Tag Archives: peygamber

TANRI SEVGİDİR

TANRI SEVGİDİR

TANRI SEVGİDİR

Dünyamız, sonsuz okyanusta yüzen bir topa benzer. Bilim adamları derler ki: “Teleskoplar (gök dürbünleri) geliştikçe kâinatın sonsuz derinlikleri beliriyor.” Bilim adamları, dünyamızdan çok daha büyük olan milyonlarca yıldızları keşfettiler. Yıldızlar geniş mesafelerle birbirlerinden uzak, bu sonsuz boşluğun içinde yüzmektedirler. Bize anlatıyorlar ki: Ufak bir topa benzetilen dünya, binlerce seneden beri hareketine devam etmektedir. Ne kadar genişliktedir bu kâinat? Ne kadar zamandan beri mevcuttur? Ne zamana kadar devam edecektir? Kesin olarak kim söyleyebilir?

Bütün bunlar bize, ne kadar ufak olduğumuzu ve ömrümüzün ne kadar kısa olduğunu düşündürür. Dünyamız uçsuz bucaksız olan bu okyanusta yüzen bir top ve biz bu top üzerinde sadece bir zerre, çabuk beliren ve hemen kaybolan, yanıp sönen bir ışığız. Davut Peygamber şöyle demiş: “İnsan nedir ki, onu anasın, ey Tanrı?” Eğer bugünkü bilimin ışığı altında düşünürsek bu sözü daha iyi anlarız. Evet, bu dünya üzerindeki ömrümüz çok kısadır ve kendi kendimize baktığımızda, kendimizi bir hiç görürüz. Acaba hem dünyayı, hem de bizi yaratan yüce Tanrı da bizim gibi mi düşünüyor? Yoksa “Tanrı’nın düşünceleri bizimkinden ve O’nun yolları bizim yollarımızdan çok daha üstündür” diye konuşmuş olan Hazreti Yeşaya haklı mıydı? Çoğu zaman bizler bir şeyi büyük olduğu için önemli ve değerli sayarız. Ama Tanrı için, yarattığı kâinatın büyüklüğü ve devamı neden o kadar değerli olsun? Tanrı, insanı yaratıklarının en üstünü olarak yarattığını bildirmiyor mu? O kadar az gelişmiş akıllarımızla kendimizi birer “hiç” görürken, acaba Tanrı bizi daha mı değerli sayar?

Sevinçle söyleyebiliriz ki, Tanrı bizi, bizden daha fazla düşünmektedir. Bizi korur, bize bakar ve bizim şimdiden sonsuzluğa kadar kendisinde olmamızı ister. Bizleri O´na dönmeye davet eder ve bizleri kabul ettiğine inanmamızı diler. Sizlere bu şaşkınlık yaratıcı gerçeği anlatmak amacıyla şu güzel ve kısa öyküyü anlatmak istiyorum:

Bir gün çocuğun biri büyük özenle ve maharetle ufak bir kayık yapar. Kıvançla onu nehre indirir ve yüzmesini seyreder. Ama bir gün çocuk küçük eserini yüzdürürken ani bir rüzgâr esmeye başlar, kayık akıntıya kapılarak sürüklenir ve hemen gözden kaybolur. Kayığın kayboluşu üzerinde bilmem çocuğun üzüntüsünü tarif etmeye gerek var mı? Sizler de takdir edersiniz ki, kayığın küçük ve kolay elde edilir olmasına rağmen, onun kayboluşu yapıcısına derin bir üzüntü vermiş.

Bir kaç gün sonra, çocuk kayığını bir dükkânda görür. Zedelenmiş olmasına rağmen çocuk derhal kayığını tanır ve ona sahip olmak ister. Dükkânda oyuncağa iki lira fiyat koymuşlardır. Bu bir çocuk için çok paradır. Ama çocuk her ne pahasına olursa olsun, onu elde etmeye karar verir. Kayığı için severek fedakârlık yapar. Çocuk, bir kaç günlük sıkı çalışmadan sonra iki lirayı kazanır ve hemen dükkâna koşar. Dükkâncıya iki lirayı verip kayığını sevinçle kucaklayarak geri alır ve onu evine getirirken şöyle der: “Seni ben yaptım, şimdi ise satın aldım. İkinci defa benim oldun.”
Buna benzer bir şekilde Tanrı bizi yarattı, ama biz günah akıntısına kapılarak Tanrı’dan ayrı düştük. Bedenen, aklen, kalben kirlendik, bozulduk. Her şeye rağmen Tanrı bizimle ilgilenmektedir. Kutsal Kitap´ta anlatıldığı gibi, Tanrı, bize olan sevgisini ve alakasını göstermek için insan olup aramıza gelmiştir. Böyle bir şey mümkün değildir diye hemen itiraz edebiliriz. Ama Tanrı’ya iman edersek, O’nda her şey mümkündür.

