Tag Archives: para

KÖLE OLAN KRAL

KÖLE OLAN KRAL

Köle olan kral

Köle olan Kral

Değerli okuyucumuz,

Dünya tarihinde basit bir mevkide bulunan birçok ki­şinin önemli mevkilere yükseldikleri görülmüştür. Hatta önce hizmetçi ya da köle olan kimseler, üstün yetenek ve çabaları sonucunda bir kurumun genel müdürü, hükümet adamı, padişah veya kral olmuşlar­dır. Böyle adamların başarılarına elbette hayran ka­lıyoruz.

Ama burada size krallığa yükselen bir kö­leyi değil, kendisini köleliğe kadar alçaltan bir kralı tanıtmak istiyoruz.

Eski zamanlarda doğu ülkelerinin birinde çok iyi yü­rekli bir kral vardı. Yönetimi altında olan insanları çok severdi. Günün birinde bu kral, ülkesinde kut­lanan bir bayram nedeniyle on iki vezirini yemeğe çağırdı. O ülkenin göreneklerine göre ye­mekten önce konukların ayakları efendinin kölesi ta­rafından yıkanırdı. O zamanlar sandal ayakkabı giyildiği, yollar da çok tozlu olduğu için, ayaklar ça­buk kirlenirdi. İşte misafirlerin ayaklarını yıkatmak her konuksever ev sahibinin gösterdiği bir sevgi ve saygı işaretiydi.

Ne var ki, o gün ziyafete çağrılan vezirler, ayakları hiç yıkatılmadan sofraya oturtulmuşlardı. Kendi ken­dilerine: „Acaba yüce kralımız bu hizmeti bize yap­tırmayı unuttu mu?“ diye merak ediyorlardı.

Tam o sırada kralın kendisi koltuğundan kalkıp kaf­tanını çıkardı, kölelere özgü bir önlüğü giydi ve bir leğene su doldurup konuk gelen vezirlerin ayaklarını yıkamaya koyuldu. Bunu gören vezirlerin ağızları bir karış açıldı. Hayretten bir türlü konuşamıyorlardı. Nasıl oluyor da bu kadar çok sevdikleri efendileri kö­le işi olan bu görevi yapıyordu?

Kral ise sırayla tek tek vezirlerinin ayaklarını yıkayıp havluyla kuruladı. Sıra en yaşlı vezire gelince, can­dan sevdiği bu padişahın böyle adi bir iş yapmasına dayanamayıp ayaklarını çekiverdi ve heyecan için­de: „Hayır kralım, hayır! Bu olamaz! Siz benim ayaklarımı nasıl yıkarsınız? Ben kulunuz olarak sizin ayaklarınızı yıkamalıyım“ dedi.

Gerçekten de vezir, ayaklarının yüce kral tarafından yıkanmasını nasıl hoş görebilirdi? Böyle bir şey hiç düşünülemezdi. Oysa kral yumuşak ve sakin bir sesle şöyle yanıt verdi:

„Senin ayaklarını yıkamam gerekiyor. Eğer ayakları­nı yıkamazsam benimle paydaşlığın olmaz.“

Ne garip sözler! Bunu duyan ve hiç de anlamayan vezirler şaşırıp kaldılar. Böylece yaşlı vezir de kralın buyruğuna uyarak ayaklarının yıkanmasına razı ol­du. Kral, işini bitirince leğeni, ibriği, havluyu bir ke­nara koyup kaftanını yine giydi ve sofranın başındaki koltuğuna oturdu. Gözlerini kendisine dikmiş olan vezirlerini uzun uzun süzdü ve gergin havayı bir so­ruyla dağıtıverdi:

„Vezirlerim, dostlarım, bunu niçin yaptığımı biliyor musunuz?“

Sorusuna karşılık alamayınca devam etti sözlerine:

„Siz bana efendi, kral diyor ve doğru söylüyorsunuz. Ben efendiyim, kralım. Kul ise efendisinden büyük değildir. Ben nasıl ayaklarınızı yıkadıysam, sizler de birbirinizin ayaklarını yıkamalısınız. Ben şimdi size bir örnek verdim. Benim yaptığımı siz de yapmalısı­nız.“

Yavaş yavaş vezirler söylenen sözleri anlamaya başladılar. Kral onların, gururlarını bırakmalarını,  alçak gönüllülükle ve gerçek bir sevgiyle başkalarına hizmet etmeye hazır olmalarını istemişti. Bu ne yüce bir kraldı! Kendi davranışıyla vezirlerine örnek ol­muştu.

Bu kral kimdi? Vezirlerini tanıyor musunuz?

Bu kral, yaklaşık olarak 2000 yıl önce yeryüzüne gelmiş olan İsa Mesih’ti. Vezirleri ise O’nun öğrencileriydi.

İsa Mesih’i tanıyan kimseler O’na birçok adlar, ün­vanlar vermişlerdir, örneğin: Efendi, Öğretmen, „Tanrı’nın Sözü“ ve „Kralların Kralı“. İsa Mesih ezel­den beri Tanrı’yla birlikte olandır. Tanrı, yıldızları, güneşi, yeri, insanları ve tüm evreni  „OL“ sözüyle yarattı. İsa Mesih de başlangıcı ve so­nu olmayan Tanrı’nın Sözüdür.

Ne var ki, Yaradan’larından uzaklaşıp doğru yoldan sapmış, suç ve günaha düşmüş insanları sonsuz ölümden kurtarmak için İsa Mesih, Tanrı yanındaki yüksek yerini bir süre için bırakıp gönüllü olarak yeryüzüne geldi. Tanrı’nın bir mucizesiyle İsa, Mer­yem anadan babasız olarak doğup bizim gibi insan oldu.

