Tag Archives: kurtuluş

PRENS ABDULLAH

PRENS ABDULLAH

Prens Abdullah

 

Kurtuluş Güvencesi 

Pek çok Hristiyan büyük bir kesinlikle kurtuluş güvencesine sahip olduklarını, kurtulduklarını bildiklerini ve ölünce cennete gideceklerini iddia ederler. Bir Hristiyan nasıl kurtuluş güvencesine sahip olabilir? Ne kadar gülünç! Ne büyük bir kibir! Bu aslında cüretkar bir ifadedir. Fani bir insan, sonsuz ve her şeyi bilen bir Tanrı tarafından kabul edilmek için yeterince iyi olduğundan nasıl emin olabilir? Tanrı merhametli bile olsa, nasıl olur da akıllı bir insan kaderinde ne olduğunu kesinlikle bildiğine inanmak küstahlığında bulunabilir? Bu ve benzeri sorular sizin de aklınıza geliyor mu? O zaman aşağıdaki hikayeyi okuyun.

 

Prens Abdullah 

kraliyet giysisiBir zamanlar, çok büyük bir ülkede hükümdarlık eden yüce ve kudretli bir prens varmış. Adı Abdullah olan bu prens sadece düşmanlarının yüreklerine korku salacak kadar güçlü ve kudretli biri olmakla değil, aynı zamanda bütün işlerinde dürüst olmakla, bütün hükümlerinde , bütün kanun ve kurallarında titiz olmakla ve olağanüstü servetine karşın çok merhametli olmakla da tanınırmış. Prens Abdullah çok sıradışı bir hükümdarmış; çünkü her zaman doğru olan ve her konuda eşsiz bir bilgeliğe sahip biriymiş.

Prens Abdullah’ın egemenliği altında Musa, Cemal ve Hasan adında üç adam yaşarmış. Bu üç adam da yüce Prens Abdullah’la iyi geçinip barış içinde yaşamak istermiş. Aileleriyle birlikte  gelişmekte olan Ghazwa şehrinde yaşar ve orada çalışırlarmış. İşletmeleri çok nadir bir işletmeymiş; çünkü kumaşlarının üretiminde son derece yüksek nitelikli, nadide ve pahalı ip kullanan tek dokumacıymışlar. Aralarındaki tek fark, Musa’nın altın renkli, Cemal’in çivit renkli ve Hasan’ın ise yeşil, beyaz ve kırmızı olmak üzere üç renkli ip kullanmasıymış. Üçü de iyi dokumacılarmış, ama Hasan’ın kumaşlarının dokusu diğer ikisininkine kıyasla çok daha güzel ve benzersizmiş. Bu adamların hepsi de kumaşlarını satın almak isteyen çok sayıda kişi buluyorlarmış.

Bir gün Prens Abdullah Ghazwa şehrinde, bu üç adamın kumaşlarını sattıkları yere yakın bir yerde beyaz atıyla gezintiye çıkmış. O gün Prens Abdullah bu üç adama çok özel bir iyilikte bulunmaya karar vermiş ve bu adamların her birine kraliyet giysisi hediye etmiş. Bu giysi onların Prens Abdullah’ın kraliyet ailesinin bir üyesi olduklarını göstermesi için her zaman giyilmeliymiş. Onların bu yeni kimliklerine ek olarak Prens Abdullah’ın servetinden istedikleri gibi yararlanabilirlermiş. Bunun için tek şart ise sadece kraliyet giysisini giymekmiş.

Dokumacılar merhametli ve bilge Prens Abdullah’ın bu hediyesine çok ama çok sevinmişler. Buna rağmen her üçünün tepkisi daha sonra birbirinden epeyce farklı olmuş. İlk şikayet eden kişi Musa olmuş: “ Bu kraliyet giysisi çok sade görünüyor. Benim gibi prensin kraliyet ailesinde olan biri için yeterince süslü değil. Bu gösterişsiz kıyafetle gezmek için kendime zarif altın kumaşlarımdan bir yelek, bir kemer ve bir şapka yapayım.” demiş. Musa, üstündeki kraliyet giysisinin ve ona eklediği göz alıcı süslerin kendisine kazandırdığı statüyle Ghazwalılarda çabucak iyi bir intiba uyandırmış. Gerçekte insanlar ona çok saygı duyduklarından artık Prens Abdullah’ın yanında bir menfaat aramasına hiç ihtiyacı yokmuş.

