Tag Archives: lekeler

HAYAT İÇİN HAYAT

HAYAT İÇİN HAYAT

Hayat icin Hayat

HAYAT İÇİN HAYAT

Sevgili okuyucular!

Sizlere yıllarca önce yaşanmış, insana heyecan ve şaşkınlık veren bir olayı anlatmak istiyorum.

Yıllar önce doğu ülkelerinin birinde karakterleri birbirine tamamen ters olan iki erkek kardeş yaşardı. Genç olanı, her gün içki içip her çeşit günah işler, günahını bırakmak için de kalbinde en ufak bir istek duymaz; kısacası, kötü, dü­şük, sefil bir hayat yaşamaya devam ederdi.

Ağabeyi ise, Tanrı’dan korkan, alçakgönüllü, iyiliksever, kutsal bir hayat yaşamak için kendini gerçek ve yorulmaz bir imanla Tanrı’ya teslim etmiş bir adamdı. O, kardeşinin yıkıma doğru giden bu yaşamına üzülür, gözyaşları içinde ona yalvararak bu kötü yaşamından vazgeçmesini söylerse de, öteki onun yalvarışlarını ve sözlerini öneme almaz, tersine, kendini bedenen ve ruhen yıpratmaya devam ederdi. Hemen hemen her gün bu düşük hayatı gece yarıla­rına kadar yaşar ve ağabeyinin kendisi için Tanrı’ya candan dua edip yalvararak bekleyişiyle eğlenirdi.

Yine bir gece ağabey evde yalnız, kardeşinin eve dönme­sini beklerken, evin kapısının şiddetle çalındığını duydu. He­men koşup kapıyı açtı. Kapıyı açmasıyla kardeşinin içeriye girmesi bir oldu. Kardeşi, korkudan benzi sararmış, titreye­rek, elbiseleri kan içinde karşısında duruyordu.

Ağabeyine: „Beni kurtar! Beni sakla! Beni takip ediyorlar. Ben bir adam öldürdüm. Kana bak, burada onun kan­ları…“ der.

Ağabeyi, ‚onu kimsenin bulamayacağı şekilde nasıl saklamalı?‘ diye düşündü. Kardeşine karşı olan sevgisi şaşırtıcı­ydı. Daha fazla vakit kaybetmeksizin ağabey, kardeşinin kanlı elbiselerini giydi, kendi elbiselerini ona giydirdi ve onu bir yan odaya kilitledi. Biraz sonra polisler içeriye girdiler. Aralarında, „Tamam, düşündüğümüz gibi bu evdir“ diyerek büyük kardeşe doğru gidip, yüzüne ve elbiselerine sertçe baktılar. Biri ona, „Katil sen misin?“ diye sordu. O ise cevap vermez. Sabırsız bir polis diğerine dönerek, „Neden soru­yorsun? Görmüyor musun elbiseleri kan içinde! Gel, onu bağlayıp götürelim!“ dedi. Daha sonra onun ellerine kelep­çeyi takıp, karanlık yollardan geçirerek cezaevinde bir hüc­reye koydular.

Ertesi sabah onu sorguya çekmek için tekrar geldiler. O ise sadece, „Bu suçtan öleceğimi biliyorum. Hükmü ne kadar çabuk yerine getirirseniz benim için o kadar iyidir“ yanıtını verdi.

Birkaç gün sonra onu adliyeye götürüp yargıcın karşısına çıkardılar. Yargıç onun lekeli elbisesine bakarak, „Tanığa gerek yok, olay açıkça görülüyor“ dedi ve sonra sanığa sordu: „Avukatın var mı?“ „Hayır.“ „Kendini savunmak istemiyor musun?“ Sanık kuvvetli, kendinden emin bir sesle, „Hayır, istemiyorum“ diye yanıt verdi. Sonra da gözlerindeki suç­suzluğu anlamamaları için başını yere eğdi.

Yargılamayı bitirip onu ölüm cezasına çarptırdılar. Hükümlü sessizce ölümü bekledi, ama infaz edilmeden bir gün önce, hiç beklenmedik bir şey oldu. Hükümlü konuşmak istediğini söyleyerek cezaevi müdürünün kendisine kadar gelmesini rica etti. Müdür onun hücresine girince, hükümlü, „Ölüme yakın bir insanın son ricasını yerine getirip iyilik etmek istiyorsanız, lütfen bana bir kâğıt ve kalem veriniz“ diye rica eder. „Bir mektup yazıp mühürleyeceğim. Bu mektubu aç­mayacağınıza ve ölümümden sonra onu istediğim adrese yollayacağınıza, Tanrı huzurunda söz verir misiniz? Emin olun, bu isteğimin kötü bir niyetle ilgisi yoktur. Yarın benim ruhum Tanrı’nın huzuruna çıkacak. Son saatlerimde asla yalan söylemem“ diyerek soran bakışlarla müdürün yanıtını bekledi.

