bu şeyin ne olduğunu anlamak için ayağıyla ona dokundu. Birden ürperdi. Bu kara yığın Beyaz hanım olabilir miydi? Şaşkınlık içinde olup bitenleri düşünürken ahırdan civcivlerin neşeli seslerini duydu. Evet, civcivlerin hepsi oradaydı, yaşıyordu, onlara hiçbir şey olmamıştı.

Acaba Orhan yokken orada neler olmuştu?

Bir gün önce, beyaz tavuk civcivleriyle birlikteyken, birden ateşin üzerlerine doğru geldiğini görmüştü. Aslında beyaz tavuk ateşten kaçarak canını kurtarabilirdi, ama civcivlerin bacakları o kadar küçüktü ki, onların kaçmaları olanak dışıydı. Beyaz hanım bunu anlayınca ölümünü göze alarak civcivlerini çağırdı ve kanatlarını onların üstüne gerdi. Bunu civcivlerine olan sevgisinden dolayı yapmıştı. Ateş onların bulunduğu yere varınca Beyaz hanım yanmış, ama civcivleri kurtulmuştu. Tavuğun civcivlerine olan sevgisi bu kadar büyüktü.

Orhan bu olayı annesine anlattı. Annesi onu dikkatle dinledikten sonra ona dönerek, “Orhan, biliyor musun?” dedi. “Seni de birisi çok sevdi ve yok olmayasın diye senin için öldü, aynı beyaz tavuğun civcivleri için öldüğü gibi.

Biz insanlar günahlıyız, eksiklerimiz var, kötülüklerimiz var, bazen sevgisiziz, saygısızız. Bazen şeytanı dinleyip ona uyduğumuz olur. Bu günahlarımız yüzünden Tanrı’dan ayrıyız, cezalıyız. Biz yok olmayalım diye İsa Mesih hayatını bizim için feda etti. O, bizim yerimize korkunç acılar çekip öldü. Görüyorsun Orhan, biz günahlarımızdan dolayı kaybolup yok olmayalım diye İsa senin ve benim için çarmıhta öldü. Eğer İsa’nın bu sevgisine inanırsan, Tanrı seni kabul eder ve günahlarından dolayı ceza çekmek zorunda kalmazsın. İsa senin kurtarıcın olur, beyaz tavuk civcivlerin kurtarıcısı olduğu gibi.

Şöyle diyebilirsin: “Sevgili İsa Mesih, sana teşekkür ediyorum. Beni sevdin ve benim için öldün. Seni şimdi kurtarıcım olarak kabul ediyorum. Âmin.”

Orhan bunları dinledikten sonra annesine şöyle dedi: “Anneciğim, ben artık tavuğumun yanmasına o kadar üzülmüyorum. Çünkü tavuğum civcivleri için ölmezseydi, belki de Kurtarıcı İsa Mesih’in beni ne kadar çok sevdiğini hiçbir zaman anlamayacaktım. Ama şimdi anladım ve çok mutluyum.”

mektup@tevratzeburincil.org

SAHTE PARA

SAHTE PARA

Sahte Para

SAHTE PARA

 

Sevgili okuyucumuz, bugün size “Sahte Para” adlı öyküyü anlatmak istiyoruz.

Kemal, ailesiyle küçük bir köyde otururdu. Tarlasında yetiştirdiği sebzeleri çarşıda satar, ailesine güçbelâ bir geçim sağlardı. Tembelliği çalışkanlıktan daha fazla seven Kemal, toprak ve ev vergilerini ödemekte daima zorluk çekerdi.

Her yıl olduğu gibi, vergi makbuzu yine geldi. Vergilerini ödemek için Kemal’in oldukça vakti vardı. Makbuzu bir yana koydu. Ne var ki, o yıl havalar kurak gittiği için sebzelerin çoğu kurumuştu. Vergilerini ödeyebilmek için para kazanmak şöyle dursun, ailesini geçindirmekte bile zorluk çekeceğini biliyor ve kaygılanıyordu.

