Tag Archives: Hıristiyan

EŞSİZ İNCİ

EŞSİZ İNCİ

EŞSİZ İNCİ

 

EŞSİZ İNCİ

Değerli arkadaş,

okuyacağınız öykü Hindistan’da geçmekte­dir. Hindistan’da aşağı yukarı 1214 milyon insan yaşar. Bunun büyük bir kesimi Hindu inançlarına bağlıdır. Kuzey Hin­distan’da 160 milyondan daha fazla Müslüman bulunur. Ülkenin güneyinde ise 28 milyon Hıristiyan yaşa­maktadır. Ayrıca küçük bir Budist azınlığı ve başka dinlere bağlı olan topluluklar da vardır.

Hindular, insan öldükten sonra, onun ruhunun başka bir bedenle tekrar bu dünyaya doğacağına inanırlar. Onların inançlarına göre kötü insanlar gelecek hayatlarında hayvan olarak, iyi insanlar ise daha iyi bir ailenin çocuğu olarak, ruhsal yaşama daha elverişli olan bir çevrede doğacaklardır. Hinduların amaçları, en yüksek sınıflara, hiç bedeni olmayan ruhlar sınıfına erişmektir. Bu hedefe varmak için her çeşit dünyevi zevklerden vazgeçerler, hatta kendi bedenlerine de eziyet ederler. Aynı zamanda genellikle başka inançları benimseyen vatandaşlarına da anlayış gösterirler. Bazı bölgelerde Hindular dinî azınlıkları baskı altında tutarlar, ama birçok yerde Müslümanlar ve Hıristiyanlar korkmadan Hinduların arasında yaşayabilirler. Okuyacağınız öyküde olduğu gibi, birbirinden farklı dinlere bağlı olanlar arasında çok samimi dostluğa rastlamak da mümkündür.

Deniz kıyısında bulunan küçük bir köyde Virapa adlı bir inci avcısı yaşardı. O, çok dindar bir Hindu idi. Komşusu ve uzun yıllardan beri dostu olan Şantapa ona çeşitli sıkıntılarında destek ve yardımcı olmuştu. Çoğu zaman, akşamları beraber sohbet ederek geçirirlerdi. Şantapa, Virapa’nın ne kadar dindar olduğunu görüp şaşakalırdı. Ama aynı zamanda günahlı bir insanın dindarlığının Tanrı önünde hiç bir yarar sağlayamayacağını biliyordu. Defalarca Şantapa, Virapa’ya şöyle demişti: “Dostum, senin dinsel çabaların, günahlarını örtmeye veya onları ortadan kaldırmaya yeterli değildir.”

“Kutsal Kitap şöyle der: “Bütün iyi işlerimiz Tanrı´nın önünde kirli bir paçavra gibidir” (Yeşaya 64: 6). Tanrı´nın kutsallığı yanında biz insanlar çok kötüyüz. Yüreğimizin her düşünce­sini, her türlü arzumuzu, her an kendi kendimizi düşündüğü­müzü Tanrı görür. Kalbimizin bozukluğu ve günahlarımızın çokluğu yüzünden, Tanrı´ya sunabileceğimiz hiç bir şeyin O´nun yanında değerli olmayacağını bilmeliyiz. Senin dinsel çabaların, kurbanların, kendine eziyet etmen boşunadır. Kardeşim, bunların Tanrı tarafından kabul edileceğini um­makla ancak kendi kendini aldatmıyor musun? Ben, yapabile­ceğim hiç bir şeyin beni Tanrı’ya yaklaştırmayacağını bilirim. Tek umudum İsa Mesih’in ölümü ve dirilişidir. İsa Mesih, hepimizin günah yükünü üzerine alıp bize düşen cezayı çekmiştir. Tövbe edip İsa Mesih’e bağlanan kişinin sonsuz yaşamı olur.”

Virapa, her keresinde Şantapa’yı sabırla dinler, ama sonra sözlerine itiraz edip, herkesin kendi kurtuluşu için bütün gücüyle uğraşması gerektiğini savunurdu.

Mevsimin son dalışlarını yaptığı bir günde Virapa’yı Şantapa seyrediyordu. Güneşten yanmış vücudunu bir balık gibi hareket ettiren ve pek de genç sayılmayan bu dostuna hayranlık duyuyordu… Virapa gene su yüzüne çıkmıştı ve dişlerinin arasında büyükçe bir istiridyeyi tutuyordu. Çok yorulduğu belli olan Virapa istiridyeyi dostuna uzatarak: “Eh, artık bu mevsim dalışa elveda. Bu son istiridye de iyi bir parçaya benziyor, aç bakalım, içindekini bir görelim,” dedi. Şantapa çakı ile istiridyeyi açıp büyük bir inci görerek bağırdı: “Virapa, bu, gördüğüm incilerin en güzeli, şuna bak!” Virapa inciyi eline alıp tetkik ederek: “Fena değil, ama hatalı, bak şurasında siyah bir leke var ve biraz çökük. Herhalde büyükçe olduğu için biraz para edecek,” dedi.