Tanrı, İsa Mesih’te aramıza gelmiştir. Bunun kanıtı İsa Mesih’te gördüğümüz sevgidir. Hiç bir insan, peygamber dahi, kendiliğinden İsa Mesih kadar sevgi gösteremez. Sevginin en üstün noktası, İsa Mesih’in düşmanları olan bizler uğruna hayatını feda etmesidir. Çarmıh üzerinde ölerek bizim günahlarımızın borcunu ödedi ve bizi sonsuzluk boyunca helak olmaktan kurtardı, bizi satın aldı. Artık günahın çocukları değil, tekrar Tanrı’nın çocukları olabiliriz. İsa Mesih, ölümden dirilerek bize de ölümden dirilmeyi bağışladı, ta ki daima O’nunla beraber yaşayabilelim.

İsa Mesih, günahlarımızın borcunu ölümüyle ödeyerek korkunç ağırlıkta bir bedel vermiştir. Ama Tanrı sonsuz sevgi olduğundan, bunu fazla acayip görmemeliyiz. O, kendi büyüklüğüne göre davranmıştır.

Okyanusta yüzen bir topun üzerinde bir zerre olan insan! Zerre kadar olsak bile, bu kâinatta her ne kadar ufak isek de, yine Tanrı bizi çok sevmekte ve bizimle ilgilenmektedir. Bizi O yarattı ve bizi O kurtarıp kendisine döndürdü. O’nun sevgisinden dolayı İsa Mesih aracılığıyla ile biz O’nunuz. Bizi seven Tanrı´ya hamdolsun.

Sevgili okuyucumuz, okuduğunuz yazı hakkında söyleyece­ğiniz veya soracağınız varsa, lütfen bize mektup yazınız. Kurtuluş konusunda daha fazla bilgi edinmek isterseniz, ücretsiz Kutsal Kitap derslerimizden ve diğer yayınlarımızdan isteyebilirsiniz. Haberlerinizi bekliyoruz.

Mutlu Kaynak

mektup@tevratzeburincil.org

SEVEN UŞAK

SEVEN UŞAK

Seven Usak

SEVEN UŞAK

Uzun yıllar önce, soğuk ülkelerin birinde yaşayan zengin bir iş adamı, eşi, küçük kızı ve uşağıyla birlikte uzak bir kente doğru yolculuğa çıktı. Yolculuk, dört atın çektiği sağlam bir arabayla yapılıyordu. Kış mevsimi başlamış, kar bazı yüksek yerlere yağmıştı. At arabası saatlerdir hızla yoluna devam ediyordu. Atlar oldukça yorulmuştu. Sonunda mola vermek için arabayı durdurup bir hana girdiler. Orada bir süre dinlenip sıcak çorbalarını içtiler. Artık tekrar toparlanıp yola çıkmanın zamanı gelmişti.

Bu bölgeyi iyi tanıyan hancı şaşkınlık içerisinde onlara dönerek: “Aman efendim, ne yapıyorsunuz?” diye sordu. “Hava kararmak üzere, bu mevsimde her taraf yırtıcı kurtlarla doludur. Ayrıca soğuktan donma tehlikesiyle de karşı karşıyasınız. Lütfen beni dinleyin, gitmeyin, geceyi burada güvenlik içinde geçirin. Sabah erkenden, gün ağarır ağarmaz yola koyulursunuz.” Hancı yalvaran bakışlarla onlara bakıyordu.

Zengin adam kararlı bir şekilde, “Hayır, Mahmut bey, hemen yola çıkmalıyız, yolumuz çok uzun” diye yanıt verdi. “Hem de kurtların dışarıya çıkmaları için vakit henüz erken. Elimizde silahlarımız, üzerimizde de kürklerimiz var. Akşam olmadan ve soğuk bastırmadan ikinci bir hana varır, orada geceleriz.”

Bu konularda oldukça deneyimli olan hancının tüm ısrarları boşunaydı. Yolcular hancıyla vedalaştıktan sonra yola koyuldular. Arabayı uşak sürüyordu. Bir süre buzlu yollar üzerinde ilerlediler. Hava kararmıştı. Sessizliği küçük kızın korku dolu sesi bozmuştu.

“Babacığım!” diye haykırdı küçük kız birden. “Uzaktan korkunç uluma sesleri geliyor, çok korkuyorum” diyerek sıkıca babasına sarıldı. Korkudan her yanı tir tir titriyordu. Babası şefkatle kızını kucakladı, saçlarını okşadı ve yumuşak bir sesle: “Korkma yavrum, korkacak bir şey yok!” dedi. “Bu ses, ormandan esen sert rüzgârın sesidir” dedi.

Küçük kız bir an rahatlamıştı. Başını babasının sevecen göğsüne dayamış, uyumaya çalışıyordu. Bey, uşağına arabayı daha hızlı sürmesini söyledi. Uluma sesleri ona hiç de yabancı gelmiyordu. Uşak da tehlikeyi sezmiş, atları dörtnala koşturuyordu. Beyin hanımı: “Keşke hancıyı dinleyip geceyi orada geçirseydik” dedi kısık bir sesle.

Bey uşağa bir silah uzattı ve “Bir tehlike var mı?” diye sordu. Uşak: “Birkaç yüz metre geriden kurt sürüleri bizi izliyor, efendim” diye yanıt verdi. Sesi kaygılıydı. Bey uşağa: “Kurtlar bize yaklaşınca, sen birine, ben de diğerine ateş ederiz. Kurtlar yaralı olanları yemekle uğraşırken, bizler de epeyce yol kat etmiş oluruz” dedi.

