Tag Archives: kurban

Degersizlik duygusu mu hissediyorsunuz?

Degersizlik duygusu mu hissediyorsunuz?

Şöyle bir etrafınıza bakın.

Eğer tek yumurta ikiziniz yoksa size benzeyen hiç kimseye göremeyeceksiniz. Sadece dış görünüşünüz ile değil düşünceleriniz, zevkleriniz ve alışkanlıklarınızla da benzersiniz.

 

Siz özelsiniz!

Ama sizi esas özel kılan başka bir şey vardır.

O da Tanrı’nın benzeyişinde yaratılmış olmanızdır. Bu gerçeği düşünüyor musunuz? Düşünmelisiniz. O zaman bu dünyadaki yaşantınızın, var oluşunuzun bir amacı olacak, özel biri olduğunuzun farkına varacaksınız.

 

Tanrı’nın Sözü olan Kutsal Kitap’ta şöyle diyor: „Ama Rab, ‘Kadın emzikteki çocuğunu unutabilir mi?’ diyor … ‘Ben seni asla unutmam, Bak, adını avuçlarıma kazdım…’ “ Yeşaya 49:15-16. Tanrı’nın benzeyişinde yaratılmış olmakla beraber bizi özel kılan bir başka gerçek de Tanrı’nın bizi seviyor olmasıdır. Yine Kutsal Kitap şöyle diyor: „Tanrı’yı biz sevmiş değildik, ama O bizi sevdi ve Oğlu’nu günahlarımızı bağışlatan kurban olarak dünyaya gönderdi. İşte sevgi budur.“ 1.Yuhanna 4:10.

 

Tanrı’nın sizi sevmesi ne demek?

Üstelik sevgisini sadece sözle değil eylemle de gösterimiştir. Siz işte bu yüzden özelsiniz. Bu konuda daha fazla bilgi almak için „Her Şeye Rağmen Sevgi“ kitapçığımıza ücretsiz sahip olun. Benden bunu hemen isteyin!

 

 