Cemal’in Prens Abdullah’ın hediyesine tepkisi çok daha farklıymış. Prens Ghazwa’dan ayrıldıktan ve sarayına döndükten sonra Cemal olanlardan şüphe duymaya başlamış. Bu, gerçek olamayacak kadar güzel bir şeymiş. Hep yüce prensin lütfuna ermek isteğindeymiş, ama bu ona göre imkansızmış. Cemal şüphelenmeye başlamış ve : “ Bu işte bir bityeniği olmalı. Prensin sarayına gitme zahmetinde bulunmayacağım. Çünkü ne bana gerçekten bir vaatte bulundu, ne de ben onun verdiği şeyleri hak edecek kadar iyiyim. Gerçekten kraliyet ailesinin üyesi olmam. Zaten bu kıyafet de uzun ve kaba görünüyor. Onu sırtıma geçirmeyeceğim, ama hep saklayacağım ki, bir zaman gelir de bir sorun çıkarsa kullanabileyim. Hiç belli olmaz.” demiş.

Musa ve Cemal’in aksine Hasan Prens Abdullah’ın sözüne gerçekten inanmış. Her hafta sadece kraliyet giysisini giyerek Prens Abdullah’ı görmek için saraya gitmiş. Prensi onurlandırmak için zarif kumaşlardan hediyeler getirmiş. O ve Prens ziyafet yemekleri yiyerek, çay içerek ve konuşarak uzun saatler boyunca birlikte olmuşlar. Hasan her seferinde ruhu sevinçle dolu olarak evine dönüyormuş. Hayır, büyük bir zenginlik kazanmamış; çünkü büyük bir servete sahip olma gereği duymuyormuş. O Prens Abdullah’ın bütün zenginliklerinden serbestçe yararlanabilirmiş. Musa ve Cemal, Hasan’ın her hafta saraya yaptığı ziyeretleri ve Prens Abdullah’ı daha yakından tanımasının sonucu oluşan tam güveni gözlemişler. Onun saraydayken neler yaptığını ve bundan eline neler geçtiğini araştırıp soruşturmuşlar. Hasan ise samimiyetle cevap vermiş: “Ben prensin kraliyet ailesine aitim.”

Bu cevaba ilk karşı çıkan Musa olmuş: “Ben de kraliyet giyisini giyiyorum ve Ghazwa’da senden daha fazla saygınlığım var. Önümüzdeki hafta ben de seninle birlikte saraya gideceğim ve neyin bana ait olduğunu söyleyeceğim.” Cemal, Hasan’a karşı yapılan bu saldırıya katılmış, ama Musa’yla birlik olmamış: “Benim de senin gibi kıyafetim var, ama bunun hiçbir değeri yok. İkiniz de kendinizi beğenmiş aptallarsınız! Siz kraliyet soyundan değilsiniz, sıradan adamlarsınız. Bir şey kazanmak için çalışmamız gerekiyor. Bu prensin ne yapacağını ya da nasıl tepki göstereceğini asla bilemezsiniz.” demiş. Hasan sogukkanlılıkla cevap vermiş: “ Ben ne kendini beğenmiş biriyim, ne de aptalım. Sadece prensimi tanıyorum ve onun kraliyet ailesinin bir parçası olduğumu biliyorum.”

Sonraki hafta Musa ve Hasan Prens Abdullah’ın sarayına gitmişler. Musa Hasan’la birlikte gururlu bir şekilde kapıya yürümüş. Fakat Hasan engellenmeden kapıdan geçerken Musa kabaca durdurulmuş. Kapıdaki muhafız : “Ne istiyorsun?” diye Musa’ya sormuş. Musa: “Ben kraliyet ailesinin bir üyesiyim. Kraliyet giysime bakın!” demiş. Muhafız: “Seni sahtekar seni! Kraliyet ailesinin üyeleri sadece kraliyet giysisini giyerler.” diyerek onu dışarı atmış. Musa öfkeyle Ghazwa’ya dönerken Hasan alışkın olduğu şekilde yoluna devam etmiş.