Müdür, hükümlünün yüzüne dikkatle baktı, onun sözlerin­den kuşkulanmadı ve ricasını kabul etti. Kalbi onun isteklerini reddetmez. Sanki hükümlü bütün canını bu ricaya vermiş gibiydi. Öyle sessiz, sa­kin hali vardır ki, gözleri nur gibi parlamaktaydı…

Müdür onun istediklerini kendi eliyle getirip verdi ve ona, kalbinin rahat olmasını, isteğini yerine getireceğini söyledi. Akşam, hücrenin önüne gelen gardiyan sessizce onun yaz­dığı mektubu aldı.

Bir gece geçti; öyle bir gece ki, bazıları için sakin, bazıları için ıstıraplı, çokları için günahlı, – hükümlü için ise uykusuz bir gece, ama huzur dolu bir gece. O, sonsuzluğun eşiğinde, başka bir dünyayı seyrediyormuş gibi diz çökmüş­tü.

Şafak söktü ve yeni bir gün başladı, insanlar, her günkü gibi, yine işlerine gittiler. Onu ölüme götürenler de. Bir saat sonra her şey bitmişti.

Aradan kısa bir zaman geçti, mektubu bir memurla ölenin kardeşinin evine gönderdiler. Korkudan yüzünün rengi kaçmış, heyecanlı genç bir adam kapıyı açtı ve mektubu aldı. Mektup sanki yanlışlıkla gelmiş gibi, şaşkın, sert bakışlarla uzun zaman ona baktı. Nihayet mührü açıp mektubu okudu…

Birden ıstırapla inleyerek çılgınlar gibi evin içinde dolaş­maya başladı. Bütün vücudu titreyerek yüksek sesle feryat etti. Bu adamı bu denli acılar içinde kıvrandıran mek­tupta neler yazıyordu acaba? Çok değil, sadece birkaç söz:

„Yarın, senin elbiselerinle, senin için ölüyorum, sen benim elbiselerimle, beni hatırlayarak doğru ve kutsal bir hayat yaşa! Ağabeyin…“

„Senin için ölüyorum!“ Adamın derinliklerine kadar işleyen ve onu acılara boğan bu sözler karşısında, korku ve güna­hın taşlaştırdığı kalbi sanki yağ gibi erimiştir. Ağabeyinin yazmış olduğu bu cümleyi yüksek sesle haykırarak tekrar okudu: „SENİN İÇİN ÖLÜYORUM.“

Belki daha ölmemiştir!… Ağabeyini kurtarmak için hızla evden çıkarak cezaevine koştu. Orada onu durdurdular. O ise, ısrarla müdürü görmek istediğini söyledi. Yalvarışlarına dayanamayıp onu müdürün yanına götürdüler. „Ben senin için ölüyorum“ cümlesini okuyunca müdür dehşetle ürpe­rdi, ölenin rica eden sesi kulaklarında çınlarken sağlam ve sakin bakışları bir an gözlerinin önünde canlandı. Bir süre yerinden kalkamadı. Sonra büyük bir heyecanla mektubu yargıca götürdü. Yargıç da onu okudu ve gerçek suç­luyu sorguya çekmeye başladı. Gerçek suçlu, tüm geçmiş yaşamını, işlediği cinayeti, kaçışını ve alçakça susuşunu anlattı.

„Beni öldürün! Sizden rica ederim, bırakın beni öleyim!“ dedikten sonra sustu.

Ama ölenin yazdığı „Ben senin için ölüyorum“ sözü yar­gıca çok kutsal geldi. Böyle büyük bir kurban geçici olamazdı. Yargıç şaşkınlıkla genç adama baktı. O’nun ne denli büyük bir sevgiyle sevildiğini düşünerek onu hapsetmeyi ve ölüme mahkûm etmeyi uygun bulmadı. Çünkü ağabeyi onun günahı için canını vermiştir. So­nunda genç adam, mektup elinde, affedilmiş olarak evine döndü.