Kutsal Kitap Tevrat Zebur ve Incil video clipleri seyret: www.BaskaKitap.org

Incil isteyebilirsin: www.TevratZeburIncil.org

SENİ BAĞIŞLADIM

SENİ BAĞIŞLADIM

Seni Bagisladim

SENİ BAĞIŞLADIM

Ahmet bey ağır hastaydı. O gün bir kalp krizi geçirmişti. Şimdiyse hastanede yatıyordu. Kalbinin durumu hiç de iyi değildi. Doktora sormuş ve açık bir yanıt almıştı. Yeni bir kalp krizine uğramayacağına doktorlar güvence vermiyorlardı. Yatağına uzanmış, geçmiş günleri düşünürken, yüreğine işlemiş özel bir hatırayı düşünüyordu. Ölümden korkuyordu; ama bundan da çok bu hatıranın acısını yüreğinde taşıyor, bu işi halletmeden ölmekten korkuyordu. O anda hastabakıcı içeriye girdi. Ahmet bey umut dolu gözlerle açılan kapıdan yana baktı; ama birden gözlerindeki umut ışığı söndü; beklediği kişi değildi kapıdan içeriye giren. Hastabakıcı, hastanın kalbini dinledi; her şey yolundaydı. Odadan çıkıp gitmeye hazırlanırken, Ahmet beyin gözleri doluydu. Ahmet bey duygulu, titrek bir sesle hastabakıcıya sordu: “Ne olur, oğluma bir telefon açar mısınız? Dünyada ondan başka kimsem yoktur. Yalnız başıma yaşıyorum ben!” Bu sözleri söylerken, Ahmet beyin sesinde bir yalvarış vardı. Hastabakıcı telefon etmek için odadan çıkmaya hazırlandı; ama hasta adam yine onu çağırdı. Ondan telefon etmeden önce bir kalem ve kâğıt rica etti. Getirilen kâğıda titrek elleriyle bir şeyler yazdı. Ahmet beyin oğlu Metin telefonda hastabakıcının söylediklerini dinlerken, çok heyecanlıydı. “Hayır, babam ağır hasta olamaz; olmamalı. Ölmeyecek, değil mi? Size yalvarırım, onun ölmesine izin vermeyin!” Telefonun ucunda Metin ağlıyor; büyük acı, vicdan azabı çekiyor; büyük bir hüzün içinde konuşuyordu: “Bir yıl önce babamla tartıştık ve aramız açıldı. Ona kızdım ve çok hakaret ettim. Ona kendisinden nefret ettiğimi söyleyerek çekip gittim. Bir yıldan beri babamdan bu hakaretimden dolayı af dilemek istiyor; ama bir türlü gururumu yenemiyordum. Ona yetişmeli ve ondan özür dilemeliyim. Beni affetmesi için kendisine yalvarmalıyım. Hemen yola çıkıyorum. Lütfen babamın ölmesine engel olun, ne olur!” Telefonu kapatır kapatmaz hastabakıcı, Ahmet beyin odasına gitti. Odaya girdiğinde, her şeyin yolunda olmadığını hemen anladı. Hasta adamın durumu değişmişti. Hemşire derhal zile bastı. Oda kısa sürede doktorlarla doluverdi. Ahmet beyin kalbi yeni bir kriz sonucunda duruvermişti. Doktorlar ellerinden geleni yaptılar, ama bir türlü hastanın kalbini çalıştıramadılar. Ahmet bey ölmüştü. Telefon etmiş olan hastabakıcı üzgün üzgün odadan çıkarken genç bir adamla yüz yüze geldi. Bu, Ahmet beyin oğlu Metin’di.