İnatçı gururuyla Musa, Ghazwalıları Prens Abdullah’a karşı ayaklandırmak için inançsız Cemal’le iletişime geçmiş. Hasan şehre döndüğünde Musa’nın gururunun ve Cemal’in inançsızlığının temellerini atmış olduğu prense karşı yapılan isyan karşısında dehşete düşmüş. Hasan bir felaketi önlemek için halka şöyle demiş: “Prens Abdullah’a karşı ayaklanmayın; çünkü o bilge ve iyi biri. Ama eğer yine de isyan ederseniz şunu bilmelisiniz, o son yargıyı getirecek kadar güçlü ve adildir.” Ghazwalılar: “Prens Abdullah Ghazwalıları yok edecek de seni sakınacak mı?” diyerek Hasan’la dalga geçmişler. Sadece prensin kraliyet giysisini giyen Hasan kendinden emin bir şekilde cevap vermiş: “ Ben prensin kraliyet ailesinin bir üyesiyim; onun sarayına serbestçe girebilirim ve onun olan her şey benimdir. Onun bana verdiği hediye budur.”

İsyan haberi prensin kulağına ulaşır ulaşmaz prens Ghazwa’yı ve Ghazwalıları yok etmek üzere askerlerini göndermiş. Askerler şehre ulaştığında Hasan dokumacı arkadaşları Musa ve Cemal’e son kez yalvarmak için dışarı çıkmış. Küçük isyan çabucak bastırıldığı için mücadele çok uzun sürmemiş. Prens Abdullah’ın ordusunun komutanı geriye kalan üç dokumacının olduğu yere geldiğinde Hasan cesurca öne çıkarak şöyle demiş: “ Ben kraliyet ailesinin bir üyesiyim, benim canım bağışlandı.” Ordunun komutanı Hasan’ın sadece kraliyet giysisini giydiğini görünce onun yanından geçip Musa’nın yanına gitmiş. Musa hala kendi altın renkli kumaşıyla güzelce süslediği kraliyet giysisini giymeye devam ediyormuş. Komutana: “ Ben de kraliyet giysisini giyiyorum.” demiş. Komutan tek kelime bile etmeden kılıcını saplayıp öldürmüş Musa’yı. Gururlu Musa’nın acı kaderini ve Hasan’ın kurtuluşunu gören Cemal üstündeki çivit mavisi kıyafetiyle o anda her şeyi anlayıp, askerler peşinde prensin hediyesi olan kıyafeti aramak için evine koşmuş. Askerlerden önce evine varıp elinde kraliyet giysisini tutarak şöyle demiş: “ Görüyor musunuz, bana da kraliyet giysisi verilmişti. Lütfen canımı bağışlayın.” Komutan ise: “ Sadece kraliyet giysisini giyen kişi kraliyet ailesinin üyesidir. Bu hediyeyi kabul etmek güvende olmanın tek şartıdır.” diyerek kılıcını çekmiş. Cemal yargılanmış, çünkü inanmak için yargı gününe kadar beklemiş.

Siz Hasan’ın itimadını nasıl değerlendiriyorsunuz? O alçakgönüllü davranmıştı, kendini beğenmiş değildi. Çünkü onun itaati, Prens Abdullah’ın isteğine, sözüne ve karakterine olan inancına dayanıyordu. Peki sizce bu hikayenin anlamı nedir?

 

Mutlu Kaynak

mektup@tevratzeburincil.org

MUSTAFA VE SEVİL

MUSTAFA VE SEVİL

Mustafa ve Sevil

Mustafa ve Sevil

Tanrı’yla bizim aramızdaki antlaşmayı tazelemek konusunda size bir öykü anlatmak istiyorum, Mustafa ile Sevil öyküsünü.

Mustafa güzel beyaz gömleğini ve ütülenmiş pantolonu giydi ve
komşu köyünün yoluna çıktı. Niyeti, bir arkadaşının düğününe katılmaktı.

Kendi köyünden çıktıktan sonra Mustafa birden bir bebeğin ağlama sesini duydu. Etrafına baktı ve yolun kenarındaki otlara bırakılmış küçücük bir bebek gördü. Dünyaya yeni gelmiş bu bebek çıplaktı, yıkanmamıştı, kanlar içinde, pisliğe bulaşmıştı. Göbek kordonu kesilmiş, ama bağlanmamıştı. Bebek acı acı ağlamaktaydı. Acaba bu bebek niçin istenilmemişti? Acaba annesi hiçbir çıkar yol görmemişti de, bu zavallı insancığı aceleyle tarlaya atıp terk mi etmişti? Bilmiyoruz. Ama belli ki, bu bebek ölüme terk edilip bırakılmıştı.