Kurtların ürkütücü sesleri çok yakından duyulmaya başlamıştı. Kimseden çıt çıkmıyordu. Sanki herkes nefesini tutmuştu. Kurtlar iyice yaklaşmışlar, arabanın çevresini sarmışlardı. Uşak ve bey silahlarına sarılarak birer kurt vurdular. Kurtlar hemen yaralı cinslerini parçalayarak yemeye başladılar. Bu, beye biraz zaman kazandırmış, bu arada araba biraz daha yol almıştı. Ama daha önlerinde kilometrelerce yol vardı. Kan kokusu aç kurtları çılgına döndürmüştü. Az sonra arabaya yetişip yeniden saldırmaya başladılar. Tekrar ateş edildi, yaralananlar diğerleri tarafından parçalanırken, araba biraz daha yol aldı. Ama han daha çok uzaklardaydı. Kurtlar arabaya yeniden yetiştiler. Tekrar ve tekrar ateş edildi. Kurt sürüleri bitmek tükenmek bilmiyordu. Artık silahlarda kurşun kalmamıştı. Araba büyük bir hızla ilerlemeye devam ediyordu. Han hâlâ çok uzaklardaydı.

Beyin eşi, küçük kızlarını korkunç kurtlardan korumak için onu sımsıkı kucaklamış, küçük kız da başını annesinin göğsüne gömerek, gözlerini yummuş, tir tir titriyordu. Şimdi ne yapacaklardı? Bey uşağa dönerek, “Atlardan birini salıver” dedi çaresiz bir şekilde. Uşak derhal dört attan birini çözdü. Kurtların bir kısmı atı kovalarken, diğerleri de arabaya atlamaya çalışıyorlardı. Çok geçmeden ikinci at da çözüldü.

Kurtlar kan kokusuyla çılgına dönmüş, deliler gibi ellerindeki avı parçalayıp yemekten bıkmıyorlardı. Araba hana epey yaklaşmıştı! Ancak birkaç dakikalık yol kalmıştı. Çılgın kurtlar arabanın merdivenlerine atlayıp içeridekileri parçalamak üzereyken uşak şöyle seslendi: “Efendim, seni, hanımını ve küçük kızını, hepinizi çok seviyorum. Kesinlikle size bir şey olmasını istemiyorum” diyerek kendisini azgın kurtların önüne attı. Kurtlar zavallı uşağı parçalarken, araba hana vardı.

Değerli okuyucular, bu küçük öyküde bir kez daha sevginin, sadakatin büyüklüğünü ve değerini görmekteyiz. Seven bir kimse, yeri geldiğinde sevdikleri uğruna canını bile vermekten çekinmez. Sevgi sözcüğü günümüzde öylesine çok kullanılmaktadır ki, asıl değerini ne yazık ki, kaybetmiş durumdadır. Eğer insanlar sevginin gerçek anlamını kavramış olsalardı, sevgi sözcüğünü böylesine sık sık ağızlarına almaya cesaret edemezlerdi. Gerçek sevgi, kendi çıkarını aramayan, her çeşit fedakârlığa hazır sevgidir.

Yalnız o arabadakiler değil, bizler de böyle olağanüstü bir sevgiyle sevilmekteyiz. Peki, ama bizi çıkar aramayan bir sevgiyle seven kişi kimdir? Seni ve beni eşsiz bir sevgiyle seven kişi İsa Mesih’tir, sevgili okuyucumuz. İncil Kitabı şöyle der: “Biz daha günahlıyken Mesih bizim yerimize öldü!” (Romalılar 5: 8).

Öyküdeki uşak, efendisi ve onun ailesi için canını feda ederek kendisini kurtların önüne attı. Hiç kuşku yok ki, onlar bu uşağa çok iyi davranmışlar, onu derin bir sevgiyle sevmişlerdi. Belki de ona birçok iyiliklerde bulunarak onu büyük kötülüklerden kurtarmışlardı. Bu nedenle de bu uşağın onlara karşı derin bir gönül borcu vardı. Peki, ama bizler İsa Mesih’e ne gibi bir iyilik yaptık? Tabii ki, hiçbir iyilik yapmadık!

Evet, dostum, İsa Mesih’e hiçbir iyilik yapmadık; O’nun sevgisini hak etmedik. Günahlı, itaatsiz ve bencil yaşantımızla Tanrı’ya ve insanlara üzüntü ve acı verdik. Kötü huylarımızla, bencil niyetlerimizle, çıkarcılığımızla, sadakatsizliğimizle, sevgisizliğimizle, merhametsizliğimizle Tanrı’dan uzaklaştık, hepimiz sonsuz ölümün ve cehennemin yolundaydık.

Bir gün Davut Peygamber kendi durumunu düşünürken Tanrı’ya şöyle yalvardı: “Kulunla yargıya girme; çünkü hiçbir canlı Senin önünde doğru çıkmaz” (Mezmur 143: 2).