Hastabakıcı ona, babasının öldüğünü söyleyince genç adam çılgına döndü sanki. Gözlerinde durgun, umutsuz, acı bir ifade vardı. Boğuk bir sesle kendi kendine konuşuyordu: “Aslında babamdan hiçbir zaman nefret etmemiştim. Her zaman sevdim babamı; ama şimdi iş işten geçti. Nasıl anlatacağım şimdi babama kendisini sevdiğimi, ondan nefret etmediğimi? Ona o kadar hakaret ettim, üzdüm, acı verdim! Şimdi nasıl beni affetmesini isteyeceğim?” Birden bakışlarını karşısında duran ve ne yapacağını bilmeyen hastabakıcıya çevirdi. “Babamı son bir kere görmek istiyorum” dedi. Metin, babasının yattığı odaya girince hemen onun yatağına doğru koştu. Babasının cansız vücudunu örten çarşaf içine başını gömdü ve tüm bedenini sarsan hıçkırıklarla ağladı: “Bağışla beni baba! Ne olur affet beni! Sana ne kadar haksızlık ettim, seni üzdüm! Beni affet babacığım! Beni bağışladığını söyle!” Hastabakıcı çaresizlik içinde bu acı sahneyi izlerken yatağın yanındaki masaya gözü ilişti. Üzerinde bir kâğıt parçası vardı. Daha önce Ahmet beye verdiği kâğıttı bu. Kâğıdı aldı ve yazılan yazıyı okudu. Okurken onun da gözleri doldu. Sonra bu yazıyı Metin’e verdi. Metin, kâğıt üzerinde yazılı olanlara bakarken, yazıyı hemen tanıdı; bu, babasının yazısıydı. Yazıyı okurken birden ıstırap ve çaresizlikten gerilmiş olan yüz kasları gevşedi; gözlerinden yine birkaç damla yaş yanaklarına süzüldü. Kâğıdı bağrına bastı önce, sonra yine okudu. Gözlerini göğe kaldırıp, “Sana şükrederim ey Tanrım! Teşekkür ederim babacığım” diye tekrar ve tekrar seslendi. Kâğıt parçasında babasının eliyle yazılmış şu sözler vardı: “Sevgili oğlum Metin! Seni bağışladım. Her zaman seni bağışladım. Dua ederim ki, sen de beni bağışladın. Seni her zaman sevdim, halen de çok sevdiğimi bilmeni istiyorum! Evet, oğlum, seni bağışladım ve seni seviyorum!” ————– Değerli okuyucumuz, gerçekten sevdiğimiz bir kişiyi incitip üzdüğümüz zaman, kendimiz de üzülürüz, değil mi? O kişiyle hemen barışmak ve vicdan azabından kurtulmak isteriz. Ama az önce okumuş olduğumuz öyküdeki oğul gibi, gururumuzu yenemezsek, barışma, af dileme geç olabilir. Hele araya bir ölüm olayı girince, her şey geç olur. Yine geçenlerde gerçek bir yaşam öyküsü duyduğumda, hiç vakit kaybetmeden affetmenin ne kadar önemli olduğunu gördüm. Olay şöyle anlatıldı bana: Bir anne ile kızının araları açılmıştı. Anne yaşlıydı oldukça. Kızı da genç sayılmazdı. Ancak kız, bir türlü annesini affedemiyor, “O bana çok acı verdi, onu asla affetmem” diyordu. Ona bazı arkadaşları gidip, “Bak, annen yaşlıdır. Hepimiz hatalar yapıyoruz. Yüreğimizdeki acılığı söküp atmalı ve insanlarla barış içerisinde yaşamalıyız. Annene böyle kin gütmen, onu affetmemen doğru değil, onu bağışla” dediler. Ama bu kadın bir türlü affetmeye yanaşmadı. Bir gün bu kadının yaşlı annesi öldü. Cenaze töreninde ölenin kızı da oradaydı. Birden hıçkırıklarla ağlayan kadın, “Anne, anne, ne olur bir kelime söyle! Bir söz söyle!” dedi, ama çok geç kalmıştı. Ölen anne bir tek kelime bile söylemeyecekti. ————-
Çok değerli, sevgi dolu bir öğretmen vardı. Bu öğretmen, kendisine 12 öğrenci seçmiş, onları özel bir şekilde yetiştiriyordu. Sadece yetiştirmekle kalmayıp, onlara zaman ayırıyor, onlara alçakgönüllülüğün en yüce örneğini kendi yaşamında gösteriyordu. Hatta bir keresinde bu öğrencilerinin ayaklarını bile yıkadı. Bu on iki öğrenci arasında mesleği balıkçı olan Petrus adında biri de vardı. Petrus üç yıl bu öğretmeniyle birlikte kaldı, O’nun öğretilerini dinledi. O’nun sevgisine tanık oldu. Petrus öğretmenini çok sevdi, O’na bağlandı. Hatta sevgisi o kadar büyüktü ki, bir gün öğretmenine, “Senin için ölmeye bile razıyım” dedi. Ama din adamları bu öğretmeni sevmiyorlardı. Çünkü O, dış görünüşe değil, iç görünüşe önem veriyor; her insanın günahlı olduğunu söylüyordu. Kendisinin insanları günahtan kurtarmak için kurban olmaya geldiğini söylüyordu. Buna din adamları kızıyordu. Sadece kızmakla kalmayıp, bu öğretmeni ortadan kaldırmaya karar vermişlerdi. İşte o gün gelip çattı. Öğretmen öğrencileriyle birlikteyken, gelip onu yakaladılar. Bu öğretmen için canını bile vermeye hazır olan Petrus, hemen kılıcını çekti, öğretmenini korumaya kalktı; ama öğretmeni buna mani oldu. Sonra öğretmenin yakalandığını görünce tüm öğrenciler gibi Petrus da öğretmenini bırakıp kaçtı. Ama O’nu yine de uzaktan takip etti. Bu öğretmen, İsa Mesih’ti, sevgili okuyucumuz. İsa Mesih’i yakaladılar ve O’nu hemen mahkemeye götürdüler. İsa’yı sorguya çekip yargılamak, öldürmek için türlü yollar ve suçlamalar arıyorlardı. Petrus da sessizce avluya girip olup bitenleri görmek istiyordu. Ama birden yanında bir hizmetçi kız durdu. Petrus’a dikkatle bakıp, “Bu adam da Nasıralı İsa’yla birlikteydi” dedi. Fakat Petrus, İsa’yla olduğunu inkâr etti, O’nu tanımadığını söyledi. Az sonra yine ona, “İsa’nın öğrencilerinden birisin” dediler. Ama o yine İsa’yı tanımadığını söyledi. Üçüncü kez yine birisi, “Bu adam gerçekten İsa’yla beraberdi, aynı memleketten geliyor” dedi; ama Petrus bu kez de küfrederek İsa’yı tanımadığını söyledi. Ne oluyordu Petrus’a? O, öğretmeni için canını bile vermeye hazır değil miydi? O’nu sevmiyor muydu? Peki, şimdi neden öğretmenini tanımadığını söylüyordu? Üçüncü kez öğretmenini inkâr edince horoz öttü; çünkü İsa ona, “Bu gece horoz ötmeden sen beni üç kere inkâr edeceksin” demişti. Petrus bunu hatırladı; çok çok acı duydu yüreğinde. Dışarıya çıkıp acı acı ağladı. Ertesi gün İsa Mesih çarmıha çakılıp öldürüldü. Petrus ise vicdan azabı içerisinde eziliyordu. O her zaman İsa Mesih’i sevmişti. O’nu terk etmek, inkâr etmek ya da O’na küfretmek aklının ucundan bile geçmemişti. Ama korkuya kapılarak bu durumlara düşmüştü. Şimdi O’ndan özür dilemeliydi; O’nun affını rica etmeliydi. Ama çok geç kalmıştı; çünkü sevdiği bu kişi ölmüştü. Petrus, İsa’nın bir sözünü unutmuştu. İsa birkaç kere öğrencilerine şöyle demişti: “Ben öldükten üç gün sonra dirileceğim ve sizden önce Celile denen bölgeye gideceğim!” Gerçekten de İsa Mesih çarmıhta öldükten üç gün sonra dirildi, gelip öğrencileriyle konuştu. Petrus İsa’nın dirildiğini ilk duyduğunda şaşırdı. Muhakkak çok utanıyor ve ‘ben Rabbimi inkâr ettim, şimdi beni herhalde azarlayacak’ diye düşünüyordu; diğer yandan, ‘acaba beni yine sevecek ve bağışlayacak mı?’ diye düşünmüş olmalıydı. Ama hayır! Bu sevgili öğretmen Petrus’u azarlamadı; onu atmadı. Ona kızmadığını, onu sevdiğini, onu ta başlangıçta bağışladığını ve ona güvendiğini göstermek için Petrus’a büyük bir görev de verdi. Böylece Petrus Rabbine daha çok bağlandı, vicdan azabından kurtuldu.