Virapa, bembeyaz dişlerini göstererek sözlerine şöyle devam etti: “Bu iş senin Tanrı hakkında bana söylediklerine benziyor. İşte sen, inciden pek anlamadığın için buna en güzel inci dedin çıktın. Ben ise hemen hatalarını gördüm. Evet, Tanrı da insanların ne olduklarını iyi bilir ve O´nun kararı doğrudur. İnsan, ilk bakışta ne kadar iyi görünürse görünsün, yüreği kötüdür. İşte, yüreğimizin kirini, kötülüğünü temizlemek için dinimizin emirlerini tüm gücümüzle tutmamız gerek. Nasıl olur da sen, kurtuluşun Tanrı´dan bir hediye olduğunu söylü­yorsun? Kurtuluşumun böyle bedava olacağına bir türlü inanamıyorum.”

Kayığı karaya çekip köyün yolunu tuttular. Konuşa konuşa tozlu yolda ilerliyorlardı. Biraz sonra, oralarda sık sık görülen hac yolcularından birine rastladılar. Bu adam, Hindularca kutsal sayılan ve Ganj nehri kıyısında kurulmuş olan Varanzi şehrine hacca gidiyordu. Yalınayak yürüyerek, en keskin taşların üzerine basıyor ve ara sıra eğilip yeri öpüyordu. Virapa: “İşte, ben de birkaç gün sonra bu mübarek adam gibi yola koyulup Varanzi’ye giderek hacı olacağım; hatta oraya dizlerimin üzerinde gitmeye niyetliyim. Böylece dinimin en önemli bir emrini yerine getirmiş olacağım.” Şantapa ise: “Varanzi buradan 900 kilometre uzakta, hiç dizlerin böyle bir yolculuğa dayanabilir mi? Daha oraya varmadan kan kay­bından ölürsün” dedi. Virapa: “Ne olursa olsun, karşılığımı alacağım, onun için her acıyı çekmeye razıyım.” diye cevap verdi. Şantapa tekrar ona, İsa Mesih’in bütün insanlar uğruna çarmıh üzerin­de çekmiş olduğu acıyı, herkesin günahını taşımış olup öldü­ğünü ve bu nedenle herkese cennet yolunu açmış olduğunu anlattı. Ama Virapa şöyle cevap verdi: “Şantapa, bu dün­yada en iyi arkadaşım sen oldun, bana her zaman yardımın dokundu, iyiliğin eksik olmadı. Bunun için beni Varanzi’ye gitme sevincinden yoksun etmeye çalışma. Ben karşılıksız bir kurtuluş kabul edemem.”

Birkaç gün sonra hac hazırlığını yapmış olan Virapa Şantapa’yı evine çağırarak onunla konuşmaya başladı: “Dostum, şimdi sana bir sırrımı açmak istiyorum. Çünkü hacdan dönüp dönmeyeceğim belli değil. Beş yıl önce ölen oğlumu hatır­larsın; o çok ünlü bir dalgıçtı. Bir gün su altında çok kaldığı ve fazla derine daldığı için hastalandı ve birkaç gün sonra da hayata gözlerini yumdu. Oğlum, hep eşsiz bir inciyi bulacağını düşünerek, en zor yerlere dalış yapardı. Ah, benim oğlum bana ne kadar büyük bir neşe kaynağıydı. O, herkesin sev­gilisi, iyi kalpli bir evlattı. Oğlum su altında fazla kaldığı gün şu inciyi çıkartmıştı” diyerek Virapa bir kutudan çok iri bir inci çıkardı. “Bu inci bana göre eşsiz bir incidir. Satmak istesem bana bir servet getirebilir.” Şantapa’nın gözleri kamaşmıştı, böyle bir inciyi rüyasında bile görmemişti. Ceviz kadar iri, hiç bir kusuru yoktu. Bunun değerini ancak bir kral ödeyebilirdi. Virapa dostunun hayranlıkla inciye baktığını görüp ona dedi: “Şantapa, işte seni bugün buraya çağırdığı­mın nedeni bu. Benim hacdan geriye döneceğim belli değil ve en iyi dostum olduğun için sana bu eşsiz inciyi armağan etmek istiyorum.“ Şantapa şaşkınlıkla Virapa’ya baktı: “Ama bu inci sana bir servet getirebilir, bunu bana nasıl bedava verebilirsin? Hiç olmazsa karşılık olarak biriktirdiğim parayı vereyim.“