Mustafa bir süre bebeğe baktı, sonra derin bir ah çekerek yoluna devam etti. Ama birkaç adım attıktan sonra durdu. Bu bebek ölüme giderken kendisi düğüne katılabilir miydi? Hayır, bu olmazdı.

Mustafa bebeğin yanına döndü, onu kaldırıp kucağına aldı ve ona: „Yaşayacaksın, sana elimden geldiği kadar iyi bakacağım“ dedi.

Evet, küçük kız yaşadı. Mustafa bebeğe „Sevil“ adını verdi ve elinden geleni yaptı. Çocuk büyüdü ve harika bir şekilde gelişti. Yıllar çabuk geçti ve Sevil herkesin bakışlarını üzerine çeken gayet güzel genç bir kız oldu. Sevil’in tabii güzelliği yetmiyormuş gibi, bir de Mustafa ona şık elbiseler ve gösterişli yeni moda ayakkabılar aldı. Sevil’in güzelliği bütün bölgede meşhur oldu.

Bu öyküyü birazcık süsledim, adama ve bebeğe birer ad taktım, ama aslında bu öyküyü Kutsal Kitap’ta Hezekiel Peygamber anlatmıştı. (bölüm 16, ayetler 4’ten 14’e kadar.) Bu öyküyle peygamber, Tanrı’nın kendi halkı olan İsrail’e duyduğu büyük merhametini, derin ve bol olan sevgisini ve halkını nasıl değerli sayıp kayırdığını dile getirdi.

Şimdi size öykünün devamını anlatayım:

Sevil aşağı yukarı on beş yaşındaydı. Bir gün Mustafa beyaz bir gömlek ve yeni bir pantolon giydi. Sevil de süslenip en güzel elbiselerinden birini seçip giydi. İkisi birlikte köyün öbür ucuna, bir düğüne gittiler. İki gün sonra Sevil babasının gömleğini ve kendi elbisesini yıkadı. Bunlar kuruduktan sonra Sevil onları özene özene ütüledi. Her şey tamam olunca Sevil, babasının gömleğini dolaba yerleştirdi. Birden, şimdiye kadar hiç fark etmediği bir şey gördü. Babasının gömlekleri arasında beyaz, ama eski ve yıkanmamış bir gömlek duruyordu. Neydi bu? Sevil merak etti ve o gömleği çıkardı. Gömleğin ön taraflarında ve kollarında büyük kan lekeleri vardı. Bu kirli gömleğin dolapta ne işi vardı? Bu kanlar nereden gelmişti acaba?

Sevil babasının eve dönmesini sabırsızlıkla bekledi. Birkaç saat sonra Mustafa işinden eve dönünce ilk fırsatta babasına bu gömleğin sırrını sordu. Mustafa bir süre Sevil’e baktı, sonra o gömleği dolaptan çıkarıp onu dolabın dışında astı ve Sevil’e, doğduğu günün öyküsünü anlatmaya başladı. O gün Sevil’e söylemiş olduğu „Sen yaşayacaksın, sana elimden geldiği kadar iyi bakacağım“ sözü hiç unutmamıştı. Mustafa, bebeği nasıl bulduğunu, ona ne kadar acıdığını, onu eve getirip yıkadığını, merhametli akraba ve komşulardan bebek elbiseleri, kundak ve süt aldığını, büyük bir sepetten bebeğe yatak hazırladığını anlattı. O gün küçük bebeğin bütün ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra onu sepete yatırmıştı. Uyuyan Sevil’e bakmıştı ve birden kendi kendine, „Ben ne yaptım, bu kız yaşayacak olursa, benim hayatım hiçbir zaman önceki hayatım gibi olmayacak“ demişti. Ve o zaman, kana bulaşmış olan bu gömleği olduğu gibi saklamaya karar verdi. Bu gömlek, „Bu kızı yaşatacağım ve ona bakacağım“ diye vermiş olduğu karar için kalıcı bir işaret olacaktı.

Sevil, Mustafa’nın anlattığı öyküyü dinledi ve derin derin düşündü. Demek ki, gömleğin sırrı buymuş. Demek ki, o bir tarlaya atılmış, ama bulunmuş ve sevilmişti.