Değerli okuyucularımız, başta anlattığımız öyküde kalp sektesinden ölen Ahmet bey, ölmeden önce oğlu Metin’i sevdiğini ve bağışladığını bir kâğıt parçası üzerine yazarak oğlunu vicdan azabından kurtardı, onu iç rahatlığına kavuşturdu. İsa Mesih ise ölümden dirilip, şahsen Petrus’la konuşup onu sevdiğini ve bağışladığını bildirdi. Mesih aynı sevgiyi ve affı tüm dünyaya sunuyor. Tanrı sizi seviyor. Elbette sizin de Tanrı’yı üzen, O’nu inciten günahlarınız vardır. Çünkü herkes günah işlemiştir. Günah ise bizi Tanrı’dan koparan, uzaklaştıran bir illettir. Ama Tanrı, İsa Mesih’in çarmıhtaki ölümüyle size de sonsuz sevgisini ve bağışını sunuyor. Tanrı, Mesih İsa’ya iman eden herkesin günahlarını bağışlıyor. Evet, değerli okuyucumuz, günahlarınızla Tanrı’yı üzdünüz, O’na hakaret ettiniz, O’nu incittiniz, O’ndan ayrıldınız. Yarın ne olacağınız hiç de belli değil, öyle değil mi? Geç olmadan bugün Tanrı’ya gelip O’ndan af dileyin günahlarınız için. Tanrı bir babadan daha sevecen ve merhametlidir, sevgi doludur. O bizleri her zaman bağışlamak istiyor. Yeter ki, O’na gelinsin. Okuduğunuz yazı hakkında söyleyece­ğiniz veya soracağınız bir şey varsa, lütfen bize mektup yazınız. Kurtuluş konusunda daha fazla bilgi edinmek isterseniz, ücretsiz Kutsal Kitap derslerimizden ve diğer yayınlarımızdan isteyebilirsiniz. Haberlerinizi bekliyoruz. Mutlu Kaynak mektup@tevratzeburincil.org