İsa Mesih dünyada yaşarken para, mal ve şöhret aramadı. Yoksul ve sade bir yaşam sürdü. Otuz ya­şına dek marangozluk yaptı. Ondan sonraki üç yılını da tamamen insanlara Tanrı’yı tanıtmaya adadı. Kendisini Tanrı’nın gönderdiğini bildirerek insanların Rabbe ve birbirlerine karşı olan ödevlerini hatırlattı, yaşamın baş ilkesinin sevgi olduğunu öğretti. İsa Mesih bu sevgiyi tam anlamıyla kendi yaşantısına uyguladı. Sayısız hastayı iyi etti, tanrısal güçle kötürüm, topal, inmeli, cüzamlı kişilere sağlık verdi. Nice körlerin gözlerini açarak karanlık dünyalarına aydınlık getirdi. Hatta birkaç ölüyü de diriltti. Dertli, kederli olan bir çok insanın acılarını, korkuları­nı giderdi, onlara umut ışığını yaktı.

Kendisine iman edip öğrencisi olmuş kimselerden on iki adamı elçi olarak atadı. Onlara, kur­tuluş müjdesini bütün insanlara duyurma görevini verdi. İşte bunlar, İsa’nın toplayıp ayaklarını dahi yı­kadığı „on ikiler“di…

İzleyicilerinden bazıları birbirinden büyük olmak isteyince Mesih onları şöyle azarladı:

„Aranızda kim büyük olmak isterse hepinizin hizmetçisi olsun. Çünkü İnsanoğlu da kendisine hizmet edilsin diye değil, hizmet etmeye ve birçok insanın kurtuluşu için canını vermeye geldi.“ (Matta 20: 26-28)

Evet, kendisini „İnsanoğlu“ diye adlandıran İsa Me­sih, ezelden beri Tanrı’yla beraber olduğu halde in­sanlar arasına indi. İnsanlar kendisine hizmet etsinler diye değil, tersine, günahlı insanlar uğruna canını vermek için… Mesih, öğrencilerinin de kendisi gibi alçak gönüllü olmalarını ve diğerlerine hizmet etme­lerini istedi.

Mesih istemiş olsaydı, bu dünyamızın kralı, egemeni olabilirdi. Bir gün Şeytan O’nu çölde deneyerek dün­yanın bütün zenginliklerini, görkemini ve egemen­liğini O’na vermeyi önerdi. Ama İsa bu geçici krallığı kabul etmedi. Yahudi halkı da O’nun yarattığı eşsiz mucize ve harikaları görünce İsa’yı kral yapalım diye coştular. Ama O bu krallığı reddetti. Romalı vali Pilatus O’na: „Yahudilerin kralı sen misin?“ diye sorduğu zaman İsa: „Benim krallığım bu dünyadan değildir“ diye yanıt verdi.

Evet, İsa Mesih bu dünyada yaşadığı sürece insan­ların hizmetçisi, yardımcısı olmayı seçmişti. Ve bu sevgi dolu yaşamının sonunda en acıklı bir şekilde öleceğini de biliyordu. Zaten O’nun dünyaya gelişi­nin başlıca amacı, günahlı insanlar uğruna ölüp he­pimize kurtuluş sağlamaktı. İsa kendi günahı için ölme­di. O büsbütün kusursuz, suçsuz, günahsızdı. Ama eşsiz sevgisinden dolayı biz suçlu insanların cezasını canını vererek çekmeye hazırdı. Kutsal Yasa’ya göre Tanrı, günahlarımızı sonsuz ölümle ceza­landırır.

İsa Mesih o korkunç çarmıha çivilendiği zaman Tanrı’nın günahlı insanlık üzerine biçtiği yargı O’nun üze­rine indi. Tanrı’nın eşsiz sevgisi bu olayda tam anla­mıyla belirdi.

Artık İsa Mesih’e iman eden kişi sonsuz ölüm ve azaptan kurtulur, suçları bağışlanır ve sonsuz yaşam ar­mağanını alır. Köle olan Kral o gün öğrencilerin ayaklarını yıkamakla kalmadı. Ertesi gün çarmıhta kanını akıtarak onların yüreklerini de suç ve günah­tan arıttı. Ne büyük bir sevgi bu!

Tanrı, İsa Mesih’in yaşamından ve ölümünden çok hoşnut kaldı, O’nu ölümünün üçüncü gününde diriltti. İncil kitabında şu önemli sözleri okuruz:

Mesih, Tanrısal yüceliğinden soyunarak kul benzerliğini aldı. İnsan biçimini alarak kendisini alçalttı, ölüme, ta çarmıh ölümüne kadar boyun eğdi. Bunun için de Tanrı O’nu pek çok yükseltti ve her addan üstün olan adı O’na verdi – öyle ki, İsa’nın adı anıldığında gökte olanlar ve yerde olanlar ve yer altında olanların hepsi diz çöksün ve Tanrı’nın yüceliği için her dil „İSA MESİH EGEMENDİR“ diye söylesin. (Filipililer 2: 6-11)

Değerli okuyucumuz, köle olmuş kral İsa Mesih yeryüzünden ayrılıp Tanrı’nın yanına gitmiş, göksel kaftanını giymiş, yüce tahtına oturmuştur. Tanrı O’na yer ve gök üzerine tüm yetkiyi ve gücü vermiştir. Bu dünyadan ayrılmadan önce İsa Mesih, kesinlikle yeryüzüne bir daha ineceğine söz vermiştir.

İkinci gelişindeyse İsa, hizmetçi olarak değil, büyük güç ve görkemle gelecektir. Ama O’nun geleceği gü­nü Tanrı’dan başka kimse bilmez. İsa’nın kendisi o günün hırsız gibi, umulmayan bir anda geleceğini söylemiştir. İncil Kitabı İsa Mesih’in ikinci gelişini şöyle anlatır:

O zaman İnsanoğlu’nun belirtisi gökte görünecek. Yeryüzündeki bütün halklar ağlayıp dövünecek, İnsanoğlu’nun gökteki bulutlar üzerinde büyük güç ve görkemle geldiğini görecekler (Matta 24: 30).