„Teşekkür ederim, babam“ dedi Sevil, „sen o günden bugüne kadar beni sevdin.  Senin kızın olarak yaşayabildiğim için teşekkür ederim; bana verdiğin emekler için çok teşekkür ederim. Peki ben senin için ne yapabilirim?“

Bu sözleri işitince derin derin düşünmek sırası Mustafa’ya geldi. Şöyle cevap verdi: „Hep benim kızım olarak kalmanı istiyorum. Ve senin de başkalarına acımanı, kendin için değil de, başkaları için yaşamanı, güvenilir ve verdiği sözde duran biri olmanı istiyorum.“

Mustafa normal bir insandı, Sevil de normal bir genç kızdı. Aralarında her gün her şey güllük gülistanlık değildi. Anlaşmazlıklar, gerginlikler, sevgisiz sözler de ara sıra oluyordu. Ama Sevil o eski gömleği bulup onun sırrını öğrendikten sonra, babasıyla olan ilişkisi değişmişti. Öyle günler oluyordu ki, Sevil, içinde babasına karşı büyük bir gönül borcu duyuyordu. Böyle günlerde, Sevil dolaptan eski beyaz gömleği çıkarıyor ve dolabın dışında asıyordu. Gömleği asmakla sanki „Sevgili babam, beni seveceğine ve bana bakacağına, benim için yaşayacağına dair verdiğin karar için sana çok teşekkür ederim, seni çok seviyorum“ diyordu.

Başka günlerde, hele herhangi bir sevgisizce ya da sert söz söylendikten sonra, kana bulaşmış gömleği Mustafa dolabın dışında asıyordu. Demek istediği şuydu: „Her şeye rağmen seni seviyorum, korkma, sen benim değerli kızımsın.“

Eski gömleği asmak, Mustafa ile Sevil arasındaki sevgi ilişkisini tazelemeye ve güçlendirmeye yarıyordu. Mustafa’nın eski, ama hâlâ geçerli olan kararını anıyorlardı. Eski gömleği gördükleri zaman Sevil’in o günkü çaresiz durumunu, kurtuluşunu ve babasının sevgi dolu bakımını hatırlıyorlardı.

İsa Mesih’i izleyenler, bazı toplantılarında birlikte bir sofradan ekmek yer ve üzüm suyu içerler. Bu sofraya “Rabbin Sofrası” adını veriyoruz. Rabbin Sofrasından yiyip içmekle İsa Mesih’in kurtuluşumuz için yaptıklarını anarız. O’nun uğrumuza çektiği acıları ve bizim uğrumuza ölmesini. Daha dünya kurulmadan önce Tanrı, yaşayacağımıza ve O’nun çocukları olacağımıza karar vermişti. Bu eski karar bugün de geçerlidir ve sonsuzlukta da geçerli olacaktır. Bunun için Gökteki Baba’mıza şükrediyoruz. Mustafa ve Sevil’in ara sıra eski kanlı gömleği çıkarıp asarak Mustafa’nın eski kararını anıp sevgilerini tazelemeleri gibi, sanki Tanrı, O’nunla bizim aramızdaki sevgi ilişkisini tazelemek ve sağlamlaştırmak için zaman zaman ekmek ve üzüm suyu çıkarır ve bizi kendi yanına, kendi sofrasına çağırır. Bize şöyle der: „Bakın, ben sizi çok sevdim ve sizin için kanımı akıttım, şimdi de sizi seviyorum. Siz benim için çok değerlisiniz. Kanımla sizi kölelikten satın aldığım günde yüreğim sizin için yandığı gibi, şimdi de aynı derecede yüreğim sizin için yanıyor.“

Rabbin Sofrası konusunda İncil ayetleri:

LUKA 22: 14 / 19-20

Yemek saati gelince İsa, elçileriyle birlikte sofraya oturdu ve onlara şöyle dedi: “Ben acı çekmeden önce bu Fısıh yemeğini sizinle birlikte yemeyi çok arzulamıştım.” Sonra eline ekmek aldı, şükredip ekmeği böldü ve onlara verdi. „Bu sizin uğrunuza feda edilen bedenimdir. Beni anmak için böyle yapın“ dedi. Aynı şekilde, yemekten sonra kâseyi alıp şöyle dedi: „Bu kâse, sizin uğrunuza akıtılan kanımla gerçekleşen yeni antlaşmadır.“

Evet, Tanrı’nın bizimle yaptığı bu yeni antlaşmanın temelinde, İsa Mesih’in uğrumuza kanını akıtması ve ölmesi vardır. Yeni Antlaşmaya göre imanlıların günahları bağışlanır, imanlılar Tanrı çocukları olur, Kutsal Ruh’u ve sonsuz yaşamı alırlar. Bunlar, Yeni Antlaşmanın değerli vaatlerinin yalnız birkaçıdır.