Tanrı’nın önünde günahlıyız, suçluyuz. Ama bize acıyan ve bizi eşsiz bir sevgiyle seven Tanrı, bize akılları durduran bir yardım sundu: Tanrı’nın özünden olan, yaşamında hiçbir kusuru olmayan Mesih İsa, bizim günahlı yaşamımızı kendi üzerine aldı; hak ettiğimiz ölümü O bizim için öldü. Şimdi Tanrı, İsa Mesih’in ölümünü bizim ölümümüz yerine saymaya, İsa’nın kusursuz yaşamını ise, bizim yaşamımız yerine saymaya hazırdır. Demek ki, Tanrı’nın sonsuz sevgisinden kaynaklanan bu kurtuluşu kabul eden kişi, Mesih’in kusursuz yaşamını giyinmiş olarak güvenle, sevinçle Tanrı’nın huzuruna çıkabilir.

Öykümüzdeki uşağın arabadaki insanları kurtarmak için kendini kurtların önüne atması gibi, İsa Mesih de, biz günahlı insanları kurtarmak için bizim yerimize acı çekip ölmeye razı oldu.

İsa Mesih’in günahlılara olan sevgisi, kurumuş, çatlamış ve çöle dönüşmüş toprağa dökülen su gibidir. Toprak, suyu içine çekince yumuşar, üzerindeki bitkiler canlanmaya ve yeşermeye başlar; kısa bir zaman sonra meyve verdiğini bile görebiliriz. İsa Mesih’in bu eşsiz sevgisini imanla kabul eden günahlının da yüreği yumuşar, yaşamı canlanır ve iyi meyve vermeye başlar.

Yüreğini İsa Mesih’in sevgisine açan kişi, bencillikten uzaklaşır, sevgi, sabır, anlayış, tatlılık ve sevecenlikle dolar. İsa’nın sevgisi onun yüreğinde bir yaşam pınarı olur.

İsa Mesih’in sevgisine yüreğimizi açmak için şöyle bir dua edebiliriz:

“Tanrım, o uşağın sadakati ve sevgisi çok büyüktü; ama Senin bana olan sevgin bundan çok çok daha üstündür. Benim gibi bir günahlıyı kurtarmak için, İsa Mesih benim uğruma canını verdi. Buna iman ediyorum. İsa Mesih’in eşsiz sevgisi ve kurtarışı için sana sonsuz teşekkürler sunarım. Ben de bencillik ve sevgisizlik yollarımdan kesinlikle vazgeçip bu sevgi yolundan gitmek istiyorum. Lütfen elimden tut, İsa Mesih’in yolunda yürüyebilmem için bana yardım et. Âmin”.

Sevgili okuyucumuz, okuduğunuz yazı hakkında söyleyece­ğiniz veya soracağınız bir şey varsa, lütfen bize mektup yazınız. Kurtuluş konusunda daha fazla bilgi edinmek isterseniz, ücretsiz Kutsal Kitap derslerimizden isteyebilirsiniz. Haberlerinizi bekliyoruz.

Mutlu Kaynak

mektup@tevratzeburincil.org

MUSTAFA VE SEVİL

MUSTAFA VE SEVİL

Mustafa ve Sevil

Mustafa ve Sevil

Tanrı’yla bizim aramızdaki antlaşmayı tazelemek konusunda size bir öykü anlatmak istiyorum, Mustafa ile Sevil öyküsünü.

Mustafa güzel beyaz gömleğini ve ütülenmiş pantolonu giydi ve
komşu köyünün yoluna çıktı. Niyeti, bir arkadaşının düğününe katılmaktı.

Kendi köyünden çıktıktan sonra Mustafa birden bir bebeğin ağlama sesini duydu. Etrafına baktı ve yolun kenarındaki otlara bırakılmış küçücük bir bebek gördü. Dünyaya yeni gelmiş bu bebek çıplaktı, yıkanmamıştı, kanlar içinde, pisliğe bulaşmıştı. Göbek kordonu kesilmiş, ama bağlanmamıştı. Bebek acı acı ağlamaktaydı. Acaba bu bebek niçin istenilmemişti? Acaba annesi hiçbir çıkar yol görmemişti de, bu zavallı insancığı aceleyle tarlaya atıp terk mi etmişti? Bilmiyoruz. Ama belli ki, bu bebek ölüme terk edilip bırakılmıştı.

Mustafa bir süre bebeğe baktı, sonra derin bir ah çekerek yoluna devam etti. Ama birkaç adım attıktan sonra durdu. Bu bebek ölüme giderken kendisi düğüne katılabilir miydi? Hayır, bu olmazdı.

Mustafa bebeğin yanına döndü, onu kaldırıp kucağına aldı ve ona: “Yaşayacaksın, sana elimden geldiği kadar iyi bakacağım” dedi.

Evet, küçük kız yaşadı. Mustafa bebeğe “Sevil” adını verdi ve elinden geleni yaptı. Çocuk büyüdü ve harika bir şekilde gelişti. Yıllar çabuk geçti ve Sevil herkesin bakışlarını üzerine çeken gayet güzel genç bir kız oldu. Sevil’in tabii güzelliği yetmiyormuş gibi, bir de Mustafa ona şık elbiseler ve gösterişli yeni moda ayakkabılar aldı. Sevil’in güzelliği bütün bölgede meşhur oldu.