O büyük güne dek Kralımızın ölümüyle sağlanmış olan kurtuluş yolu herkese açıktır. İsa Mesih kültür, ırk, din ayrımı yapmadan her insanı davet eder. Gu­rurunuzu yenip İsa Mesih’i kurtarıcınız olarak kabul edin. O’nu yaşamınızın kralı yapın. Henüz fırsat varken İsa Mesih adıyla Tanrı’yla barışın, Mesih’in gösterdiği sevgi ve alçak gönüllülük yolunu izleyin.

Sevgili okuyucumuz, okuduğunuz yazı hakkında söyleyece­ğiniz veya soracağınız bir şey varsa, lütfen bize mektup yazınız. Kurtuluş konusunda daha fazla bilgi edinmek isterseniz, ücretsiz Kutsal Kitap derslerimizden ve diğer yayınlarımızdan isteyebilirsiniz. Haberlerinizi bekliyoruz.

Mutlu Kaynak

mektup@tevratzeburincil.org

SAHTE PARA

SAHTE PARA

Sahte Para

SAHTE PARA

 

Sevgili okuyucumuz, bugün size „Sahte Para“ adlı öyküyü anlatmak istiyoruz.

Kemal, ailesiyle küçük bir köyde otururdu. Tarlasında yetiştirdiği sebzeleri çarşıda satar, ailesine güçbelâ bir geçim sağlardı. Tembelliği çalışkanlıktan daha fazla seven Kemal, toprak ve ev vergilerini ödemekte daima zorluk çekerdi.

Her yıl olduğu gibi, vergi makbuzu yine geldi. Vergilerini ödemek için Kemal’in oldukça vakti vardı. Makbuzu bir yana koydu. Ne var ki, o yıl havalar kurak gittiği için sebzelerin çoğu kurumuştu. Vergilerini ödeyebilmek için para kazanmak şöyle dursun, ailesini geçindirmekte bile zorluk çekeceğini biliyor ve kaygılanıyordu.

Bir gün Kemal evinin yıkık duvarını onarırken duvarın içerisinde küçük bir testi, testinin içinde ise eski, maden bir para buldu. Parayı parlattığı zaman altın gibi ışıldadığını gördü. Kemal sevincinden neredeyse uçacaktı. Artık vergilerini ödeyebilecekti. Tüm kaygılarını unutup mutluluk içinde bir sigara yakıp keyfine baktı.

O akşam, Kemal’in kuyumcu bir dostu onu görmeye geldi. Kemal’in umutsuz vergi durumunu biliyordu. Kemal, bulduğu parayla vergi sorununun çözümlendiğini kuyumcu dostuna sevinç içinde anlattı. Kuyumcu: „Parayı bir göreyim hele“ dedi.

Kuyumcu, Kemal’in çıkardığı parayı alıp enine boyuna inceledi ve sonra bir taş üzerine düşürdü. Üzgün bir tavırla parayı geri verip, „Bu para sahtedir, dostum. Çıkardığı sesten de belli oluyor“ dedi. Kemal şaşkınlık içinde ona baktı. „Ama bu para dedelerimden kalmadır. Sahte olsaydı saklamazlardı“ yanıtını verdi. Kuyumcu dostu yeniden parayı inceledi. „Madene bir miktar altın katılmış, hepsi o kadar. Bu paranın hemen hemen hiçbir değeri yok. Maliye dairesi bunu kesinlikle kabul etmez“ dedi.

Bu sözler üzerine Kemal’in tepesi attı: „Atalarımın budala olduğunu mu demek istiyorsun yani? İyiyi kötüden ayırt edemezler miydi onlar?“ diyerek dostuna çıkıştı.

Atalarımdan kalma bu para sahte olamaz, diye kızan Kemal’e kuyumcu dostu, „Kardeşim, ataların nasıl kişilerdi bilmiyorum. Belki de bu paranın sahte olduğunu bilmeyerek saklamışlar. Olabilir ki, senin gibi onlar da paranın parlak görünüşüne aldanmışlar. Ama şu anda önemli olan, hükümete olan borcundur. Sana kesin olarak diyebilirim ki, bu para geçmez. Durumunun kötü olduğunu çoktandır biliyorum. Onun için bu akşam seni görmeye geldim. Bak, bende has altından bir madalyon var. Seni dost olarak sevdiğimden ve seni alacağın cezadan kurtarmak istediğimden bu madalyonu sana vermek istiyorum. Onunla tüm vergilerini ödeyebilirsin“ dedi.

Kemal’in gururuna dokunmuştu bu. Atalarından kalma eski paraya güvenmeyi yeğleyip dostunun hediyesini kabul etmedi.

Gururu yüzünden dostunun sunduğu yardımı kabul etmeyen Kemal’e bir gün sonra vergisini ödemesi için son uyarı mektubu geldi. Kemal, bulmuş olduğu parayı alıp maliye dairesine gitti. Maliye memuru parayı alıp iyice inceledi ve sonra uzman birine de gösterdi. Uzman parayı inceledikten sonra, onu geri vererek „ne yazık ki, bu para sahtedir“ dedi. Kemal’in dünyası yıkıldı. „Ama başka param yok“ diye kısık bir sesle yanıt verdi. Maliye memuru, „Kanun kanundur, arkadaşım“ dedi. „Ya ödersin ya da hapsi boylarsın. Kanuna göre üç gün daha zamanın vardır.“

Kemal, maliye memuruna, „Üç gün içinde nereden bulacağım bu kadar para? Yalvarırım size, elimdeki şu parayı alın. Ne de olsa atalarımdan kalma; hem içinde altın da vardır“ diye yakardı. Memur, „Evet, atalarından kalma olabilir, gene de değeri yok gibidir. Bu parayı kabul edemem. Maliye kasasına ancak kusursuz para girebilir. Bir yerden borç bul. Herhalde sana borç verecek biri vardır!“

Kemal, kuyumcu dostunu anımsadı. Onun yardım etmeye hazır olduğunu biliyordu; ama bir türlü gururunu yenip dostunun sunduğu yardımı kabul etmedi. Böylece üç gün sonra hapse atıldı.