Yeni Antlaşmaya girmeye çağırılanlar, ümitsiz ve kaybolmuş günahlı insanlardır. Bu kaybolmuş insanların durumu o kadar kötüdür ki, kurtulmaları için kendileri hiçbir şey yapamazlar. Tanrı onları İsa Mesih aracılığıyla kurtarır. İnsan bu kurtuluşu ancak armağan olarak kabul edebilir. Kurtulmuş insanın Tanrı’yla olan ilişkisi, bir gönül borcu ilişkisi, bir sevgi ilişkisidir. Kurtulanlar İsa Mesih’e benzesinler diye Kutsal Ruh onları değiştirmeye başlar. Kutsal Ruh onlarda iyi meyve yetiştirir ve onları Tanrı’nın amaçları için kullanır.

Peki, bu Yeni Antlaşma’da Rabbin Sofrası’nın rolü nedir? Rab’bin bizimle yaptığı antlaşmayı hatırlamaya çağırılıyoruz. Aynı zamanda Rab’le antlaşma yapmış olanlar olarak, günlük yaşamımız nasıl olmalı diye düşünmeliyiz.

Bence Rabbin Sofrası, yalnız Antlaşmayı hatırlamamız için değil, ama bu Antlaşmayı tazelememiz ve yeniden perçinlememiz için çok iyi bir fırsattır.

Sevgili okuyucumuz, okuduğunuz yazı hakkında söyleyeceğiniz veya soracağınız bir şey varsa, lütfen bize mektup yazınız. Haberlerinizi bekliyoruz.

Mutlu Kaynak

mektup@tevratzeburincil.org


ALİ BEYİN BORCU

ALİ BEYİN BORCU

Ali Beyin Borcu

Ali Beyin Borcu

Ali Bey’in ailesi ile birlikte oturduğu köyün göze çarpan bir özelliği yoktu. Ali Bey ve ailesinin de öyle göze çarpıcı bir özellikleri yoktu. İşlettiği dükkânın geliri ile zor zor kendisini ve ailesini geçindirebiliyordu. Hiçbir zaman dükkânını geliştirebilecek kadar yeterli bir kazanç sağlayamıyordu. Günün birinde Ali Bey yabancı bir memlekette daha iyi çalışma olanağının bulunduğunu bir arkadaşından öğrendi. Arkadaşı, onun orada sağlayacağı iyi kazançla hem ailesini geçindirebileceğini hem de para biriktirebileceğini söyledi. Bu fikir Ali Bey’in çok hoşuna gitti. Yabancı memlekette şansını denemeye karar verdi. Dükkânını satarak ailesine bir miktar para bıraktı. Onların daha sonra kendisini izleyebileceklerini umuyordu.

O memlekete varınca kendine bir oda tuttu. Güvence olarak ev sahibine biraz para vermek zorundaydı. Hemen iş aramaya koyuldu. Ne yazık ki, iş bulmak o kadar kolay bir şey değildi… Arayışına gece gündüz devam etti. Her geçen gün elindeki para azalıyordu. Para harcamadan karnını nasıl doyurabilirdi ki? Daha sonra kira vermekle daha fazla başa çıkamayacağını anladı. Aradan iki ay geçince ev sahibi kapıya dayandı. Ali Bey çok utanmıştı. ”Efendim” dedi “bana sabır gösterin. Daha iş bulamadım. Bu yüzden size olan borcumu ödeyemiyorum.” Ev sahibi iyi biriydi. Ali Bey’е anlayış göstererek kirayı erteleyeceğini söyledi.