Bir gün Kemal evinin yıkık duvarını onarırken duvarın içerisinde küçük bir testi, testinin içinde ise eski, maden bir para buldu. Parayı parlattığı zaman altın gibi ışıldadığını gördü. Kemal sevincinden neredeyse uçacaktı. Artık vergilerini ödeyebilecekti. Tüm kaygılarını unutup mutluluk içinde bir sigara yakıp keyfine baktı.

O akşam, Kemal’in kuyumcu bir dostu onu görmeye geldi. Kemal’in umutsuz vergi durumunu biliyordu. Kemal, bulduğu parayla vergi sorununun çözümlendiğini kuyumcu dostuna sevinç içinde anlattı. Kuyumcu: “Parayı bir göreyim hele” dedi.

Kuyumcu, Kemal’in çıkardığı parayı alıp enine boyuna inceledi ve sonra bir taş üzerine düşürdü. Üzgün bir tavırla parayı geri verip, “Bu para sahtedir, dostum. Çıkardığı sesten de belli oluyor” dedi. Kemal şaşkınlık içinde ona baktı. “Ama bu para dedelerimden kalmadır. Sahte olsaydı saklamazlardı” yanıtını verdi. Kuyumcu dostu yeniden parayı inceledi. “Madene bir miktar altın katılmış, hepsi o kadar. Bu paranın hemen hemen hiçbir değeri yok. Maliye dairesi bunu kesinlikle kabul etmez” dedi.

Bu sözler üzerine Kemal’in tepesi attı: “Atalarımın budala olduğunu mu demek istiyorsun yani? İyiyi kötüden ayırt edemezler miydi onlar?” diyerek dostuna çıkıştı.

Atalarımdan kalma bu para sahte olamaz, diye kızan Kemal’e kuyumcu dostu, “Kardeşim, ataların nasıl kişilerdi bilmiyorum. Belki de bu paranın sahte olduğunu bilmeyerek saklamışlar. Olabilir ki, senin gibi onlar da paranın parlak görünüşüne aldanmışlar. Ama şu anda önemli olan, hükümete olan borcundur. Sana kesin olarak diyebilirim ki, bu para geçmez. Durumunun kötü olduğunu çoktandır biliyorum. Onun için bu akşam seni görmeye geldim. Bak, bende has altından bir madalyon var. Seni dost olarak sevdiğimden ve seni alacağın cezadan kurtarmak istediğimden bu madalyonu sana vermek istiyorum. Onunla tüm vergilerini ödeyebilirsin” dedi.

Kemal’in gururuna dokunmuştu bu. Atalarından kalma eski paraya güvenmeyi yeğleyip dostunun hediyesini kabul etmedi.

Gururu yüzünden dostunun sunduğu yardımı kabul etmeyen Kemal’e bir gün sonra vergisini ödemesi için son uyarı mektubu geldi. Kemal, bulmuş olduğu parayı alıp maliye dairesine gitti. Maliye memuru parayı alıp iyice inceledi ve sonra uzman birine de gösterdi. Uzman parayı inceledikten sonra, onu geri vererek “ne yazık ki, bu para sahtedir” dedi. Kemal’in dünyası yıkıldı. “Ama başka param yok” diye kısık bir sesle yanıt verdi. Maliye memuru, “Kanun kanundur, arkadaşım” dedi. “Ya ödersin ya da hapsi boylarsın. Kanuna göre üç gün daha zamanın vardır.”

Kemal, maliye memuruna, “Üç gün içinde nereden bulacağım bu kadar para? Yalvarırım size, elimdeki şu parayı alın. Ne de olsa atalarımdan kalma; hem içinde altın da vardır” diye yakardı. Memur, “Evet, atalarından kalma olabilir, gene de değeri yok gibidir. Bu parayı kabul edemem. Maliye kasasına ancak kusursuz para girebilir. Bir yerden borç bul. Herhalde sana borç verecek biri vardır!”