Tamamen pişman olmuş bir kalple tövbe edip Tanrı’ya seslendi. Gözyaşları dökerek Tanrı’ya yalvardı: „Ya Rab! Beni günahlarımla öldürme. Bir başkası günahlarım için öldü ya. Günaha karşı koymam için bana sabır ve güç ver. Beni, be­nim için ölenin elbiselerini giymeye layık kıl. Onları tüm lekelerden saklayabilmem için bana yardım et ve beni her günahtan koru.“

O günden sonra o, o kadar değişti ki, arkadaşları onu tanıyamadılar. Cana yakın ve sevgi dolu olmasına rağmen, sanki onların arasında bir yabancı gibiydi. Başlangıçta eski arkadaşları onu tekrar önceki yaşamına döndürmek isteseler de o, herkese tatlılıkla şu kesin cevabı verdi: „Bu elbiselerle gelemem; çünkü ağabeyim asla öyle yerlere gitmezdi.“

Arkadaşları yavaş yavaş tüm uğraşılarının boşa gittiğini gö­rüp ondan vazgeçtiler. Bazıları onu tamamen terk etti, ba­zıları ise giydiği elbiselere saygıyla baktılar. Değişen yaşa­mını seyretmekle kalmayıp, onlar da onun bu temiz haya­tına katılırlar.

Yılları Rabbi için çalışmakla geçti ve çabaları Tanrı’nın önünde bol ürün verdi. Günün birinde ağır hastalandı. Artık iki kardeşin sonsuzlukta daima beraber kalmak için birleşe­cekleri an gelmişti. Küçük kardeş ölünce, kendi isteği üze­rine, ağabeyinin elbiselerini onun ölüsü üzerine örtüp me­zara taşıdılar. Bunun derin anlamını öğrenen tanıdıkları, bu olayı asla unutamadılar.

Sevgili arkadaş, öykümüz burada bitiyor. Ağabeyinin kü­çük kardeşine olan şaşırtıcı sevgisine hayran kalıyoruz. Böyle bir sevgiyi çok az gördüğümüz için öyküyü ilgi ve merakla sonuna dek okudunuz. Dünya edebiyatında bu öyküye­ benzeyen iki üç olay daha okuyabiliriz. Bir kardeş için, ya da çok değerli bir dost için ölmeye cesaret etmiş birkaç kişiye rastlayabiliriz. Ama bizleri hepsinden daha fazla ilgi­lendiren bir olaya dikkatinizi çekmek istiyorum: İsa Mesih, bir kardeş veya bir dost için değil, tam tersine, günahlılar ve O’ndan nefret eden düşmanları uğruna canını feda etmiştir.

Bizler belki iyi bir adam için veya yüksek bir amaç uğruna kendimizi feda etmeye hazır olabiliriz. İsa Mesih ise, nan­kör, gururlu, yalancı, bencil, cimri, dolandırıcı, tembel, kıs­kanç, hain, kavgacı, sözünde durmayan, zina işleyen, sövücü, kin güden kimseler için canını verdi. O şöyle der: „Ben doğru kişileri değil, günahkârları çağırmaya geldim“ (İncil’den Matta 9: 13).

Âdem ve Havva bir tek itaatsizlikleri yüzünden Aden bah­çesinden kovulup sonsuz yaşamlarını kaybettiler. Bizler ise, Tanrı’ya karşı sadece bir kere değil, sayısız kereler itaat­sizlikte bulunduk ve bulunuyoruz. Günah yükümüz çok ağırdır. Kendi gücümüz ve çabalarımızla günahlarımızdan arınmamız olanaksızdır. Durumumuz tıpkı öykümüzdeki genç kardeşin durumuna benzemektedir: Adaletten, yargıdan ve sonsuz ölümden korkmalıyız. Hiç kimse Tanrı’nın günahları­mıza göz yumacağını sanmasın! Tanrı her şeyi görür. O’nun gözünde her şey apaçıktır. O Nur’dur, karanlık da O’ndan gizlenemez. Ama Tanrı, çaresizliğimizi bilerek bize İsa Mesih’i Kurtarıcı olarak atadı. O, suçsuzdu. Bizim günah yükümüzü üzerine alıp cezamızı ödedi. Kor­kunç ıstıraplar içinde öldü. Din, dil, ırk ayrımı yapmadan bü­tün insanlar uğruna canını verdi. Bizim için öldü, senin ve benim için.