Ama Virapa, dostunun kendisini anlamadığına şaşıp: “Şantapa, her halde anlamıyorsun, biricik oğlum böyle bir inciyi elde etmek için hayatını verdi. Bu incinin manevi değeri bence o kadar büyük ki, asla para karşılığında satamam. Yalvarırım, sana karşı duyduğum sevgi için bu armağanımı kabul et” dedi.

Bu sözleri duyunca Şantapa sevinç ve heyecanla Virapa’nın ellerine sarılarak: “Sevgili dostum, yıllardır sana anlatmak istediğim budur” dedi. “Senin her şeyin olan oğlunun yaşa­mına mal olan bu inciyi hiç bir değer karşılığında satmazsın. Bu incinin manevi değeri sana dünyada olan tüm servet­lerden üstündür. Sen bu inciyi ancak sevdiğin dostuna armağan olarak vermek istiyorsun. İşte, Tanrı´nın sana armağan etmek istediği kurtuluş da bu inciye benzer. Onun değeri sonsuzdur. Tanrı onu hiç bir caba, para veya iyilik karşısında değil, ancak armağan olarak verir. Çünkü İsa Mesih bu kurtuluşu sağlamak için kanını döküp can vermiştir. Benim, senin, herkes için sonsuz yaşam yolu açılsın diye kendisini kurban etmiştir. Yapacağımız tek iş, günahlılar olarak Allah’ın bize armağan etmek istediği kurtuluşu kabul etmektir.”

Yaşlı dalgıç derin derin düşünmeye başladı.

Şantapa sonra devam ederek: “Dostum, bana olan sevginden dolayı oğlunun canına mal olan inciyi armağan etmek istiyor ve benim de bu armağanı kabul etmemi arzu ediyorsun. Sen de aynı şekilde, Tanrı’nın büyük sevgiyle sana İsa Mesih’te sunduğu kurtuluşu kabul et” dedi.

Nihayet Virapa, değeri insan gücüyle ödenemeyecek olan, İsa Mesih’in ona sunduğu kurtuluş hediyesinin derin anlamını kavramıştı. Tanrı, insanları kendisiyle barıştırmak ve onların günahlarını bağışlamak için bir plan hazırladı. Bütün insanların günahı için bir kişi, İsa Mesih öldü. Ancak Tanrı, İsa’nın sunduğu bu kurtuluşu kabul etmek ya da etmemekte insanları özgür bırakmıştır. Bu hediyeyi kim alçakgönüllülükle kabul ederse günahın ezici ağırlığından ve tutsaklığından kurtulup, gerçek iç özgürlüğüne kavuşur. Tanrı´nın hazırladığı kurtuluşu hiçe sayıp geri tepenlerse Tanrı’nın adaletine göre günahlarının cezasını çekeceklerdir.

En değerli ve eşsiz inci olan Tanrı´nın kurtuluşunu hor görmeyelim. “Tanrı, bizi sevdiğini şununla kanıtlıyor: Biz daha günahlı iken, Mesih bizim için öldü. Böylece şimdi O´nun kanıyla aklandığımıza göre, O´nun aracılığıyla Tanrı´nın gazabından kurtulacağımız çok daha kesindir” (İncil’den, Romalılara 5: 8-9).

Bazı okuyucularımız, bu kurtuluşun çok kolay ve ucuz olduğunu düşünerek, “İsa Mesih tüm günahlarımızın cezasını üzerine aldıysa, istediğimiz kadar günah işleyebiliriz” demek hafifliğinde bulunuyorlar. Onlara özellikle şu iki noktayı hatırlatmak isteriz:

1) İsa Mesih’in sunduğu kurtuluş, candan tövbe edenler içindir. Bu değerli armağanı kabul edenler, kendi gururlarından vazgeçmelidirler. İnsanın kendi gururundan vazgeçmesi hiç de kolay değil. Bunun içindir ki, çok az insan Tanrı´ya yaklaşıyor.

2) Günahlarına af bulan ve kötü alışkanlıkların tutsaklığından kurtulan insan, Tanrı´yı tüm yüreğiyle, tüm canıyla, tüm düşüncesiyle ve tüm gücüyle sevmeye borçludur. Rab onu bağışlamıştır, o da komşusunu bağışlayacaktır. Mademki Tanrı onu tüm kusurlarına rağmen sevmiştir, onun da çev­resindekileri oldukları gibi sevmesi gerektir.