Bu öyküyü birazcık süsledim, adama ve bebeğe birer ad taktım, ama aslında bu öyküyü Kutsal Kitap’ta Hezekiel Peygamber anlatmıştı. (bölüm 16, ayetler 4’ten 14’e kadar.) Bu öyküyle peygamber, Tanrı’nın kendi halkı olan İsrail’e duyduğu büyük merhametini, derin ve bol olan sevgisini ve halkını nasıl değerli sayıp kayırdığını dile getirdi.

Şimdi size öykünün devamını anlatayım:

Sevil aşağı yukarı on beş yaşındaydı. Bir gün Mustafa beyaz bir gömlek ve yeni bir pantolon giydi. Sevil de süslenip en güzel elbiselerinden birini seçip giydi. İkisi birlikte köyün öbür ucuna, bir düğüne gittiler. İki gün sonra Sevil babasının gömleğini ve kendi elbisesini yıkadı. Bunlar kuruduktan sonra Sevil onları özene özene ütüledi. Her şey tamam olunca Sevil, babasının gömleğini dolaba yerleştirdi. Birden, şimdiye kadar hiç fark etmediği bir şey gördü. Babasının gömlekleri arasında beyaz, ama eski ve yıkanmamış bir gömlek duruyordu. Neydi bu? Sevil merak etti ve o gömleği çıkardı. Gömleğin ön taraflarında ve kollarında büyük kan lekeleri vardı. Bu kirli gömleğin dolapta ne işi vardı? Bu kanlar nereden gelmişti acaba?

Sevil babasının eve dönmesini sabırsızlıkla bekledi. Birkaç saat sonra Mustafa işinden eve dönünce ilk fırsatta babasına bu gömleğin sırrını sordu. Mustafa bir süre Sevil’e baktı, sonra o gömleği dolaptan çıkarıp onu dolabın dışında astı ve Sevil’e, doğduğu günün öyküsünü anlatmaya başladı. O gün Sevil’e söylemiş olduğu “Sen yaşayacaksın, sana elimden geldiği kadar iyi bakacağım” sözü hiç unutmamıştı. Mustafa, bebeği nasıl bulduğunu, ona ne kadar acıdığını, onu eve getirip yıkadığını, merhametli akraba ve komşulardan bebek elbiseleri, kundak ve süt aldığını, büyük bir sepetten bebeğe yatak hazırladığını anlattı. O gün küçük bebeğin bütün ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra onu sepete yatırmıştı. Uyuyan Sevil’e bakmıştı ve birden kendi kendine, “Ben ne yaptım, bu kız yaşayacak olursa, benim hayatım hiçbir zaman önceki hayatım gibi olmayacak” demişti. Ve o zaman, kana bulaşmış olan bu gömleği olduğu gibi saklamaya karar verdi. Bu gömlek, “Bu kızı yaşatacağım ve ona bakacağım” diye vermiş olduğu karar için kalıcı bir işaret olacaktı.

Sevil, Mustafa’nın anlattığı öyküyü dinledi ve derin derin düşündü. Demek ki, gömleğin sırrı buymuş. Demek ki, o bir tarlaya atılmış, ama bulunmuş ve sevilmişti.

“Teşekkür ederim, babam” dedi Sevil, “sen o günden bugüne kadar beni sevdin.  Senin kızın olarak yaşayabildiğim için teşekkür ederim; bana verdiğin emekler için çok teşekkür ederim. Peki ben senin için ne yapabilirim?”

Bu sözleri işitince derin derin düşünmek sırası Mustafa’ya geldi. Şöyle cevap verdi: “Hep benim kızım olarak kalmanı istiyorum. Ve senin de başkalarına acımanı, kendin için değil de, başkaları için yaşamanı, güvenilir ve verdiği sözde duran biri olmanı istiyorum.”

Mustafa normal bir insandı, Sevil de normal bir genç kızdı. Aralarında her gün her şey güllük gülistanlık değildi. Anlaşmazlıklar, gerginlikler, sevgisiz sözler de ara sıra oluyordu. Ama Sevil o eski gömleği bulup onun sırrını öğrendikten sonra, babasıyla olan ilişkisi değişmişti. Öyle günler oluyordu ki, Sevil, içinde babasına karşı büyük bir gönül borcu duyuyordu. Böyle günlerde, Sevil dolaptan eski beyaz gömleği çıkarıyor ve dolabın dışında asıyordu. Gömleği asmakla sanki “Sevgili babam, beni seveceğine ve bana bakacağına, benim için yaşayacağına dair verdiğin karar için sana çok teşekkür ederim, seni çok seviyorum” diyordu.

Başka günlerde, hele herhangi bir sevgisizce ya da sert söz söylendikten sonra, kana bulaşmış gömleği Mustafa dolabın dışında asıyordu. Demek istediği şuydu: “Her şeye rağmen seni seviyorum, korkma, sen benim değerli kızımsın.”