Yargıç, ağabeyin sevgisini görünce, onun verdiği hayatı genç kardeşinin hayatı yerine saydı. Genç kardeşi affedip serbest bıraktı. Tanrı bu dünyevi yargıçtan çok daha üstün­dür, İsa Mesih’i Kurtarıcı ve Rab olarak kabul edenlerin hiçbirine hüküm yoktur. İsa Mesih’in tüm insanların yerine yar­gılanarak ölmesini Tanrı kabul ederek onaylamıştır. İsa’yı ölümden üç gün sonra diriltmekle O’nun her yaptığı işi beğendiğini bize göstermiştir.

Ne yazık ki, insanların çoğu, ismen Hıristiyanlar dahi, İsa Mesih’in sevgisini ve ölümünün biçilmez değerini öneme almamaktadırlar. Hatta „Bir insanın başka birinin yerine ceza çekmesi, ölmesi olur mu hiç?“ diyerek, İsa’ya bağlı olanları hor görürler. „Siz İsa’nın ölümüne güvenip istediği­niz kadar günah işlersiniz“ diyerek alay ederler.

Keşke böyle konuşan kişiler „ağabeyin elbisesinin kutsallığını“ anlayabilselerdi. İsa Mesih bu dünyada tertemiz, leke­siz, hilesiz bir hayat sürdü. O’nun her sözü ve her davranışı gerçek ve sevgi ile doluydu. Düşmanlarını bile iyilikle karşı­ladı. İsa Mesih, bizim kirli günah elbiselerimizi giyerek, bize en küçük bir lekesi bile olmayan kendi elbisesini emanet etti. Bu elbiseyi giyenler, üzerlerine büyük ve kutsal bir sorumluluk alırlar. Kurtarıcı’ya olan sevgileri yüzünden, O’nun gibi olmak, O’nun gibi konuşmak, O’nun gibi dav­ranmak ve O’nun gibi sevmek isteyerek O’nu örnek alırlar. Rabbin sevgisi onlar için hiçbir dünyevi değerle kıyaslana­mayacak kadar büyüktür.

Bu insanlar, bu şekilde yaşayabilmek için nereden ve kim­den güç alırlar? İsa Mesih, öyküde okuduğumuz gibi, bize sadece temiz elbisesini bırakmakla kalmamıştır. Ölümün­den üç gün sonra dirilmiştir. Kendisine Kurtarıcı olarak iman edenlere sonsuz yaşamla birlikte Kendi sevgisinden, doğ­ruluğundan, iyiliğinden ve kutsallığından da vermektedir. Onlar ölümden yaşama geçmişlerdir. İsa’yı yakından izle­yenlerin güçlükleri ve sıkıntıları olacaktır, ama ölümü yenmiş olan İsa Mesih, yolun sonuna dek onlarla birliktedir.

İsa şöyle der: „Dar kapıdan girin. Çünkü yıkıma götüren kapı ge­niş ve yol enlidir. Bu kapıdan girenler çoktur. Oysa yaşama götü­ren kapı dar, yol da çetindir. Bu yolu bulanlar azdır.“

Hayat İçin Hayat!

Sevgili okuyucu, bu fevkalade sevgi karşısında her­hangi bir yorum yapmadan önce derin düşünmenizi ve aynı zamanda bu eşsiz sevgiyi cevapsız bırakmamanızı rica ederim.

Okuduğunuz yazı hakkında söyleyece­ğiniz veya soracağınız bir şey varsa, lütfen bize mektup yazınız. Kurtuluş konusunda daha fazla bilgi edinmek isterseniz, ücretsiz Kutsal Kitap derslerimizden ve diğer yayınlarımızdan isteyebilirsiniz. Haberlerinizi bekliyoruz.

Mutlu Kaynak

mektup@tevratzeburincil.org

“HAYAT İÇİN HAYAT” konusu ile ilgili İncil Kitabından seçilmiş bazı ayetler:

Kutsal Yazılar uyarınca Mesih günahlarımıza karşılık öldü, gömüldü ve Kutsal Yazılar uyarınca üçüncü gün ölümden dirildi.

1. Korintliler 15: 4

*

Sevginin ne olduğunu Mesih’in bizim için canını vermesinden anlıyoruz. Bizim de kardeşlerimiz için canımızı vermemiz gerekir.