Tanrı´nın İsa Mesih’te bize vermek istediği yaşam ne kolay ne de ucuzdur, İncil kitabında Tanrı´nın kurtuluşu, pahası biçilmez, eşsiz bir inciye benzetilir:

“Göklerin Egemenliği, güzel inciler arayan bir tüccara benzer. Tüccar, çok değerli bir inci bulunca gitti, varını yoğunu satıp o inciyi satın aldı” (İncil’den Matta, 13: 45-46).

İnsanların çoğu suni inci ile yetinip gerçek inciyi arama zahmetine katlanmıyor. Tanrı´nın insana vermek istediği eşsiz inciyi kabul etmek için her şeyini feda edene ne mutlu!

Sevgili okuyucumuz, okuduğunuz yazı hakkında söyleyece­ğiniz veya soracağınız bir şey varsa, lütfen bize mektup yazınız. Haberlerinizi bekleriz.

Mutlu Kaynak

mektup@tevratzeburincil.org

KADİR’İN MİRASI

KADİR’İN MİRASI

Kadirin Mirasi

KADİR’İN MİRASI

Kadir varlıklı bir ailenin tek çocuğuydu. Baba ve annesiyle birlikte büyük şehirlerden uzak bir köyde kalırdı. Kadir iki yaşındayken annesi, daha sonra da babası öldü. Çocuğun aksi, sinirli, yalnız kendi rahatını düşünen amcası, onu istemeyip başka köydeki uzak akrabasına gönderdi. Çocuk burada biraz daha iyi karşılandı.

Aradan bir ay kadar geçince, kötü kalpli amca, köyün ileri gelenlerine, „yeğenim öldü“ dedi. Bunu söylemekteki amacı, kardeşinden kalan mirasa tek başına konmaktı. Nihayet bu arzusunda da başarılı oldu.

Yıllar geçti, Kadir büyüyüp tarlada çalışmaya başladı. Her sabah şafakta yatağından kalkar, torbasına biraz ekmek, peynir koyup tarlaya giderdi. Akşam güneş battıktan sonra eve dönerdi. Bu kadar çok çalışmasına karşılık evdekiler onu hor görür, fakirlik ve kimsesizliğini başına kakar, biz iyiyiz de sana bakıyoruz, derlerdi. Oysa zavallı Kadir’i okula dahi göndermemişlerdi. O, biraz okumayı arkadaşlarının yardımıyla öğrenmişti. Günleri çalışmayla geçen Kadir 22 yaşına girdi. Bir gün Kadir evde yalnızken kapı çalındı. Hemen koşup kapıyı açtı. Postacı ona bir mektup uzattı. Mektubun üzerinde „Sayın Kadir Efendiye“ yazılıydı. Delikanlı mektubu alınca pek şaşırdı. Çünkü o, kendisine mektup yazacak kimsesi olduğunu bilmiyordu. Acaba ona bu mektubu kim yazmıştı? Mektubu koynuna soktu, sonra rahatça okuyabileceği bir yerin yolunu tuttu. Uygun bir yer bulup etrafında kimsenin olmadığından emin olunca, mektubu açıp okumaya başladı.

5. Mayıs 1945

Sayın Müfit oğlu Kadir Efendi, bu mektubu sana yazan ben Nurettin oğlu Aziz, senin dayınım. Uzun aramalarımdan sonra, birkaç yıl önce senin yaşamakta olduğunu öğrendim. Buna çok sevindim. Sen benim etimden, canımdan bir parçasın. Sevgili yeğenim, öğrendiğime göre kendi durumundan habersizsin. Oysa baban öldüğünde sana büyük bir miras bırakmıştı. Ancak eline düştüğün düşman o mirası yalan uydurarak ele geçirdi. Seni aldatan adam güçlü ve kurnazdır, onun için onunla mücadele etmekten kaçındım. Senin haklarını geri alıp sana teslim edebilmem için satın almaktan başka çare bulamadım. Bunun için çok çalıştım. Sana satın aldığım mirasın tapuları doğduğun köyün kasabasındaki kaymakamdadır. Onları imzalayıp derhal alabilirsin. Oraya giderken bu mektubu ve nüfus kâğıdını yanına al. Beni hemen görmek isteyeceğini biliyorum, ama ben şimdi uzun bir yolculuğa çıkıyorum. Daha sonra dönüp seninle görüşeceğim. O zaman birlikte sevineceğiz. Şimdilik Tanrı’ya emanet ol. Gözlerinden öperim.