ALİ BEYİN BORCU

ALİ BEYİN BORCU

Ali Beyin Borcu

Ali Beyin Borcu

Ali Bey’in ailesi ile birlikte oturduğu köyün göze çarpan bir özelliği yoktu. Ali Bey ve ailesinin de öyle göze çarpıcı bir özellikleri yoktu. İşlettiği dükkânın geliri ile zor zor kendisini ve ailesini geçindirebiliyordu. Hiçbir zaman dükkânını geliştirebilecek kadar yeterli bir kazanç sağlayamıyordu. Günün birinde Ali Bey yabancı bir memlekette daha iyi çalışma olanağının bulunduğunu bir arkadaşından öğrendi. Arkadaşı, onun orada sağlayacağı iyi kazançla hem ailesini geçindirebileceğini hem de para biriktirebileceğini söyledi. Bu fikir Ali Bey’in çok hoşuna gitti. Yabancı memlekette şansını denemeye karar verdi. Dükkânını satarak ailesine bir miktar para bıraktı. Onların daha sonra kendisini izleyebileceklerini umuyordu.

O memlekete varınca kendine bir oda tuttu. Güvence olarak ev sahibine biraz para vermek zorundaydı. Hemen iş aramaya koyuldu. Ne yazık ki, iş bulmak o kadar kolay bir şey değildi… Arayışına gece gündüz devam etti. Her geçen gün elindeki para azalıyordu. Para harcamadan karnını nasıl doyurabilirdi ki? Daha sonra kira vermekle daha fazla başa çıkamayacağını anladı. Aradan iki ay geçince ev sahibi kapıya dayandı. Ali Bey çok utanmıştı. ”Efendim” dedi “bana sabır gösterin. Daha iş bulamadım. Bu yüzden size olan borcumu ödeyemiyorum.” Ev sahibi iyi biriydi. Ali Bey’е anlayış göstererek kirayı erteleyeceğini söyledi.

Ali Bey iş aramaya devam etti. Ama maalesef hiç bir iş bulamadı. Üçüncü ayda durumu daha da kötüleşti. Borç ve sıkıntıları arttıkça artıyordu. Ev sahibi yine kirayı almaya geldi. Utanç içindeki Ali Bey bir süre sustuktan sonra şunları söyledi, “Efendim, sizin iyi yürekli ve merhametli bir adam olduğunuzu söylerler. Bu son üç ayın borcunu bana bağışlayın. Şimdiden sonra size gerekeni ödeyeceğim.”

Ev sahibi şöyle yanıt verdi: “Evet, iyi yürekli ve merhametli bir kimseyim. Ama bunun yanı sıra da adaletli biriyim. Borcunuzu ödemelisiniz. Çünkü gelecek zamana ait borçları ödemekle geçmişe ait borçları silemezsiniz. Müsaade edin size bir öğüt vereyim. Borçlarınızın sizi boğacak kadar artmasına bir daha izin vermeyin.” Bunu dedikten sonra kalkıp gitti.