Kemal niçin cezaevine atıldı? Vergi borcunu ödeyemediğinden mi? Kuyumcu arkadaşına güvenmediği için mi? Gururundan mı? Yoksa sahte paraya güvendiğinden mi?

Belli bir günde Kemal vergisini ödemek zorunda kaldığı gibi, her insan bir gün Tanrı’nın önünde durup yaşamının hesabını vermek zorunda kalacaktır.

Tanrı bizi neden yarattı? Ne diye bize yaşam verdi? Tanrı bizi Kendisi için yarattı. O’nunla olalım, O’nu yüceltelim diye. Yaşamımız O’nu övsün diye Tanrı bizi var etti.

Yaşamımızla Tanrı’yı yüceltiyor muyuz, yoksa yaşamımız, davranışlarımız, tutumlarımız ve sözlerimiz Yaratanımızı lekeleyip utandırıyor mu?

İşte bir gün, kıyamet gününde Tanrı’nın bize soracağı şudur: „Beni bütün yüreğinle aradın mı? Beni insanlardan ve kendi rahatından daha fazla sevdin mi?“ O gün Tanrı, bize vermiş olduğu bu yaşamın hesabını soracak.

Kıyamet gününde hesap soran Tanrı’ya, „Adam öldürmedim, zina işlemedim, hırsızlık etmedim“ diye kolaylıkla yanıt verebileceklerini umut edenler var. Ama Tanrı’nın doğruluk ölçüsü bundan çok daha yüksektir. İsa Mesih şöyle demiştir:

Musa’nın yasasında ‚Adam öldüren, yargılanacak‘ denildiğini duydunuz. Ama ben size diyorum ki, kardeşine öfkelenen kişi yargı giyecek.

(Matta 5: 21–22)

‚Zina etme‘ denildiğini duydunuz. Ama ben size diyorum ki, bir kadına bakıp onu arzulayan her adam, zaten yüreğinde o kadınla zina etmiştir.

(Matta 5: 27)

Bu ölçüye göre Tanrı’nın önünde kim durabilir? Kemal’in ödeyemediği bir hesabı olduğu gibi, bizim de Tanrı’nın önünde ödeyemeyeceğimiz bir hesabımız vardır.

Birçok insanın tutumu, Kemal’in vergi dairesindeki tutumuna benziyor. Kemal’in parası kusurlu ve değersizdi. Buna rağmen o, elindeki bu paranın maliyece kabul edilmesini istiyordu.

Tanrı’nın önünde ancak kusursuz bir yaşam kabul edilir. Oysa birçok insan, „sevap“ sayılan, ama değeri düşük, kusurlu işlerle Tanrı’nın huzuruna çıkıyor.

Değerli okuyucumuz, dincilik, bir hayır kurumuna bir bağışta bulunmak, oruç tutmak, namaz kılmak, iyilik etmek insanı Tanrı’nın önünde kusursuz yapmaz. İyi bir aile veya üstün bir tarikata ait olmak da Tanrı’nın huzurunda canın bedeli olarak geçmez.

Tanrı, kurtuluşu insana armağan olarak vermeyi seçti. Çünkü insanın en iyi işi bile kusurlu ve eksiktir.

Kemal’in kötü durumunu bilip ona acıyan kuyumcu arkadaşı kusursuz, has altından bir madalyonla Kemal’in vergi borcunu ödemeye hazırdı. Ancak Kemal gururlanıp onun yardımını kabul etmedi.

Bize acıyan ve bizi eşsiz bir sevgiyle seven Tanrı, bize akılları durduran bir yardım sundu: Tanrı’nın özünden olan, yaşamında hiçbir kusuru olmayan Mesih İsa, bizim günahlı yaşamımızı kendi üzerine aldı; hak ettiğimiz ölümü O bizim için öldü. Şimdi İsa Mesih’in kusursuz yaşamını Tanrı, bizim yaşamımız yerine saymaya, görmeye hazırdır. Demek ki, bunu kabul edersek, Mesih’in kusursuz yaşamını giyinmiş olarak güvenle Tanrı’nın huzuruna çıkabiliriz. Kimi buna „saçma“ diyebilir. Ama Tanrı’nın sevgisi bu kadar üstündür, sevgili okuyucum.

Kemal’in vergi borcunu ödemeye hazır olan kişi, bir kuyumcu arkadaşıydı. Bizim günah borcumuzu ödemeye hazır olan kişi ise, Tanrı’nın isteğine uyan İsa Mesih’tir. Tanrı’nın Sözü şöyle diyor:

İsa Mesih, günahlarımıza karşılık öldü, gömüldü ve üç gün sonra dirildi.

(1 Korintliler 15: 4)

Sevginin ne olduğunu, Mesih’in bizim uğrumuza canını vermesinden anlıyoruz. Bizim de kardeşlerin uğruna canımızı vermemiz gerekir.

(1 Yuhanna 3: 16)

Mesih herkesin uğruna öldü. Öyle ki, yaşayanlar artık kendileri için değil, kendileri uğruna ölmüş ve dirilmiş olan Mesih için yaşasınlar.

(2 Korintliler 5: 15)

Biz daha günahlıyken Mesih bizim yerimize öldü. Tanrı bize sevgisini bununla kanıtlıyor.

(Romalılar 5: 8)

Kemal’in cezaevine atılması yoksul oluşundan değildi, çünkü ona yardım edecek biri hazırdı. O, cezaevine gururu yüzünden atıldı.

Gururumuzun iyi yönleri vardır. Örneğin, bir öğrenci birinciler arasında bulunmak amacıyla her gün derslerine çalışırsa, buna iyi diyebiliriz. Ya da gururumuz bizi düşük, yüz kızartıcı işler yapmaktan alıkoyarsa, bu yine iyidir. Oysa işin biraz daha derinine inersek gururlanmanın, kendini beğenmenin, övünmenin kötü ve zararlı bir şey olduğunu kabul etmeliyiz.