Dayın Aziz.

Kadir, mektubu okuyunca heyecanlandı. Kendisine yazılan bütün bu şeyler doğru muydu? Gerçekten büyük bir servetin mirasçısı mı, yoksa ekmeğini çıkarmak için sıkı çalışmak zorunda kalan yoksul bir genç miyim, diye düşündü. Kafasındaki böyle sorulara cevap bulmak için mektubu tekrar okudu. Sonra, mektubu ondan zorla alırlar korkusuyla onu kimsenin bulamayacağı bir yerde bir tasın altına sakladı. Eve gelirken yolda kendi kendine şöyle dedi: „Acaba gerçekten benim böyle bir dayım var mı? Bana müjdelenen miras doğru mu? Gerçekten mektup benim adıma geldi, ama…“

Düşünceli hâli evdekilerin dikkatini çekti ve ona, neyin var, diye sordular. Kadir niçin düşünceli olduğunu önce onlardan saklamak istedi, ama ısrarları karşısında dayanamadı, dayısından bir mektup aldığını, doğduğu köyün kasabasına gidip araştıracağını söyledi. O zaman onunla alay etmeye başladılar: „Sanki koca dünyada senden başka Kadir isimli adam yok! Bu mektup sana değil, kuşkusuz başka birisine yazılmıştır.“ Mektubu görmek istediler, ama Kadir mektubu göstermedi.

Ertesi günü nüfus kâğıdını alıp mektubu sakladığı yere gitti. Orada nüfus kâğıdını dayısının ona gönderdiği nüfus kâğıdı suretiyle karşılaştırdı. Kâğıtlardaki ad, soyadı, doğum yeri, doğum tarihi, anne ve baba adı birbirinin aynısıydı. Artık bu mektubun kendisine yazıldığından emindi.

Dayısının mektubu ile birlikte kendi nüfus kâğıdını da taşın altına sakladı. Akşam yemeğine eve gelince Kadir, ağasının, köyün bütün ileri gelenlerini evlerine davet ettiğini gördü. Kadir’e, „Bu gelen mektuba inanacak kadar aptal olamazsın; bu mektup sahtedir, birisi sana kötü bir şaka yapmak istiyor. Mektubu bize göster, onun sahte olduğunu sana ispat edelim“ dediler.

Bunun üzerine Kadir şüphelenmeye başladı. Mektubun sahte olup olmadığını şimdiye dek düşünmemişti. Kendi kendine şöyle dedi: „İçimde bir şey bana mektubun doğru olduğunu söylüyor, ama yine de gidip bu Aziz dayım hakkında bir şeyler öğrensem hiç de fena olmaz.“

Bir gün çarşıya gitti. Oranın en güvenilir adamını bulup ona, o kasabada Aziz adında birisinin yaşayıp yaşamadığını sordu. Adam, „Evet, gerçekten de orada Aziz adında çok iyi bir adam yaşıyor, ama birkaç gün önce uzun bir yolculuğa çıktı. Aziz efendi çok varlıklı biridir, ancak duyduğuma göre, bir miras meselesi yüzünden son yıllarda epey çalışmış ve sonunda bu mirası geri satın almış“ yanıtını verdi. Delikanlının yüreği rahatladı, sevinçle köye döndü.

Kendi kendine, „Vay be, demek ki, bu dayım benim için çalışmış!“ dedi. Kalbinde dayısına karşı büyük bir sevgi doğmuştu.

Eve gelince efendisine, yolculuğa çıkacağını bir kere daha söyledi. Efendisi buna çok kızdı ve „eğer bizi bırakırsan, bizden tamamen ayrılmış, kesilmiş olacaksın“ diyerek ona kendisini bekleyen tehlikelerden söz etti. Engel olamayacağını anlayınca, Kadir’in bu aptallığının geçeceğini umarak onu bir odaya hapsetti. Ama Kadir, bir gece herkes mışıl mışıl uyurken, odanın kerpiç duvarını deldi ve kendisine geçebileceği bir yer açıp ay ışığında sessizce evden uzaklaştı. Sakladığı yerden mektup ve nüfus kâğıdını alıp koşarak köyden uzaklaştı. Kadir gündüzleri saklanıp geceleri yoluna devam etti. Mümkün olduğu kadar rastladığı hanlarda çalıştı, ama yine de karnını doyurabilmek için ayakkabısını ve ceketini satmak zorunda kalmıştı. Evet, Kadir büyük bir mirasın sahibiydi, ama şu andaki görünümü bunun tam tersini gösteriyordu.