Eski gömleği asmak, Mustafa ile Sevil arasındaki sevgi ilişkisini tazelemeye ve güçlendirmeye yarıyordu. Mustafa’nın eski, ama hâlâ geçerli olan kararını anıyorlardı. Eski gömleği gördükleri zaman Sevil’in o günkü çaresiz durumunu, kurtuluşunu ve babasının sevgi dolu bakımını hatırlıyorlardı.

İsa Mesih’i izleyenler, bazı toplantılarında birlikte bir sofradan ekmek yer ve üzüm suyu içerler. Bu sofraya “Rabbin Sofrası” adını veriyoruz. Rabbin Sofrasından yiyip içmekle İsa Mesih’in kurtuluşumuz için yaptıklarını anarız. O’nun uğrumuza çektiği acıları ve bizim uğrumuza ölmesini. Daha dünya kurulmadan önce Tanrı, yaşayacağımıza ve O’nun çocukları olacağımıza karar vermişti. Bu eski karar bugün de geçerlidir ve sonsuzlukta da geçerli olacaktır. Bunun için Gökteki Baba’mıza şükrediyoruz. Mustafa ve Sevil’in ara sıra eski kanlı gömleği çıkarıp asarak Mustafa’nın eski kararını anıp sevgilerini tazelemeleri gibi, sanki Tanrı, O’nunla bizim aramızdaki sevgi ilişkisini tazelemek ve sağlamlaştırmak için zaman zaman ekmek ve üzüm suyu çıkarır ve bizi kendi yanına, kendi sofrasına çağırır. Bize şöyle der: “Bakın, ben sizi çok sevdim ve sizin için kanımı akıttım, şimdi de sizi seviyorum. Siz benim için çok değerlisiniz. Kanımla sizi kölelikten satın aldığım günde yüreğim sizin için yandığı gibi, şimdi de aynı derecede yüreğim sizin için yanıyor.”

Rabbin Sofrası konusunda İncil ayetleri:

LUKA 22: 14 / 19-20

Yemek saati gelince İsa, elçileriyle birlikte sofraya oturdu ve onlara şöyle dedi: “Ben acı çekmeden önce bu Fısıh yemeğini sizinle birlikte yemeyi çok arzulamıştım.” Sonra eline ekmek aldı, şükredip ekmeği böldü ve onlara verdi. “Bu sizin uğrunuza feda edilen bedenimdir. Beni anmak için böyle yapın” dedi. Aynı şekilde, yemekten sonra kâseyi alıp şöyle dedi: “Bu kâse, sizin uğrunuza akıtılan kanımla gerçekleşen yeni antlaşmadır.”

Evet, Tanrı’nın bizimle yaptığı bu yeni antlaşmanın temelinde, İsa Mesih’in uğrumuza kanını akıtması ve ölmesi vardır. Yeni Antlaşmaya göre imanlıların günahları bağışlanır, imanlılar Tanrı çocukları olur, Kutsal Ruh’u ve sonsuz yaşamı alırlar. Bunlar, Yeni Antlaşmanın değerli vaatlerinin yalnız birkaçıdır.

Yeni Antlaşmaya girmeye çağırılanlar, ümitsiz ve kaybolmuş günahlı insanlardır. Bu kaybolmuş insanların durumu o kadar kötüdür ki, kurtulmaları için kendileri hiçbir şey yapamazlar. Tanrı onları İsa Mesih aracılığıyla kurtarır. İnsan bu kurtuluşu ancak armağan olarak kabul edebilir. Kurtulmuş insanın Tanrı’yla olan ilişkisi, bir gönül borcu ilişkisi, bir sevgi ilişkisidir. Kurtulanlar İsa Mesih’e benzesinler diye Kutsal Ruh onları değiştirmeye başlar. Kutsal Ruh onlarda iyi meyve yetiştirir ve onları Tanrı’nın amaçları için kullanır.

Peki, bu Yeni Antlaşma’da Rabbin Sofrası’nın rolü nedir? Rab’bin bizimle yaptığı antlaşmayı hatırlamaya çağırılıyoruz. Aynı zamanda Rab’le antlaşma yapmış olanlar olarak, günlük yaşamımız nasıl olmalı diye düşünmeliyiz.

Bence Rabbin Sofrası, yalnız Antlaşmayı hatırlamamız için değil, ama bu Antlaşmayı tazelememiz ve yeniden perçinlememiz için çok iyi bir fırsattır.

Sevgili okuyucumuz, okuduğunuz yazı hakkında söyleyeceğiniz veya soracağınız bir şey varsa, lütfen bize mektup yazınız. Haberlerinizi bekliyoruz.