Bir de „Sahte Para“ öyküsündeki Kemal’e benzeyenler vardır: Gururlarından dolayı hiçbir yardımı, öğüdü ya da bir armağanı kabul etmezler. Kötü günde onları kim kurtarabilir?

Gururlu kişi çabuk alınır, çabuk küser, herkesi hor görür, kendini beğenir. Minnet altına girmekten korktuğu için, yardıma ihtiyacı olmasına rağmen, acıklı durumunu belli etmemeye çalışır.

Daha da kötüsü, Tanrı’ya karşı da gururlu olup O’nun yüce sevgisini reddeder. Tanrı, İsa Mesih’in sayesinde günahlarımızı bağışlayıp bize yeni bir yaşam vermek istiyor. Bizden tek istediği, günahlı ve bağışlanmaya muhtaç olduğumuzu O’na söyleyip O’nun sunduğu kurtuluşu armağan olarak sevinçle kabul etmemizdir.

Buna gururumuz engel olmasın! Tövbe edip gururumuzu, kendimizi, yaşamımızı tümden Tanrı’ya teslim edelim.

Sevgili okuyucumuz, okuduğunuz yazı hakkında söyleyeceğiniz veya soracağınız bir şey varsa, lütfen bize mektup yazınız. Kurtuluş konusunda daha fazla bilgi edinmek isterseniz, ücretsiz Kutsal Kitap derslerimizden ve diğer yayınlarımızdan isteyebilirsiniz. Haberinizi bekliyoruz.

Mutlu Kaynak

mektup@tevratzeburincil.org

SONGÜL

SONGÜL

Songül

Songül

İsmet ve çok yakın arkadaşı olan Tamer her hafta birlikte çay içer, havadan sudan başlayarak en önemli ve en derin düşüncelerini de birbirlerine anlatırlardı. İkisi de elli üç yaşındaydılar, arkadaşlıkları ta gençlik günlerinde başlamıştı.

Bir akşam yine İsmet’in oturma odasında oturup yakında olup bitmiş olanları birbirleriyle paylaşıyorlardı. Şimdi sıra İsmet’teydi. „Biliyor musun ne oldu?“ dedi. „Bende öyle bir sevgi uyandı ki, – ya buna aşk mı diyelim? – duygularım öyle bir kabarıyor ki, tüm yaşamımda benzerini görmedim.“

Tamer zaten birkaç günden beri arkadaşının bu yeni aşkını merak etmekteydi. İsmet sözlerine şöyle devam etti: „Oğlumun çalıştığı şirket yirmi beş yıl önce kuruldu ve iyi para kazanmakta. Yirmi beşinci yıl dönümü nedeniyle şirketin müdürleri bütün işçilerini ve işçilerinin yakınlarını da bir eğlenceye davet etmişlerdi. Gelenlere çok nefis yemekler verildi. Ben de o şenliğe katıldım. Orada oğlumla aynı bölümde çalışan Songül’ü gördüm ve tanıştık. İlk andan beri kendimi ona yakın duydum. Sanki onu uzun zamandır tanıyordum, sanki hayatım boyunca onu aramıştım…“

Tamer Songül’ü tanıyordu ve İsmet’in Songül’e âşık olduğunu da başkalarından duymuştu. Hiçbir şey bilmiyormuş gibi davranarak İsmet’e sordu: „Söyle bakalım, bu Songül nasıl biri? Genç midir? Güzel midir? Çok merak ediyorum.“ İsmet gülümsedi. „Evet, genç“ dedi, „benden üç yaş küçük. Aynı zamanda çok güzel. Çok makyaj yapıyor, yüksek sesle kahkaha atıyor, ama bütün bunların arkasında ben onun gerçek güzelliğini görebiliyorum. Dış görünüşünün arkasında beni büyüleyen, beni çeken ve beni bağlayan bir şey var onda. Onun kişiliği çok değerli. Songül bir tanedir ve onun bir benzeri bile yok. Belki de şimdiye kadar hiç kimse ondaki değerin farkına varmamış. Sanırım, kendisi bile, ne kadar değerli olduğunu bilmiyor. Ya da bir zamanlar kendi kıymetini bilmiş de, kıymetli olduğuna inanmaktan vazgeçmiş çoktan…“

Tamer, „Acaba kendisinin değerli olduğuna Songül’ü inandırabilecek misin?“ diye sordu. Ses tonundan ve yüz ifadesinden bu işte İsmet’in başarılı olabileceğinden kuşku duyduğu izlenimi vardı. Ama İsmet, „Evet, kendisinin değerli olduğuna onu inandırabilirim, en azından, bunun için ümidim var“ dedi. „Benim sevgime inansa, sevgimden etkilenirse, onda çoktandır zedelenmiş olan duygular, sönmüş olan iman ve umut yeniden uyanabilir, dirilebilir, gelişip çiçek açabilir. Ama doğrusu, şu anda yaşadığı gibi yaşamaya devam ederse, durumu hiç de iyiye gitmez.“

Tamer, „İsmet, elli yaşında olan bir kadını ne kadar seversen sev, yine de onu değiştiremezsin“ diye arkadaşını uyardı. „Kendine biraz fazla güveniyormuşsun gibi geliyor bana. ‚Aşk, seven kişinin gözünü kör eder‘ atasözünü sen de biliyorsun. Belki de defalarca bu sözü kullanmışsındır.“