Kemal, kuyumcu dostunu anımsadı. Onun yardım etmeye hazır olduğunu biliyordu; ama bir türlü gururunu yenip dostunun sunduğu yardımı kabul etmedi. Böylece üç gün sonra hapse atıldı.

Kemal niçin cezaevine atıldı? Vergi borcunu ödeyemediğinden mi? Kuyumcu arkadaşına güvenmediği için mi? Gururundan mı? Yoksa sahte paraya güvendiğinden mi?

Belli bir günde Kemal vergisini ödemek zorunda kaldığı gibi, her insan bir gün Tanrı’nın önünde durup yaşamının hesabını vermek zorunda kalacaktır.

Tanrı bizi neden yarattı? Ne diye bize yaşam verdi? Tanrı bizi Kendisi için yarattı. O’nunla olalım, O’nu yüceltelim diye. Yaşamımız O’nu övsün diye Tanrı bizi var etti.

Yaşamımızla Tanrı’yı yüceltiyor muyuz, yoksa yaşamımız, davranışlarımız, tutumlarımız ve sözlerimiz Yaratanımızı lekeleyip utandırıyor mu?

İşte bir gün, kıyamet gününde Tanrı’nın bize soracağı şudur: “Beni bütün yüreğinle aradın mı? Beni insanlardan ve kendi rahatından daha fazla sevdin mi?” O gün Tanrı, bize vermiş olduğu bu yaşamın hesabını soracak.

Kıyamet gününde hesap soran Tanrı’ya, “Adam öldürmedim, zina işlemedim, hırsızlık etmedim” diye kolaylıkla yanıt verebileceklerini umut edenler var. Ama Tanrı’nın doğruluk ölçüsü bundan çok daha yüksektir. İsa Mesih şöyle demiştir:

Musa’nın yasasında ‘Adam öldüren, yargılanacak’ denildiğini duydunuz. Ama ben size diyorum ki, kardeşine öfkelenen kişi yargı giyecek.

(Matta 5: 21–22)

‘Zina etme’ denildiğini duydunuz. Ama ben size diyorum ki, bir kadına bakıp onu arzulayan her adam, zaten yüreğinde o kadınla zina etmiştir.

(Matta 5: 27)

Bu ölçüye göre Tanrı’nın önünde kim durabilir? Kemal’in ödeyemediği bir hesabı olduğu gibi, bizim de Tanrı’nın önünde ödeyemeyeceğimiz bir hesabımız vardır.

Birçok insanın tutumu, Kemal’in vergi dairesindeki tutumuna benziyor. Kemal’in parası kusurlu ve değersizdi. Buna rağmen o, elindeki bu paranın maliyece kabul edilmesini istiyordu.

Tanrı’nın önünde ancak kusursuz bir yaşam kabul edilir. Oysa birçok insan, “sevap” sayılan, ama değeri düşük, kusurlu işlerle Tanrı’nın huzuruna çıkıyor.

Değerli okuyucumuz, dincilik, bir hayır kurumuna bir bağışta bulunmak, oruç tutmak, namaz kılmak, iyilik etmek insanı Tanrı’nın önünde kusursuz yapmaz. İyi bir aile veya üstün bir tarikata ait olmak da Tanrı’nın huzurunda canın bedeli olarak geçmez.

Tanrı, kurtuluşu insana armağan olarak vermeyi seçti. Çünkü insanın en iyi işi bile kusurlu ve eksiktir.

Kemal’in kötü durumunu bilip ona acıyan kuyumcu arkadaşı kusursuz, has altından bir madalyonla Kemal’in vergi borcunu ödemeye hazırdı. Ancak Kemal gururlanıp onun yardımını kabul etmedi.