Kadir üç hafta yürüyerek nihayet yorgun ve perişan bir durumda kasabaya vardı. Kaymakamlık binasını buldu. Oradaki memurlara dayısından gelen mektubu ve nüfus kâğıdını gösterir göstermez onu derhal kaymakam beyin huzuruna çıkardılar. Kaymakam, Kadir’in kim olduğunu derhal anlayıp, „Oğlum, geldiğine iyi ettin, çünkü dayın senin buraya gelmeni istedi. Şimdi tapular şahitlerin önünde sana verilecek, kendi imzanı atıp bütün mirasa sahip olacaksın. Aldığın mektuba güvendin ve tüm engelleri aşarak buraya geldin. Bu güvenin de seni büyük bir servete kavuşturdu“ dedi. O gece Kadir yatağına fakir bir yolcu değil, çok zengin biri olarak, birçok malın, tarlanın sahibi olarak girdi.

Kadir, sevincinin zirvesine ulaşacağı günü, kendisini sevip uğruna bu kadar çalışmış olan dayısını yüz yüze göreceği anı özlemle bekledi.

Değerli okuyucumuz, sana da bir mektup geldi. Bu mektup, gökten gelen İncil Müjdesidir. Bu mektup sana geçici, dünyasal servetlerden değil, senin için göklerde saklı, çürümez, lekesiz ve solmaz bir mirastan söz eder (1 Petrus 1: 4). Bu mirasın anlamı, Tanrı’yla barış olanağı, O’nun sana olan lütfü, iyiliği ve sevgisidir. Bir babanın oğluna miras bırakması gibi, Tanrı da insanlara miras vaat eder.

İncil bize der ki:

Düşmanımız olan şeytan bizi kandırarak Tanrı’dan ayırmıştır. Karanlıkta kaldığımız sürece Tanrı’nın zenginliğinden ve bizim için hazır duran büyük mirastan habersiziz. Şeytan, hiçbir zaman bizim bu mirasa konmamızı istemez. Bu nedenle de İncil’in müjdesini saklamaya ya da yalanlamaya çalışır çeşitli yollarla.

Evet değerli dostum, şeytan, İncil Müjdesini senden saklamak istemektedir. Ama mektubun Kadir’in eline ulaşması gibi, İncil Müjdesi de sana ulaştı. Bu mirasa seni kavuşturmak için uğraşıp kendisini feda etmiş olan İsa Mesih’tir. O, kendi canı pahasına günahlarının affını sağlayarak seni bu mirasa sahip kıldı. Kendisi suçsuz ve lekesiz olduğu halde İsa Mesih, senin suçlarını ve senin Tanrı’ya olan borçlarını yüklenerek sonsuz ıstıraplar çekip çarmıhta ölerek ödedi. Tanrı da İsa’nın bu lekesiz sevgisinden, bu kusursuz itaatinden ve fedakârlığından hoşnut kalarak O’nu üçüncü günde ölülerden diriltti, hem de sonsuzluğa kadar yaşamak üzere. Demek ki, Tanrı’ya olan borcun ödenmiştir, tümden silinmiştir, değerli dostum. Senin yapacağın, eski yaşamını bırakıp iman ve cesaretle seni bekleyen bu büyük bağışı almak için Tanrı’ya gitmendir.

Şüphesiz, böyle bir karar verdiğinde, çevrendekiler senin onlarla birlikte kalmanı, içinde yetişmiş olduğun adetleri, yolu bırakmamanı isteyecekler. Unutma ki, bu adetler seni ebedi mirasa kavuşturamaz.

Kadir’e, mektup sana ait değil, dedikleri gibi, sana da, İncil senin için değil, Hıristiyanlara aittir diyecekler. Oysa İncil Müjdesi, ulus, ırk ve dil fark etmeden, herkese verildi.

Bazı kişiler, Kadir’in köyünün ihtiyarları gibi, bu müjdenin sahte, güvenilmez olduğunu iddia edecekler. Ama kendin İncil’i samimi bir şekilde okursan, arayıp araştırırsan, sen de Tanrı Sözü olan İncil’in kusursuz ve gerçek olduğunu görebilirsin. Biz de kendi yaşamımızda, İncil sözlerinin doğru olduğunu, yaşamımızı değiştirip bizi yenilediğini gördük.