„Yooo, gözüm kör değil“ diye İsmet kendini savundu. „Songül’ün dıştan pek çekici olmadığını çok net olarak görebiliyorum. Sonra oldukça sert biri, zamanla acılaşmış, ayrıca çok yaralayıcı, iğneleyici ve küçümseyici sözleri ve davranışları var. Songül geçmiş yıllarda çok kere derinden yaralanmış olmalı ve çok kere hayal kırıklığına uğramış olmalı ki, bir daha yaralanmamak için etrafına sertlik ve acılık taşlarıyla yüksek bir duvar örmüş. Songül artık kimsenin sevgisine, kimsenin yakınlığına, tatlılığına, samimiyetine inanmak, güvenmek istemiyor. Ama Songül bir gün sevgimden emin olursa, onu, olumsuz sayılan yanlarıyla birlikte çok sevdiğime yüzde yüz güvenirse, bu dediğim duvarın taşları kendiliğinden yok olacak; çünkü Songül kendini güvende hissedecek, kendisini hayal kırıklığına uğramaktan korumaya gerek duymayacak.“

„Tasarıların büyük, arkadaş“ dedi Tamer, „bu işte başarılı olman için epey uğraşmak zorunda kalacaksın.“  „Bunu biliyorum“ diye cevap verdi İsmet. „Songül’ü kazanmak için değer.“

Gerçekten de İsmet Songül’e yakın olmak ve ona sevgisini kanıtlamak için çok uğraştı. Onu yemeğe ve şenliklere davet ederdi. Müziği sevdiğini öğrenince onu konserlere götürürdü. Bazen Songül’ün paydos saatinde, çalıştığı şirketin ana kapısında onun gelmesini beklerdi ki, evine kadar onunla beraber yürüyebilsin.

Bazen Songül açık açık İsmet’in sevgisiyle alay ederdi. Birlikte bir yere gitmek için anlaştıktan sonra bir neden yokken, buluşmalarının mümkün olmayacağını bildirir, ya da hiç haber vermeden anlaştıkları yere gelmezdi. Daha da kötüsü, bazen birlikte bir yere gittikleri zaman orada İsmet’in gözü önünde başka erkeklerle flört ederdi. Bütün bunlar İsmet’e çok acı verirdi. Ama yine de Songül’ü sevmekten vazgeçmedi.

İsmet’in her şeye rağmen onu bu kadar sevmeye devam etmesi Songül’ü şaşırttı. Bir iki kere üzüntü dolu gözlerle, „Sen ne kadar tuhaf bir adamsın!“ dedi. O zaman İsmet, Songül’ün etrafına ördüğü duvarın çatlanmış olduğunu sezdi.

Bir akşam İsmet’in oğlu işten eve geldi, benzi kül gibi olmuştu, onun korkunç bir şey yaşamış olduğu besbelliydi. Babasının oturduğu odaya geçti ve ona o gün olup bitenlerini anlattı. Şirkette Songül ve kendisi muhasebeci olarak birlikte çalışıyorlardı. O gün şirketin hesaplarını kontrol eden revizyon memurları gelmiş ve her şeyi gözden geçirmişlerdi. Bir de ne bulsunlar? Şirketin paralarından büyük bir miktarı eksikti. Eksik olan paraların hangi yoldan ve nereye kaçırıldığı henüz açığa çıkmamıştı. Dolandırıcının kim olduğunu da henüz bulmamışlardı. Ama şu kadarı belliydi: Ya Songül ya da İsmet’in oğlu şirkete çok zarar vermişti.

Bunları duyan İsmet ayağa kalktı. Bu, tüm ümitlerinin sonu mu demekti? Bu, sevgisinin de sonu mu olacaktı? İsmet’le oğlu gecenin geç saatlerine kadar birlikte konuştular.

Ertesi gün olup bitenlerden haber almış olan Tamer İsmet’in yanına geldi. Bu acı günde dostunu desteklemek istedi. Selâm verdikten sonra Tamer, „İsmet, acılarını seninle paylaşıyorum“ dedi. „Baştan beri bu kadına pek güvenmemiştim. Ama şimdi onun cezaevine gitmek zorunda kalacağını işittim. Senin için her şeyin bittiğini düşünmek gerçekten beni üzüyor.“

İsmet bir süre sustu. Sonra Tamer’e şöyle dedi: „O, cezaevine gitmek zorunda kalmayacak.“ Tamer bu sözlere şaştı. İsmet’e, „Bu kadar büyük bir miktar parayı hile ile dolaylı yollardan kendi banka hesabına aktardığına göre her halde onu cezaevinden kurtaracak kimse olmayacak“ dedi.

İsmet bir süre sustu. Sonra çekine çekine, „Oğlum cezaevine gitmek zorunda kalacak. Polisler gelip onu yakaladılar“ dedi.

„Deme İsmet, bu kadar da olmaz. Senin oğlunun bu kadar para çaldığına sen de inanmazsın, ben de inanmam. Bu, tümden saçma ve imkânsızdır!“

„Oğlumu ben yetkili makama ihbar ettim“ cevabını verdi İsmet.

„Ne yaptın? Kendi oğlunu mu ihbar ettin? Artık hiçbir şey anlayamıyorum. Niçin oğlunu ihbar ettin? Lütfen bunu açıkla.“

Açıklama yapmak İsmet’e zor geldi. Sanki gerekli olan sözcükleri bulamıyordu. Biraz kekeleyerek şunları söyledi: „Saatlerce beraber konuştuk. Oğlum razı geldi. Çünkü Songül şimdi cezaevine gitmek zorunda kalırsa – belki de beş on yıl orada kalması gerekecek – o zaman orada yok olacak. Cezaevi hayatı onun için fazla ağır olur, dayanamaz buna. Bunun için oğlum razı oldu.“

„Lütfen bunu tekrarla, çünkü buna inanamıyorum“ cevabını verdi Tamer, hem de öfkelenerek. „Gerçekten kendi oğlunu ihbar mı ettin?“

İsmet ‚evet‘ diye başını salladı ve şunları ekledi: „Oğlumu yakalayıp götürdüler.“

Tamer bir süre susup İsmet’in yüzüne baktı. Sonra artık kendini tutamayarak şöyle dedi: „Bu Songül’ün nasıl biri olduğunu hiç bilmiyor musun? Ne kadar edepsiz ve terbiyesiz olduğunu bilmiyor musun? Onun yüzüne biraz gülümseyen her erkeğin peşinden gittiğini öğrenmedin mi? Ve şimdi böyle birisi için kendi oğlunu feda ettin. Delirdin mi?“

Arkadaşının bu öfkeli sözlerinin karşısında İsmet sustu. Ama bir an sonra başını kaldırıp doğrudan Tamer’in gözlerine baktı. „Sana söyledim ya, Songül’ü çok seviyorum“ dedi.“

(“SONGÜL” öyküsü 55 plus 01/2003 dergisinden alınarak Türkçeye çevirildi.)