1. Yuhanna 3: 16

*

Tanrı ise bizi sevdiğini şununla kanıtlıyor: Biz daha günahkârken, Mesih bizim için öldü.

Romalılar 5: 8

*

Bizler günah karşısında ölelim, doğruluk uğruna yaşayalım diye, günahlarımızı çarmıhta kendi bedeninde yüklendi. O’nun yaralarıyla şifa buldunuz.

1. Petrus 2: 24

*

Biliyorsunuz ki, atalarınızdan kalma boş yaşayışınızdan altın ya da gümüş gibi geçici şeylerle değil, kusursuz ve lekesiz kuzuyu andıran Mesih’in değerli kanının fidyesiyle kurtuldunuz.

1. Petrus 1: 18-19

*

Evet, Mesih herkes için öldü. Öyle ki, yaşayanlar artık kendileri için değil, kendileri uğruna ölüp dirilen Mesih için yaşasınlar.

2. Korintliler 5: 15

*

Gerçek doğruluk ve kutsallıkta Tanrı’ya benzer yaratılan yeni yaradılışı giyinmeyi öğrendiniz.

Efesliler 4: 24

*

Rab İsa Mesih’i kuşanın. Benliğinizin gereksiz tutkularını karşılamayı bırakın.

Romalılar 13: 14

MUSTAFA VE SEVİL

MUSTAFA VE SEVİL

Mustafa ve Sevil

Mustafa ve Sevil

Tanrı’yla bizim aramızdaki antlaşmayı tazelemek konusunda size bir öykü anlatmak istiyorum, Mustafa ile Sevil öyküsünü.

Mustafa güzel beyaz gömleğini ve ütülenmiş pantolonu giydi ve
komşu köyünün yoluna çıktı. Niyeti, bir arkadaşının düğününe katılmaktı.

Kendi köyünden çıktıktan sonra Mustafa birden bir bebeğin ağlama sesini duydu. Etrafına baktı ve yolun kenarındaki otlara bırakılmış küçücük bir bebek gördü. Dünyaya yeni gelmiş bu bebek çıplaktı, yıkanmamıştı, kanlar içinde, pisliğe bulaşmıştı. Göbek kordonu kesilmiş, ama bağlanmamıştı. Bebek acı acı ağlamaktaydı. Acaba bu bebek niçin istenilmemişti? Acaba annesi hiçbir çıkar yol görmemişti de, bu zavallı insancığı aceleyle tarlaya atıp terk mi etmişti? Bilmiyoruz. Ama belli ki, bu bebek ölüme terk edilip bırakılmıştı.

Mustafa bir süre bebeğe baktı, sonra derin bir ah çekerek yoluna devam etti. Ama birkaç adım attıktan sonra durdu. Bu bebek ölüme giderken kendisi düğüne katılabilir miydi? Hayır, bu olmazdı.

Mustafa bebeğin yanına döndü, onu kaldırıp kucağına aldı ve ona: „Yaşayacaksın, sana elimden geldiği kadar iyi bakacağım“ dedi.

Evet, küçük kız yaşadı. Mustafa bebeğe „Sevil“ adını verdi ve elinden geleni yaptı. Çocuk büyüdü ve harika bir şekilde gelişti. Yıllar çabuk geçti ve Sevil herkesin bakışlarını üzerine çeken gayet güzel genç bir kız oldu. Sevil’in tabii güzelliği yetmiyormuş gibi, bir de Mustafa ona şık elbiseler ve gösterişli yeni moda ayakkabılar aldı. Sevil’in güzelliği bütün bölgede meşhur oldu.

Bu öyküyü birazcık süsledim, adama ve bebeğe birer ad taktım, ama aslında bu öyküyü Kutsal Kitap’ta Hezekiel Peygamber anlatmıştı. (bölüm 16, ayetler 4’ten 14’e kadar.) Bu öyküyle peygamber, Tanrı’nın kendi halkı olan İsrail’e duyduğu büyük merhametini, derin ve bol olan sevgisini ve halkını nasıl değerli sayıp kayırdığını dile getirdi.