Ali Bey iş aramaya devam etti. Ama maalesef hiç bir iş bulamadı. Üçüncü ayda durumu daha da kötüleşti. Borç ve sıkıntıları arttıkça artıyordu. Ev sahibi yine kirayı almaya geldi. Utanç içindeki Ali Bey bir süre sustuktan sonra şunları söyledi, “Efendim, sizin iyi yürekli ve merhametli bir adam olduğunuzu söylerler. Bu son üç ayın borcunu bana bağışlayın. Şimdiden sonra size gerekeni ödeyeceğim.”

Ev sahibi şöyle yanıt verdi: “Evet, iyi yürekli ve merhametli bir kimseyim. Ama bunun yanı sıra da adaletli biriyim. Borcunuzu ödemelisiniz. Çünkü gelecek zamana ait borçları ödemekle geçmişe ait borçları silemezsiniz. Müsaade edin size bir öğüt vereyim. Borçlarınızın sizi boğacak kadar artmasına bir daha izin vermeyin.” Bunu dedikten sonra kalkıp gitti.

Aradan bir süre daha geçti. Ramazan ayının sonuna doğru Ali Bey’in orucunu bozması için kuru bir ekmek parçasından başka bir şeyi yoktu. Borcu da boynuna asılı ağır bir zincir gibiydi. Ev sahibinin bayramda borcunu almaya geleceği düşüncesiyle Ali Bey bayramın gelmesini hiç istemiyordu. Borcunu yine ödeyemezse sokağa, hatta hapse bile atılabileceğini, bu yaban ellerde evsiz barksız kalacağını biliyordu.

Bayram geldi. Ali Bey’in kendine bayramlık alacak parası yoktu. Tanıdıktan tanıdığa gidip yardım diledi. Ama yardım dilediği her arkadaşından aynı yanıtı aldı: “Kardeşim, seninle aynı durumdayız. Bende olmayanı sana nasıl verebilirim ki? Benim de borçlarım var, ödemem gerek. Kim bilir bana ne yapacaklar ödeyemediğim için…“

Ali Bey borç para peşinden koşmaktan vazgeçti bir süre sonra. Ertesi gün oruç tutup, boynunu büktü ve başına gelecekleri düşünmeye koyuldu. İçi bazen kararıyor, bazense öfkeyle dolup taşıyordu…

O gece beklediği gibi kapı çalındı. Ama kapıda duran ev sahibi değil, onun oğluydu. Ali Bey öfke ile dolarak onunla görüşmek istemediğini bildirdi. Ali Bey’in gösterdiği saygısızlığa rağmen o arkadaşça elini uzattı ve öfke dindiren tatlı bir dille konuşmaya başladı: “Kardeşim, buraya seni azarlamaya değil, sana müjde getirmeye geldim. Babamla ben fakirliğini gördük. Sana acıyoruz. Memleketten uzak olmanın üzüntüsü içinde olduğunu anlıyoruz. Babam adaletli bir adamdır. Bu yüzden borcunu görmemezlikten gelemez. Ama sana olan sevgisi yüzünden benim çalışıp, gereken parayı kazanmamı bana teklif etti. Bunu seve seve yaptım. Borcunu ödeyecek parayı yanımda taşıyorum. Buyur, al. Yarın babama gidip cesaretle ona bu parayı verebilirsin. Allah seninle olsun…” dedi.

Ne var ki, Ali Bey teşekkür edeceğine, gururla dolarak ev sahibinin oğluna burun kıvırdı. “Seninle görülecek bir işim yok benim” dedi. “Senin sadakana da muhtaç değilim. Babanla görüştüğümde ben bir hal çaresini bulurum. Paran senin olsun. Haydi, güle güle sana.” Parayı ona doğru fırlattı ve kapıyı gösterdi. Ev sahibinin oğlu bir süre suskun durdu. Gözleri hüzünle dolmuştu. Sonra parayı topladı ve sessizce ayrıldı oradan.

Ertesi gün ev sahibi kapıya geldi. Ali Bey hâlâ kızgın ve şaşkın olduğu halde, ev sahibinin ayaklarına kapanıp, af ve merhamet dilemekten başka bir şey düşünemedi.

Ev sahibi şöyle konuştu: “Dün akşam oğlumun kişiliğinde size af ve merhamet sundum. Ne onu ne de onun getirdiği af ve merhameti kabul ettiniz. Ayağınıza kadar gelmiş olan bu fırsatı teptiniz. Size daha fazla merhamet gösterme olanağım yoktur.”