Size anlattığım öykünün gerçek olduğuna inanmak zordur. Çünkü İsmet’in sevgisine benzeyen bir sevgi gayet nadir görülür. Evet, bu öykü bir benzetme olarak yazıldı. Sizce bu öykünün yazarı İsmet’i kime benzetmek istedi? Peki Songül’ü kime benzetmek istedi? Ya Tamer kime benziyor? Songül, huzursuz, acılaşmış, sertleşmiş, günahlı insanı temsil eder. İsmet’in Songül’e olan şaşırtıcı sevgisi ve onu kurtarmak için yaptıkları, Tanrı’nın günahlı insanı değerli sayıp onu kurtarmak için yaptıklarına benzer. Tamer ise „Tanrı hiçbir şart koşmadan sevmez, kötü insanı kabul etmez” diyenlerin namına konuşmaktadır.

„Songül“ öyküsünden neler öğrenebildiğimizi anlatmadan önce kafanızda oluşmuş olabilecekk bir soruya cevap vermek istiyorum.

Eğer Sünni Müslüman olarak büyümüşseniz şu soruyu sorabilirsiniz:

„Böyle bir öykü anlatarak yüce Tanrı’yı bir insana benzetmek olur mu?“

Tanrı’nın insandan kat kat yüce olduğunu biliriz. O doğmaz ve O ölmez, O’nun bizim bedenimize benzer bir bedeni yoktur. Yine de davranışlarında ve duygularında O’nu insana benzetebiliriz. Çünkü Tanrı insana, kendisininkine benzer bir kişilik verdi. Tanrı’yı anlatmak için yalnız görünmeyen öbür dünyadan söz edersek, kimse bir şey anlamaz. Tanrı kendisini bize açıklamak isterse, bizim anlayabileceğimiz sözler kullanır, kendi davranışlarını bizim davranışlarımıza benzetir. Kutsal Kitap bunun örnekleriyle doludur. Bu örneklerin birkaçını sıralayalım:

1) Tanrı bir krala benzetilir. Kral halkını yönetir. Buyruklarını ilan ettirir. Saygı ve buyruklarına itaat bekler. Yasalarını çiğneyeni sorumlu tutar, iyilik edeni ödüllendirir.

2) Kutsal Kitap’ta Tanrı birçok yerde iyi bir babaya benzetilir. İyi baba çocuklarını sever, kayırır, onları eğitir ve terbiye eder, onların kendisi gibi davranmalarını ister, yaralandıkları zaman onlara acır, O’ndan uzaklaştıkları zaman onları özler, O’na döndüklerinde sevinip onları bağışlar.

3) Gerek Eski Antlaşma Kitapları olan Tevrat ve Zebur Kitaplarında, gerek İncil Kitabında Tanrı iyi bir çobana benzetilir. O, sürüsünü sever, koyunlarını hırsızlardan, kurtlardan korur, yoldan sapıp kaybolmuş koyununu büyük fedakârlıkla arayıp tekrar sürüsüne getirir.

4) Yeşaya 66:13’te Tanrı, çocuğunu teselli eden bir anneye benzetilir:

Ayet şöyle: „Çocuğunu avutan bir anne gibi avutacağım sizi.“  Ne kadar güzel bir söz!

5) Matta 23:37’de Tanrı bir insana değil, bir tavuğa bile benzetilir:

Ayet şöyle: „Tavuğun civcivlerini kanatları altına topladığı gibi, ben de kaç kez senin çocuklarını toplamak istedim, ama siz istemediniz.“

6) Gene bütün Kutsal Kitap’ta Tanrı bir kocaya, insanlar ise bu kocanın eşine benzetilir. Tanrı’nın „eşi“ olarak seçtiği için bu insanlar O’nun gözünde çok çok değerli olur. Tanrı bu „eşine“ bin bir armağan verir, onu sevindirir. Eşinin görkemli ve lekesiz olmasını, kendisine saygı göstermesini ve kendisine sadık kalmasını ister. Bunun geniş örneği „Ezgiler Ezgisi“ kitabında bulunur. Öbür yandan insanlar Tanrı’ya sırt çevirdiklerinde, başka ilahlara hizmet ettiklerinde, Tanrı’nın yolunda değil de, kendi yollarında yürüdüklerinde, bu insanlar sadakatsizlikle suçlanır, kötü kadına, fahişeye, kocasına tiksinti veren bir kadına benzetilir. Ama şaşılacak şey şudur ki Tanrı, sadakatsizlik etmiş, kendisini terk etmiş bu „eşini“ sevmeye devam eder. Bunun en geniş örneğini Hoşea Peygamberin kitabında buluruz.

Tanrı’nın kendisini bir kocaya benzettiği ayetlerden bir örnek vereyim:

„Geri dön, ey dönek halk“, diyor Rab, „çünkü kocan benim.“ Yeremya 3:14

İşte „Songül“ öyküsünün yazarını haklı buluyorum. Bu öyküyle Tanrı’nın bize olan sevgisinin ne kadar büyük olduğunu anlatmaya çalıştı.

Şimdi bu öyküden neleri öğrendiğimizi sıralayalım ve aynı zamanda bu öğrendiklerimizi destekleyen Kutsal Kitap ayetlerine bakalım.

1) Tanrı insanları seviyor, günahlı insanları bile seviyor.