Şimdi size öykünün devamını anlatayım:

Sevil aşağı yukarı on beş yaşındaydı. Bir gün Mustafa beyaz bir gömlek ve yeni bir pantolon giydi. Sevil de süslenip en güzel elbiselerinden birini seçip giydi. İkisi birlikte köyün öbür ucuna, bir düğüne gittiler. İki gün sonra Sevil babasının gömleğini ve kendi elbisesini yıkadı. Bunlar kuruduktan sonra Sevil onları özene özene ütüledi. Her şey tamam olunca Sevil, babasının gömleğini dolaba yerleştirdi. Birden, şimdiye kadar hiç fark etmediği bir şey gördü. Babasının gömlekleri arasında beyaz, ama eski ve yıkanmamış bir gömlek duruyordu. Neydi bu? Sevil merak etti ve o gömleği çıkardı. Gömleğin ön taraflarında ve kollarında büyük kan lekeleri vardı. Bu kirli gömleğin dolapta ne işi vardı? Bu kanlar nereden gelmişti acaba?

Sevil babasının eve dönmesini sabırsızlıkla bekledi. Birkaç saat sonra Mustafa işinden eve dönünce ilk fırsatta babasına bu gömleğin sırrını sordu. Mustafa bir süre Sevil’e baktı, sonra o gömleği dolaptan çıkarıp onu dolabın dışında astı ve Sevil’e, doğduğu günün öyküsünü anlatmaya başladı. O gün Sevil’e söylemiş olduğu „Sen yaşayacaksın, sana elimden geldiği kadar iyi bakacağım“ sözü hiç unutmamıştı. Mustafa, bebeği nasıl bulduğunu, ona ne kadar acıdığını, onu eve getirip yıkadığını, merhametli akraba ve komşulardan bebek elbiseleri, kundak ve süt aldığını, büyük bir sepetten bebeğe yatak hazırladığını anlattı. O gün küçük bebeğin bütün ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra onu sepete yatırmıştı. Uyuyan Sevil’e bakmıştı ve birden kendi kendine, „Ben ne yaptım, bu kız yaşayacak olursa, benim hayatım hiçbir zaman önceki hayatım gibi olmayacak“ demişti. Ve o zaman, kana bulaşmış olan bu gömleği olduğu gibi saklamaya karar verdi. Bu gömlek, „Bu kızı yaşatacağım ve ona bakacağım“ diye vermiş olduğu karar için kalıcı bir işaret olacaktı.

Sevil, Mustafa’nın anlattığı öyküyü dinledi ve derin derin düşündü. Demek ki, gömleğin sırrı buymuş. Demek ki, o bir tarlaya atılmış, ama bulunmuş ve sevilmişti.

„Teşekkür ederim, babam“ dedi Sevil, „sen o günden bugüne kadar beni sevdin.  Senin kızın olarak yaşayabildiğim için teşekkür ederim; bana verdiğin emekler için çok teşekkür ederim. Peki ben senin için ne yapabilirim?“

Bu sözleri işitince derin derin düşünmek sırası Mustafa’ya geldi. Şöyle cevap verdi: „Hep benim kızım olarak kalmanı istiyorum. Ve senin de başkalarına acımanı, kendin için değil de, başkaları için yaşamanı, güvenilir ve verdiği sözde duran biri olmanı istiyorum.“

Mustafa normal bir insandı, Sevil de normal bir genç kızdı. Aralarında her gün her şey güllük gülistanlık değildi. Anlaşmazlıklar, gerginlikler, sevgisiz sözler de ara sıra oluyordu. Ama Sevil o eski gömleği bulup onun sırrını öğrendikten sonra, babasıyla olan ilişkisi değişmişti. Öyle günler oluyordu ki, Sevil, içinde babasına karşı büyük bir gönül borcu duyuyordu. Böyle günlerde, Sevil dolaptan eski beyaz gömleği çıkarıyor ve dolabın dışında asıyordu. Gömleği asmakla sanki „Sevgili babam, beni seveceğine ve bana bakacağına, benim için yaşayacağına dair verdiğin karar için sana çok teşekkür ederim, seni çok seviyorum“ diyordu.

Başka günlerde, hele herhangi bir sevgisizce ya da sert söz söylendikten sonra, kana bulaşmış gömleği Mustafa dolabın dışında asıyordu. Demek istediği şuydu: „Her şeye rağmen seni seviyorum, korkma, sen benim değerli kızımsın.“

Eski gömleği asmak, Mustafa ile Sevil arasındaki sevgi ilişkisini tazelemeye ve güçlendirmeye yarıyordu. Mustafa’nın eski, ama hâlâ geçerli olan kararını anıyorlardı. Eski gömleği gördükleri zaman Sevil’in o günkü çaresiz durumunu, kurtuluşunu ve babasının sevgi dolu bakımını hatırlıyorlardı.