Sevgili okuyucu, kendi yüreğinde olan Tanrı sesine de kulak ver. Çünkü O, sana bu müjdenin yalan olmadığını tasdik ve şahadet eder. Olduğun gibi kalmanı isteyen insanların sesine kulak verme, araştırmalarında sana engel olmak isteyenlerden ayrıl. Dua ile Rabbe yaklaş. Günahlı olduğunu O’na söyle ve İsa Mesih’in günahlıları kurtarmak için yeryüzüne geldiğini bildiren sözlerini Rabbe göster. Bu şekilde cesaretle Tanrı’ya gelip İsa Mesih’in sana kazandırdığı mirası, yani günahlarının affını talep edersin. İsa Mesih senin uğruna öldüğü için bu miras senin hakkındır.

Mirasın tapularını nasıl elde edeceksin? Senin uğruna kendisini feda etmiş Rabbe şükretmekle! Sonra, aldığın servetin değerini her gün biraz daha fazla tanıyıp onu kullanacaksın. Tanrı’nın sana verdiği sevgi, barış, sevinç, cömertlik ve sabır etrafındakilerin yararına olacaktır. İsa Mesih’in tekrar geleceği günü özlemle bekleyeceksin. Çünkü O’nu o günde yüz yüze göreceksin. O zaman Mesih ve sen birlikte O’nun mektubuna güvendiğine sevineceksiniz.

Sevgili okuyucumuz, okuduğunuz yazı hakkında söyleyece¬ğiniz veya soracağınız varsa, lütfen bize mektup yazınız. Haberinizi bekliyoruz.

Mutlu Kaynak

mektup@tevratzeburincil.org

Ya benim hikayem?

Ya benim hikayem?

Özgeçmişim

Özgecmisim

Ben Mutlu, 1961 doğumluyum. Almanya’da, küçük bir şehirde doğdum. Ailem beni iyi yetiştirdi. Hıristiyanlı’ğın Katolik mezhebine ait kurallara göre yetiştirildim. Her pazar günü kiliseye gidip ayine katılırdık. Onaltı yaşına geldiğimde artık pek cazip gelmiyordu. Bu törenler beni sıkıyordu. „İnanç yalnız ölümün kapısının önündekiler için iyi. Ölmek üzere olanlar için bir ümit olması lazım. Ama ben daha gencim.“, diye düşünüyordum. Bundan dolayı genelde hayatı iyileştirmek için konunun çekirdeğine inerek asıl olan şeyleri bulmak istedim. Lise yıllarımda Hegel, Feuerbach, Adorno, Habermass ve Markuse’nin eserlerini okudum.

1980′de Almanya’da Yeşil Hareketi başladığı zaman ben de onların fikirlerini destekledim. Ben „Herkes yalnız para düşünüyor, dünyamız ölüyor“ diye düşünüyordum. Frankfurt’ ta yeni bir hava alanı için binlerce çam ağacı kesilecekti. Bunu protesto etmek için onbinlerce kişi Frankfurt ormanında toplandı. Buna ben de katıldım. Ayrıca Frankfurt’un merkezinde de bir gösteri yaptık. Hem ormanda hem de şehir merkezinde o kadar çok şiddet gördüm ki, bu hareketin de bir çare olmadığını anladım.

Aynı zamanda ailemden ayrıldım. Çünkü aramız bozuldu. Ayrılmadan önce babamla pek anlaşamazdık. O bazen sinirli bir adam oluyordu ve beni yirmi yaşında olduğum halde hala İncil’in sözleriyle eğitmek istiyordu. Bundan nefret ediyordum.Kendisinin İncil’e göre yaşamadığını gördüğüm için babamın düşüncelerini kabul etmedim. Sonunda bir arkadaşıma sığındım ve iki ay için tavan arasında küçük bir odada yaşadım.

Düşünmek için çok zamanım vardı. Yalnız dört ay askerlik yaptıktan sonra bu görevime doğduğum şehirde sivil hizmet yaparak devam ettim. Bir yıl için hastaları özel arabayla okullarına ve işlerine götürdüm. Bu arada iki arkadaşımla beraber küçük ve eski bir ev tuttuk.

Mahatma Ganddi’nin felsefesini okudum ve ona hayran oldum. O İncil’den yola çıkarak içerisinde hiçbir şiddet unsuru bulunmayan bir felsefe yarattı. Hindistan’dan onunla İngiliz’leri kovdu.

Ama yinede bütün bu fikir ve hareketlerle ve kendi düşüncelerimle bırakın dünyayı kendimi bile değiştiremeyeceğimin farkına vardım. Bana, İncil’de sanki bir cevap saklıymış gibi geldi.