„Ne var ki, Tanrınız RAB (size lanet okumak isteyen) Balam’ı dinlemek istemedi. Sizin için laneti kutsamaya çevirdi. Çünkü Tanrınız RAB sizi seviyor.” Yasanın Tekrarı 23:5

Rab, „Sizi sevdim“ diyor. Oysa siz, „Bizi nasıl sevdin?“ diye soruyorsunuz. Malaki 1:2

“Tanrı sevgidir.” 1 Yuhanna 4:8

“Biz seviyoruz, çünkü önce O (Tanrı) bizi sevdi.” 1 Yuhanna 4:19

2) Tanrı insanları çok sevdiği halde, onların ne kadar günahlı, ne kadar bozuk olduklarını da görüyor ve bu durum O’na sonsuz acı veriyor.

„Rab baktı, yeryüzünde insanın yaptığı kötülük çoktur, aklı fikri hep kötülüktedir.” Yaratılış 6:5

Yazılmış olduğu gibi: „Doğru kimse yok, tek kişi bile yok. Anlayan kimse yok, Tanrı’yı arayan yok. Hepsi saptı, tümü yararsız oldu. İyilik eden yok, tek kişi bile!“ „Ağızları açık birer mezardır. Dilleriyle aldatırlar.“ „Engerek zehiri var dudaklarının altında.“ „Ağızları lanet ve acı sözle doludur.“ „Ayakları kan dökmeye seğirtir. „Yıkım ve dert var yollarında. Esenlik yolunu bilmezler.“ „Tanrı korkusu yoktur onlarda.“ Romalılar 3:11-18

„Beni günahlarınızla uğraştırdınız, suçlarınızla usandırdınız.” Yeşaya 43: 24

3) İnsanlar büsbütün bozulmuş olmalarına rağmen, Tanrı onları sevmeye, onlara seslenmeye devam etti. Sonunda İsa Mesih’i onların arasına gönderdi ki, insanlara sevgisini daha da çok açıklasın.

„Tanrı eski zamanlarda peygamberler aracılığıyla birçok kez çeşitli yollardan atalarımıza seslendi. Bu son çağda da her şeye mirasçı kıldığı İsa Mesih aracılığıyla bize seslenmiştir.” İbranilere 1:1-2

4) İnsanlara sevgisini göstermek ve onları düştükleri kötü durumdan kurtarmak için Tanrı İsa Mesih’i feda etti.

„Çünkü Tanrı dünyayı o kadar çok sevdi ki, biricik Oğlu’nu, yani İsa Mesih’i verdi. Öyle ki, O’na iman edenlerin hiçbiri mahvolmasın, hepsi sonsuz yaşama kavuşsun. Tanrı, Mesih’i dünyayı yargılamak için göndermedi, dünya O’nun aracılığıyla kurtulsun diye gönderdi.” Yuhanna 3:16-17

(Bu sözler yanlış anlaşılmasın: Tanrı’nın bedeni yoktur ki, evlenip de O’nun bir çocuğu olsun. İsa Mesih için „Oğul” sözcüğü kullanıldığında, bunu „ruhsal bir oğulluk” olarak anlamalıyız, çünkü İsa Mesih’te Tanrı’nın ruhu vardı.)

„Tanrı, bize olan sevgisini şununla gösteriyor: biz daha günahlıyken, Mesih bizim için öldü.“ Romalılar 5:8

„Sevginin ne olduğunu, Mesih’in bizim için canını vermesinden anlıyoruz.” 1.Yuhanna 3:16

„Öyleyse buna ne diyelim? Tanrı bizden yanaysa, kim bize karşı olabilir? Öz Oğlu’nu bile esirgemeyip O’nu hepimiz için ölüme teslim eden Tanrı, O’nunla birlikte bize her şeyi bağışlamayacak mı?“ Romalılara 8:31-32

„Çünkü İnsanoğlu (İsa Mesih) de kendisine hizmet edilsin diye değil, hizmet etmeye ve birçok insanın kurtuluşu için canını vermeye geldi.” Matta 20:28

5) Tanrı, yalnız geriye, insanın şimdiye kadar yapmış olduğu kötülüklere bakmıyor. O, daha çok ileriye bakıyor ve, insanın kendisine döneceği, Tanrı’nın sevgisini göneneceği, yeni, Kutsal Ruh’la dolu olan hayatta yürüyeceği zamanın ne kadar güzel ve ne kadar kıymetli olacağını görüyor. Bu imanla Tanrı şimdiden günahlı insanı seviyor. İnsan Tanrı’nın sevgisini kabul ederse, Tanrı’nın sevgisi bu insanı değiştirecektir.

„Onların dönekliğini (bozukluğunu) düzelteceğim, gönülden seveceğim onları, çünkü onlara karşı öfkem dindi.“ Hoşea 14:4

„Geri dönün, ey dönek çocuklar, dönekliğinizi iyileştireceğim.” Yeremya 3:22

Peki, bazı din adamlarının bize söyledikleri söz, yani „Tanrı, iyi insanları sever ama, günahlı insanları sevmez” sözü sizce doğru mu? „Tanrı yaramazlık yapan, söz dinlemeyen, ibadetini yapmayan çocukları sevmeyip cezalandıracak” diye evlatlarını uyarıp korkutan anneler iyi mi ederler?

Kutsal Kitap’ta bize sunulan Müjde şudur: Tanrı ezelden beri insanları sever, günahlı insanları da sever. Hem de onları o kadar çok sever ki, onları kötü durumlarından kurtarmak için her şeyini feda etmeye hazırdır. İnsanlara sevgisini kanıtlayarak onları kendisine dönmeye çağırır, kendi sevgisini kabul etmeleri için rica eder. Bize, karar verip Tanrı’nın yüce sevgisini kabul etmek kalır.

Sevgili okuyucumuz, okuduğunuz “Songül” öyküsü hakkında söyleyeceğiniz veya soracağınız bir şey varsa, lütfen bize mektup yazınız. Haberlerinizi bekliyoruz.

Mutlu Kaynak

mektup@tevratzeburincil.org