Aradan bir süre daha geçti. Ramazan ayının sonuna doğru Ali Bey’in orucunu bozması için kuru bir ekmek parçasından başka bir şeyi yoktu. Borcu da boynuna asılı ağır bir zincir gibiydi. Ev sahibinin bayramda borcunu almaya geleceği düşüncesiyle Ali Bey bayramın gelmesini hiç istemiyordu. Borcunu yine ödeyemezse sokağa, hatta hapse bile atılabileceğini, bu yaban ellerde evsiz barksız kalacağını biliyordu.

Bayram geldi. Ali Bey’in kendine bayramlık alacak parası yoktu. Tanıdıktan tanıdığa gidip yardım diledi. Ama yardım dilediği her arkadaşından aynı yanıtı aldı: “Kardeşim, seninle aynı durumdayız. Bende olmayanı sana nasıl verebilirim ki? Benim de borçlarım var, ödemem gerek. Kim bilir bana ne yapacaklar ödeyemediğim için…“

Ali Bey borç para peşinden koşmaktan vazgeçti bir süre sonra. Ertesi gün oruç tutup, boynunu büktü ve başına gelecekleri düşünmeye koyuldu. İçi bazen kararıyor, bazense öfkeyle dolup taşıyordu…

O gece beklediği gibi kapı çalındı. Ama kapıda duran ev sahibi değil, onun oğluydu. Ali Bey öfke ile dolarak onunla görüşmek istemediğini bildirdi. Ali Bey’in gösterdiği saygısızlığa rağmen o arkadaşça elini uzattı ve öfke dindiren tatlı bir dille konuşmaya başladı: “Kardeşim, buraya seni azarlamaya değil, sana müjde getirmeye geldim. Babamla ben fakirliğini gördük. Sana acıyoruz. Memleketten uzak olmanın üzüntüsü içinde olduğunu anlıyoruz. Babam adaletli bir adamdır. Bu yüzden borcunu görmemezlikten gelemez. Ama sana olan sevgisi yüzünden benim çalışıp, gereken parayı kazanmamı bana teklif etti. Bunu seve seve yaptım. Borcunu ödeyecek parayı yanımda taşıyorum. Buyur, al. Yarın babama gidip cesaretle ona bu parayı verebilirsin. Allah seninle olsun…” dedi.

Ne var ki, Ali Bey teşekkür edeceğine, gururla dolarak ev sahibinin oğluna burun kıvırdı. “Seninle görülecek bir işim yok benim” dedi. “Senin sadakana da muhtaç değilim. Babanla görüştüğümde ben bir hal çaresini bulurum. Paran senin olsun. Haydi, güle güle sana.” Parayı ona doğru fırlattı ve kapıyı gösterdi. Ev sahibinin oğlu bir süre suskun durdu. Gözleri hüzünle dolmuştu. Sonra parayı topladı ve sessizce ayrıldı oradan.

Ertesi gün ev sahibi kapıya geldi. Ali Bey hâlâ kızgın ve şaşkın olduğu halde, ev sahibinin ayaklarına kapanıp, af ve merhamet dilemekten başka bir şey düşünemedi.

Ev sahibi şöyle konuştu: “Dün akşam oğlumun kişiliğinde size af ve merhamet sundum. Ne onu ne de onun getirdiği af ve merhameti kabul ettiniz. Ayağınıza kadar gelmiş olan bu fırsatı teptiniz. Size daha fazla merhamet gösterme olanağım yoktur.”

Ali Bey ne desin? Korktuğu başına geldi ve evden atıldı. Evden eve, kasabadan kasabaya dilenmeye çıktı. Günün birinde açlık ve soğuktan çok hastalanarak memleketinden ve sevdiklerinden çok uzak yabancı bir diyarda öldü.