İsa Mesih’i izleyenler, bazı toplantılarında birlikte bir sofradan ekmek yer ve üzüm suyu içerler. Bu sofraya “Rabbin Sofrası” adını veriyoruz. Rabbin Sofrasından yiyip içmekle İsa Mesih’in kurtuluşumuz için yaptıklarını anarız. O’nun uğrumuza çektiği acıları ve bizim uğrumuza ölmesini. Daha dünya kurulmadan önce Tanrı, yaşayacağımıza ve O’nun çocukları olacağımıza karar vermişti. Bu eski karar bugün de geçerlidir ve sonsuzlukta da geçerli olacaktır. Bunun için Gökteki Baba’mıza şükrediyoruz. Mustafa ve Sevil’in ara sıra eski kanlı gömleği çıkarıp asarak Mustafa’nın eski kararını anıp sevgilerini tazelemeleri gibi, sanki Tanrı, O’nunla bizim aramızdaki sevgi ilişkisini tazelemek ve sağlamlaştırmak için zaman zaman ekmek ve üzüm suyu çıkarır ve bizi kendi yanına, kendi sofrasına çağırır. Bize şöyle der: „Bakın, ben sizi çok sevdim ve sizin için kanımı akıttım, şimdi de sizi seviyorum. Siz benim için çok değerlisiniz. Kanımla sizi kölelikten satın aldığım günde yüreğim sizin için yandığı gibi, şimdi de aynı derecede yüreğim sizin için yanıyor.“

Rabbin Sofrası konusunda İncil ayetleri:

LUKA 22: 14 / 19-20

Yemek saati gelince İsa, elçileriyle birlikte sofraya oturdu ve onlara şöyle dedi: “Ben acı çekmeden önce bu Fısıh yemeğini sizinle birlikte yemeyi çok arzulamıştım.” Sonra eline ekmek aldı, şükredip ekmeği böldü ve onlara verdi. „Bu sizin uğrunuza feda edilen bedenimdir. Beni anmak için böyle yapın“ dedi. Aynı şekilde, yemekten sonra kâseyi alıp şöyle dedi: „Bu kâse, sizin uğrunuza akıtılan kanımla gerçekleşen yeni antlaşmadır.“

Evet, Tanrı’nın bizimle yaptığı bu yeni antlaşmanın temelinde, İsa Mesih’in uğrumuza kanını akıtması ve ölmesi vardır. Yeni Antlaşmaya göre imanlıların günahları bağışlanır, imanlılar Tanrı çocukları olur, Kutsal Ruh’u ve sonsuz yaşamı alırlar. Bunlar, Yeni Antlaşmanın değerli vaatlerinin yalnız birkaçıdır.

Yeni Antlaşmaya girmeye çağırılanlar, ümitsiz ve kaybolmuş günahlı insanlardır. Bu kaybolmuş insanların durumu o kadar kötüdür ki, kurtulmaları için kendileri hiçbir şey yapamazlar. Tanrı onları İsa Mesih aracılığıyla kurtarır. İnsan bu kurtuluşu ancak armağan olarak kabul edebilir. Kurtulmuş insanın Tanrı’yla olan ilişkisi, bir gönül borcu ilişkisi, bir sevgi ilişkisidir. Kurtulanlar İsa Mesih’e benzesinler diye Kutsal Ruh onları değiştirmeye başlar. Kutsal Ruh onlarda iyi meyve yetiştirir ve onları Tanrı’nın amaçları için kullanır.

Peki, bu Yeni Antlaşma’da Rabbin Sofrası’nın rolü nedir? Rab’bin bizimle yaptığı antlaşmayı hatırlamaya çağırılıyoruz. Aynı zamanda Rab’le antlaşma yapmış olanlar olarak, günlük yaşamımız nasıl olmalı diye düşünmeliyiz.

Bence Rabbin Sofrası, yalnız Antlaşmayı hatırlamamız için değil, ama bu Antlaşmayı tazelememiz ve yeniden perçinlememiz için çok iyi bir fırsattır.

Sevgili okuyucumuz, okuduğunuz yazı hakkında söyleyeceğiniz veya soracağınız bir şey varsa, lütfen bize mektup yazınız. Haberlerinizi bekliyoruz.

Mutlu Kaynak

mektup@tevratzeburincil.org