Mutlu Kaynak

mektup@tevratzeburincil.org


ALİ BEYİN BORCU

ALİ BEYİN BORCU

Ali Beyin Borcu

Ali Beyin Borcu

Ali Bey’in ailesi ile birlikte oturduğu köyün göze çarpan bir özelliği yoktu. Ali Bey ve ailesinin de öyle göze çarpıcı bir özellikleri yoktu. İşlettiği dükkânın geliri ile zor zor kendisini ve ailesini geçindirebiliyordu. Hiçbir zaman dükkânını geliştirebilecek kadar yeterli bir kazanç sağlayamıyordu. Günün birinde Ali Bey yabancı bir memlekette daha iyi çalışma olanağının bulunduğunu bir arkadaşından öğrendi. Arkadaşı, onun orada sağlayacağı iyi kazançla hem ailesini geçindirebileceğini hem de para biriktirebileceğini söyledi. Bu fikir Ali Bey’in çok hoşuna gitti. Yabancı memlekette şansını denemeye karar verdi. Dükkânını satarak ailesine bir miktar para bıraktı. Onların daha sonra kendisini izleyebileceklerini umuyordu.

O memlekete varınca kendine bir oda tuttu. Güvence olarak ev sahibine biraz para vermek zorundaydı. Hemen iş aramaya koyuldu. Ne yazık ki, iş bulmak o kadar kolay bir şey değildi… Arayışına gece gündüz devam etti. Her geçen gün elindeki para azalıyordu. Para harcamadan karnını nasıl doyurabilirdi ki? Daha sonra kira vermekle daha fazla başa çıkamayacağını anladı. Aradan iki ay geçince ev sahibi kapıya dayandı. Ali Bey çok utanmıştı. ”Efendim” dedi “bana sabır gösterin. Daha iş bulamadım. Bu yüzden size olan borcumu ödeyemiyorum.” Ev sahibi iyi biriydi. Ali Bey’е anlayış göstererek kirayı erteleyeceğini söyledi.

Ali Bey iş aramaya devam etti. Ama maalesef hiç bir iş bulamadı. Üçüncü ayda durumu daha da kötüleşti. Borç ve sıkıntıları arttıkça artıyordu. Ev sahibi yine kirayı almaya geldi. Utanç içindeki Ali Bey bir süre sustuktan sonra şunları söyledi, “Efendim, sizin iyi yürekli ve merhametli bir adam olduğunuzu söylerler. Bu son üç ayın borcunu bana bağışlayın. Şimdiden sonra size gerekeni ödeyeceğim.”

Ev sahibi şöyle yanıt verdi: “Evet, iyi yürekli ve merhametli bir kimseyim. Ama bunun yanı sıra da adaletli biriyim. Borcunuzu ödemelisiniz. Çünkü gelecek zamana ait borçları ödemekle geçmişe ait borçları silemezsiniz. Müsaade edin size bir öğüt vereyim. Borçlarınızın sizi boğacak kadar artmasına bir daha izin vermeyin.” Bunu dedikten sonra kalkıp gitti.

Aradan bir süre daha geçti. Ramazan ayının sonuna doğru Ali Bey’in orucunu bozması için kuru bir ekmek parçasından başka bir şeyi yoktu. Borcu da boynuna asılı ağır bir zincir gibiydi. Ev sahibinin bayramda borcunu almaya geleceği düşüncesiyle Ali Bey bayramın gelmesini hiç istemiyordu. Borcunu yine ödeyemezse sokağa, hatta hapse bile atılabileceğini, bu yaban ellerde evsiz barksız kalacağını biliyordu.

Bayram geldi. Ali Bey’in kendine bayramlık alacak parası yoktu. Tanıdıktan tanıdığa gidip yardım diledi. Ama yardım dilediği her arkadaşından aynı yanıtı aldı: “Kardeşim, seninle aynı durumdayız. Bende olmayanı sana nasıl verebilirim ki? Benim de borçlarım var, ödemem gerek. Kim bilir bana ne yapacaklar ödeyemediğim için…“

Ali Bey borç para peşinden koşmaktan vazgeçti bir süre sonra. Ertesi gün oruç tutup, boynunu büktü ve başına gelecekleri düşünmeye koyuldu. İçi bazen kararıyor, bazense öfkeyle dolup taşıyordu…

O gece beklediği gibi kapı çalındı. Ama kapıda duran ev sahibi değil, onun oğluydu. Ali Bey öfke ile dolarak onunla görüşmek istemediğini bildirdi. Ali Bey’in gösterdiği saygısızlığa rağmen o arkadaşça elini uzattı ve öfke dindiren tatlı bir dille konuşmaya başladı: “Kardeşim, buraya seni azarlamaya değil, sana müjde getirmeye geldim. Babamla ben fakirliğini gördük. Sana acıyoruz. Memleketten uzak olmanın üzüntüsü içinde olduğunu anlıyoruz. Babam adaletli bir adamdır. Bu yüzden borcunu görmemezlikten gelemez. Ama sana olan sevgisi yüzünden benim çalışıp, gereken parayı kazanmamı bana teklif etti. Bunu seve seve yaptım. Borcunu ödeyecek parayı yanımda taşıyorum. Buyur, al. Yarın babama gidip cesaretle ona bu parayı verebilirsin. Allah seninle olsun…” dedi.

Ne var ki, Ali Bey teşekkür edeceğine, gururla dolarak ev sahibinin oğluna burun kıvırdı. “Seninle görülecek bir işim yok benim” dedi. “Senin sadakana da muhtaç değilim. Babanla görüştüğümde ben bir hal çaresini bulurum. Paran senin olsun. Haydi, güle güle sana.” Parayı ona doğru fırlattı ve kapıyı gösterdi. Ev sahibinin oğlu bir süre suskun durdu. Gözleri hüzünle dolmuştu. Sonra parayı topladı ve sessizce ayrıldı oradan.