Arkadaşım, siz de bu Ali Bey’e benziyor musunuz? İyiliği kötülükten ayırt edebildiğiniz zamandan bu yana Allah’a karşı olan borcunuz çoğalmadı mı? Allah’ın yasakladığı şeyleri sık sık yapmadınız mı? O’nun sizden beklediği şeyleri ihmal etmediniz mi? Zaman zaman kötülüğü bırakıp, iyi şeyleri yapmaya gayret etmediniz mi? “Bunu yaparsam Allah borcumu silecek“ diye düşünmediniz mi?

İyi niyetleriniz, tövbeleriniz ve iyi işleriniz, dua ve oruçlarınız bile, geçmişteki günahlarınızın borcunu ödeyemez… Gelecekte yapağınız iyi işler zaten Allah’ın önünde yapmanız gereken görevi yerine getirmekten başka bir şey değildir. Gelecek zamanda borçlu olduğunuz şeyleri ödemeniz, geçmişte işlediğiniz suçları ve yapmayı ihmal ettiğiniz şeylerin borcunu nasıl silebilir ki?

Başkaları peygamber ya da ermiş olsalar bile, günahlarınızın borcunu ödemekte size yardımcı olamazlar. Çünkü onlar da sizin gibi insandır. Onların da Allah’a karşı borçları vardır. Onlar da yalnız Allah’a sığındılar. Çünkü hüküm gününde herkes sadece kendisi için adaletli Allah’ın önünde hesap verecektir…

Allah sizin günahlarınızın borcunu ödeyemeyeceğinizi görüyor. Hesap gününün yakın olduğundan herkesin haberi var. Allah size merhamet etmiştir. Size bir kurtuluş yolu hazırlamıştır. Ev sahibi oğlunu gönderdiği gibi, Allah da ruhsal açıdan oğlu olan İsa Mesih’i bu güzel müjdeyi getirmesi için yücelerden gönderdi. İsa Mesih dünyanın kurtarıcısıdır… Allah O’nun aracılığıyla tüm insanlık için günah ve sonsuz ölümden kurtuluş sağladı…

Allah sizinle kendisi arasında barış ve dostluk sağlamak için ezeli Kelam’ı olan İsa’yı gönderdi. O, Allah’ın katındaki görkemli mirasını bıraktı, yeryüzüne geldi. Yaşadığı hayatı sizin için yaşadı… Canını sizin için verdi…

Sevgili kardeşim, kimse kendisi veya başkası için af sağlayamaz. Af, Allah’ın bir hediyesi, bir lütfüdür. Yalnız O bunu sağlayıp insanlara sunabilir. Allah’ın İsa Mesih aracılığıyla sunduğu affı reddederek günah ve suçlarınıza en korkunç suçu eklemeyin… Mesih’in sizin uğrunuza kurban oluşunu, Allah’ın ödemiş olduğu ücret olarak kabul edin. Allah´ın ödediği bu ücret sayesinde bağışlanıp kendisiyle barışabilirsiniz. Allah, borcunuzu ödemekle hem adaletini hem de sevgisini açıkça gösterdi. Geç olmadan bu affı kabul edin… Çünkü Allah, sunduğu iyiliği reddedenleri yargılayacaktır…

İsa Mesih size şöyle sesleniyor: “Ey bütün yorgunlar ve yükleri ağır olanlar! Bana gelin, ben size rahat veririm. Boyunduruğumu takının ve benden öğrenin. Çünkü ben yumuşak huylu ve alçakgönüllüyüm. Böylece canlarınız rahata kavuşur.” (İncil’den, Matta 11: 28-29)

Sevgili okuyucumuz, okuduğunuz yazı hakkında söyleyeceğiniz veya soracağınız varsa, lütfen bize mektup yazınız. Kurtuluş konusunda daha fazla bilgi edinmek isterseniz, ücretsiz Kutsal Kitap derslerimizden ve diğer yayınlarımızdan isteyebilirsiniz. Haberinizi bekliyoruz.

Mutlu Kaynak

mektup@tevratzeburincil.org