İncil’i satın alıp okumaya başladım. Her boş anımda İncil’i okudum. Böylece iki ay geçti. İncil’de İsa’nın yaşamını dört kişi tasvir eder. Okurken, İsa’nın gücünün, sevgisinin ve kendi suçlarımın farkına vardım. Tanrı’nın bana büyük bir hediye vermek istediğini anladım. Ben suçlu olduğumdan cehennneme gidecektim. İsa bunu benim için yüklendi ve bu yüzden çarmıhta öldü. Adaletim için ölümden dirildi. Bunu kabul etsem, affedileceğimi biliyordum. Ama öbür taraftan hiç bilmediğim sorunların da başlayacağını biliyordum. İsa beni büsbütün serbest bıraktı. Ama onu gerçekten izlemeye başlamak ve ne dediğini anlamak için bir şey gösterdi: Onu izlemek için sanki yüksek bir dağa çıkmam lazımdı. O kadar yüksek ki, ucuna vardıktan sonra aşağa gitmem ve kocaman bir denize girmem gerekiyordu. Denizde bütün yaşamım boyunca yüzmem gerekliydi. Tabiî bir insan bunu yapamaz. Bir kaç saat yüzdükten sonra yorulur ve suda boğulur. İşte bu yüzden İsa’ya itiraz eden fikirlerim vardı. Ama bir anda İsa’nın beni suyun altından taşıyacağının farkına vardım. Bu gerçekten ve İncil’de yazılan şeylerden hiç şüphelenmiyordum. Tanrı’nın davetini kabul etmezsem kendi kendimi kandırmış olacaktım.

Üç gün sonra İsa’yı izlemeye karar verdim. Dua ederken yaşamımı ona verdim ve yüreğim büyük bir sevinçle doldu. Sanki yüreğimden büyük bir yük kaldırılmış gibi hissediyordum. O zamandan beri artık Tanrı’yla İsa’nın adıyla konuşuyorum ve O’na Babam diyorum. O’nun istediği şeyleri her gün İncil’den öğrenmek istiyorum. Çünkü O’nun istek ve öğütlerinin benim için en iyisi olduğunu biliyorum.

Şimdi ailemle de aramız düzeldi. Eski arkadaşlarımdan bazılarını kaybettim. Kabul ettiğim inancı reddettiler. Kardeşlerim de bana soğuk davrandı. Sehirdeki Katolik lider beni kiliseden kovdu, çünkü Tanrı’nın sözünü Roma’daki Papa’dan daha yüksek tuttum. Bir kaç yıl sonra mezhebimi değiştirip Protestan oldum.

Bir kaç sene öğretmenlik yaptıktan sonra aynı şekilde İsa’ya bağlı olan eşimle tanıştık ve evlendik. Böylece Göksel Babamızdan büyük, hak kazanmadığım bir hediye daha aldım. Bu güne kadar İsa’yı izleme kararımdan hiç pişmanlık duymadım. İsa bana özgürlük, sonsuz yaşam ve her zaman dua ederek Tanrı’yla konuşma yetkisini verdi. Bu avantajı bol bol kullanmak istiyorum.

Şöyle ki, bütün sorular ve sorunlara karşı İncil’i okuyarak bir çevap bulabilirim:

„Tanrı bizden yana ise, kim bize karşı olabilir? Öz Oğlunu bile esirgemeyen, O’nu hepimizin uğruna ölüme teslim eden Tanrı, O’nunla birlikte bize her şeyi de bağışlamayacak mı? Tanrı’nın seçtiklerini kim suçlayacak? Onları aklayan Tanrı’dır. Kim suçlu çıkaracak? Ölmüş, üstelik dirilmiş olan Mesih İsa, Tanrı’nın sağındadır ve bizim için aracılık etmektedir. Mesih’in sevgisinden bizi kim ayırabilir? Sıkıntı mı, elem mi, zulüm mü, açlık mı, çıplaklık mı, tehlike mi, ya da kılıç mı? Yazılmış olduğu gibi:

„Senin uğruna bütün gün öldürülüyoruz, kasaplık koyunlar sayılmışız.“

Ama bizi sevenin aracılığıyla bunların hepsinde galiplerden üstünüz. Eminim ki, ne ölüm, ne yaşam, ne melekler, ne yönetimler, ne şimdiki ne gelecek zaman, ne güçler, ne yükseklik, ne derinlik, ne de yaratılmış başka bir şey Rabbimiz Mesih İsa’da olan Tanrı’nın sevgisinden bizi ayırmaya yetecektir.“

Romalılar 9:31-39

 

İrtibat: mektup@gercekhikaye.de