Bize acıyan ve bizi eşsiz bir sevgiyle seven Tanrı, bize akılları durduran bir yardım sundu: Tanrı’nın özünden olan, yaşamında hiçbir kusuru olmayan Mesih İsa, bizim günahlı yaşamımızı kendi üzerine aldı; hak ettiğimiz ölümü O bizim için öldü. Şimdi İsa Mesih’in kusursuz yaşamını Tanrı, bizim yaşamımız yerine saymaya, görmeye hazırdır. Demek ki, bunu kabul edersek, Mesih’in kusursuz yaşamını giyinmiş olarak güvenle Tanrı’nın huzuruna çıkabiliriz. Kimi buna “saçma” diyebilir. Ama Tanrı’nın sevgisi bu kadar üstündür, sevgili okuyucum.

Kemal’in vergi borcunu ödemeye hazır olan kişi, bir kuyumcu arkadaşıydı. Bizim günah borcumuzu ödemeye hazır olan kişi ise, Tanrı’nın isteğine uyan İsa Mesih’tir. Tanrı’nın Sözü şöyle diyor:

İsa Mesih, günahlarımıza karşılık öldü, gömüldü ve üç gün sonra dirildi.

(1 Korintliler 15: 4)

Sevginin ne olduğunu, Mesih’in bizim uğrumuza canını vermesinden anlıyoruz. Bizim de kardeşlerin uğruna canımızı vermemiz gerekir.

(1 Yuhanna 3: 16)

Mesih herkesin uğruna öldü. Öyle ki, yaşayanlar artık kendileri için değil, kendileri uğruna ölmüş ve dirilmiş olan Mesih için yaşasınlar.

(2 Korintliler 5: 15)

Biz daha günahlıyken Mesih bizim yerimize öldü. Tanrı bize sevgisini bununla kanıtlıyor.

(Romalılar 5: 8)

Kemal’in cezaevine atılması yoksul oluşundan değildi, çünkü ona yardım edecek biri hazırdı. O, cezaevine gururu yüzünden atıldı.

Gururumuzun iyi yönleri vardır. Örneğin, bir öğrenci birinciler arasında bulunmak amacıyla her gün derslerine çalışırsa, buna iyi diyebiliriz. Ya da gururumuz bizi düşük, yüz kızartıcı işler yapmaktan alıkoyarsa, bu yine iyidir. Oysa işin biraz daha derinine inersek gururlanmanın, kendini beğenmenin, övünmenin kötü ve zararlı bir şey olduğunu kabul etmeliyiz.

Bir de “Sahte Para” öyküsündeki Kemal’e benzeyenler vardır: Gururlarından dolayı hiçbir yardımı, öğüdü ya da bir armağanı kabul etmezler. Kötü günde onları kim kurtarabilir?

Gururlu kişi çabuk alınır, çabuk küser, herkesi hor görür, kendini beğenir. Minnet altına girmekten korktuğu için, yardıma ihtiyacı olmasına rağmen, acıklı durumunu belli etmemeye çalışır.

Daha da kötüsü, Tanrı’ya karşı da gururlu olup O’nun yüce sevgisini reddeder. Tanrı, İsa Mesih’in sayesinde günahlarımızı bağışlayıp bize yeni bir yaşam vermek istiyor. Bizden tek istediği, günahlı ve bağışlanmaya muhtaç olduğumuzu O’na söyleyip O’nun sunduğu kurtuluşu armağan olarak sevinçle kabul etmemizdir.

Buna gururumuz engel olmasın! Tövbe edip gururumuzu, kendimizi, yaşamımızı tümden Tanrı’ya teslim edelim.

Sevgili okuyucumuz, okuduğunuz yazı hakkında söyleyeceğiniz veya soracağınız bir şey varsa, lütfen bize mektup yazınız. Kurtuluş konusunda daha fazla bilgi edinmek isterseniz, ücretsiz Kutsal Kitap derslerimizden ve diğer yayınlarımızdan isteyebilirsiniz. Haberinizi bekliyoruz.

Mutlu Kaynak

mektup@tevratzeburincil.org