Ali Bey ne desin? Korktuğu başına geldi ve evden atıldı. Evden eve, kasabadan kasabaya dilenmeye çıktı. Günün birinde açlık ve soğuktan çok hastalanarak memleketinden ve sevdiklerinden çok uzak yabancı bir diyarda öldü.

Arkadaşım, siz de bu Ali Bey’e benziyor musunuz? İyiliği kötülükten ayırt edebildiğiniz zamandan bu yana Allah’a karşı olan borcunuz çoğalmadı mı? Allah’ın yasakladığı şeyleri sık sık yapmadınız mı? O’nun sizden beklediği şeyleri ihmal etmediniz mi? Zaman zaman kötülüğü bırakıp, iyi şeyleri yapmaya gayret etmediniz mi? “Bunu yaparsam Allah borcumu silecek“ diye düşünmediniz mi?

İyi niyetleriniz, tövbeleriniz ve iyi işleriniz, dua ve oruçlarınız bile, geçmişteki günahlarınızın borcunu ödeyemez… Gelecekte yapağınız iyi işler zaten Allah’ın önünde yapmanız gereken görevi yerine getirmekten başka bir şey değildir. Gelecek zamanda borçlu olduğunuz şeyleri ödemeniz, geçmişte işlediğiniz suçları ve yapmayı ihmal ettiğiniz şeylerin borcunu nasıl silebilir ki?

Başkaları peygamber ya da ermiş olsalar bile, günahlarınızın borcunu ödemekte size yardımcı olamazlar. Çünkü onlar da sizin gibi insandır. Onların da Allah’a karşı borçları vardır. Onlar da yalnız Allah’a sığındılar. Çünkü hüküm gününde herkes sadece kendisi için adaletli Allah’ın önünde hesap verecektir…

Allah sizin günahlarınızın borcunu ödeyemeyeceğinizi görüyor. Hesap gününün yakın olduğundan herkesin haberi var. Allah size merhamet etmiştir. Size bir kurtuluş yolu hazırlamıştır. Ev sahibi oğlunu gönderdiği gibi, Allah da ruhsal açıdan oğlu olan İsa Mesih’i bu güzel müjdeyi getirmesi için yücelerden gönderdi. İsa Mesih dünyanın kurtarıcısıdır… Allah O’nun aracılığıyla tüm insanlık için günah ve sonsuz ölümden kurtuluş sağladı…

Allah sizinle kendisi arasında barış ve dostluk sağlamak için ezeli Kelam’ı olan İsa’yı gönderdi. O, Allah’ın katındaki görkemli mirasını bıraktı, yeryüzüne geldi. Yaşadığı hayatı sizin için yaşadı… Canını sizin için verdi…

Sevgili kardeşim, kimse kendisi veya başkası için af sağlayamaz. Af, Allah’ın bir hediyesi, bir lütfüdür. Yalnız O bunu sağlayıp insanlara sunabilir. Allah’ın İsa Mesih aracılığıyla sunduğu affı reddederek günah ve suçlarınıza en korkunç suçu eklemeyin… Mesih’in sizin uğrunuza kurban oluşunu, Allah’ın ödemiş olduğu ücret olarak kabul edin. Allah´ın ödediği bu ücret sayesinde bağışlanıp kendisiyle barışabilirsiniz. Allah, borcunuzu ödemekle hem adaletini hem de sevgisini açıkça gösterdi. Geç olmadan bu affı kabul edin… Çünkü Allah, sunduğu iyiliği reddedenleri yargılayacaktır…

İsa Mesih size şöyle sesleniyor: “Ey bütün yorgunlar ve yükleri ağır olanlar! Bana gelin, ben size rahat veririm. Boyunduruğumu takının ve benden öğrenin. Çünkü ben yumuşak huylu ve alçakgönüllüyüm. Böylece canlarınız rahata kavuşur.” (İncil’den, Matta 11: 28-29)

Sevgili okuyucumuz, okuduğunuz yazı hakkında söyleyeceğiniz veya soracağınız varsa, lütfen bize mektup yazınız. Kurtuluş konusunda daha fazla bilgi edinmek isterseniz, ücretsiz Kutsal Kitap derslerimizden ve diğer yayınlarımızdan isteyebilirsiniz. Haberinizi bekliyoruz.

Mutlu Kaynak

mektup@tevratzeburincil.org