Ertesi gün ev sahibi kapıya geldi. Ali Bey hâlâ kızgın ve şaşkın olduğu halde, ev sahibinin ayaklarına kapanıp, af ve merhamet dilemekten başka bir şey düşünemedi.

Ev sahibi şöyle konuştu: “Dün akşam oğlumun kişiliğinde size af ve merhamet sundum. Ne onu ne de onun getirdiği af ve merhameti kabul ettiniz. Ayağınıza kadar gelmiş olan bu fırsatı teptiniz. Size daha fazla merhamet gösterme olanağım yoktur.”

Ali Bey ne desin? Korktuğu başına geldi ve evden atıldı. Evden eve, kasabadan kasabaya dilenmeye çıktı. Günün birinde açlık ve soğuktan çok hastalanarak memleketinden ve sevdiklerinden çok uzak yabancı bir diyarda öldü.

Arkadaşım, siz de bu Ali Bey’e benziyor musunuz? İyiliği kötülükten ayırt edebildiğiniz zamandan bu yana Allah’a karşı olan borcunuz çoğalmadı mı? Allah’ın yasakladığı şeyleri sık sık yapmadınız mı? O’nun sizden beklediği şeyleri ihmal etmediniz mi? Zaman zaman kötülüğü bırakıp, iyi şeyleri yapmaya gayret etmediniz mi? “Bunu yaparsam Allah borcumu silecek“ diye düşünmediniz mi?

İyi niyetleriniz, tövbeleriniz ve iyi işleriniz, dua ve oruçlarınız bile, geçmişteki günahlarınızın borcunu ödeyemez… Gelecekte yapağınız iyi işler zaten Allah’ın önünde yapmanız gereken görevi yerine getirmekten başka bir şey değildir. Gelecek zamanda borçlu olduğunuz şeyleri ödemeniz, geçmişte işlediğiniz suçları ve yapmayı ihmal ettiğiniz şeylerin borcunu nasıl silebilir ki?

Başkaları peygamber ya da ermiş olsalar bile, günahlarınızın borcunu ödemekte size yardımcı olamazlar. Çünkü onlar da sizin gibi insandır. Onların da Allah’a karşı borçları vardır. Onlar da yalnız Allah’a sığındılar. Çünkü hüküm gününde herkes sadece kendisi için adaletli Allah’ın önünde hesap verecektir…

Allah sizin günahlarınızın borcunu ödeyemeyeceğinizi görüyor. Hesap gününün yakın olduğundan herkesin haberi var. Allah size merhamet etmiştir. Size bir kurtuluş yolu hazırlamıştır. Ev sahibi oğlunu gönderdiği gibi, Allah da ruhsal açıdan oğlu olan İsa Mesih’i bu güzel müjdeyi getirmesi için yücelerden gönderdi. İsa Mesih dünyanın kurtarıcısıdır… Allah O’nun aracılığıyla tüm insanlık için günah ve sonsuz ölümden kurtuluş sağladı…

Allah sizinle kendisi arasında barış ve dostluk sağlamak için ezeli Kelam’ı olan İsa’yı gönderdi. O, Allah’ın katındaki görkemli mirasını bıraktı, yeryüzüne geldi. Yaşadığı hayatı sizin için yaşadı… Canını sizin için verdi…

Sevgili kardeşim, kimse kendisi veya başkası için af sağlayamaz. Af, Allah’ın bir hediyesi, bir lütfüdür. Yalnız O bunu sağlayıp insanlara sunabilir. Allah’ın İsa Mesih aracılığıyla sunduğu affı reddederek günah ve suçlarınıza en korkunç suçu eklemeyin… Mesih’in sizin uğrunuza kurban oluşunu, Allah’ın ödemiş olduğu ücret olarak kabul edin. Allah´ın ödediği bu ücret sayesinde bağışlanıp kendisiyle barışabilirsiniz. Allah, borcunuzu ödemekle hem adaletini hem de sevgisini açıkça gösterdi. Geç olmadan bu affı kabul edin… Çünkü Allah, sunduğu iyiliği reddedenleri yargılayacaktır…

İsa Mesih size şöyle sesleniyor: “Ey bütün yorgunlar ve yükleri ağır olanlar! Bana gelin, ben size rahat veririm. Boyunduruğumu takının ve benden öğrenin. Çünkü ben yumuşak huylu ve alçakgönüllüyüm. Böylece canlarınız rahata kavuşur.” (İncil’den, Matta 11: 28-29)

Sevgili okuyucumuz, okuduğunuz yazı hakkında söyleyeceğiniz veya soracağınız varsa, lütfen bize mektup yazınız. Kurtuluş konusunda daha fazla bilgi edinmek isterseniz, ücretsiz Kutsal Kitap derslerimizden ve diğer yayınlarımızdan isteyebilirsiniz. Haberinizi bekliyoruz.

Mutlu Kaynak

mektup@tevratzeburincil.org