Tag Archives: pişman

HAYAT İÇİN HAYAT

HAYAT İÇİN HAYAT

Hayat icin Hayat

HAYAT İÇİN HAYAT

Sevgili okuyucular!

Sizlere yıllarca önce yaşanmış, insana heyecan ve şaşkınlık veren bir olayı anlatmak istiyorum.

Yıllar önce doğu ülkelerinin birinde karakterleri birbirine tamamen ters olan iki erkek kardeş yaşardı. Genç olanı, her gün içki içip her çeşit günah işler, günahını bırakmak için de kalbinde en ufak bir istek duymaz; kısacası, kötü, dü­şük, sefil bir hayat yaşamaya devam ederdi.

Ağabeyi ise, Tanrı’dan korkan, alçakgönüllü, iyiliksever, kutsal bir hayat yaşamak için kendini gerçek ve yorulmaz bir imanla Tanrı’ya teslim etmiş bir adamdı. O, kardeşinin yıkıma doğru giden bu yaşamına üzülür, gözyaşları içinde ona yalvararak bu kötü yaşamından vazgeçmesini söylerse de, öteki onun yalvarışlarını ve sözlerini öneme almaz, tersine, kendini bedenen ve ruhen yıpratmaya devam ederdi. Hemen hemen her gün bu düşük hayatı gece yarıla­rına kadar yaşar ve ağabeyinin kendisi için Tanrı’ya candan dua edip yalvararak bekleyişiyle eğlenirdi.

Yine bir gece ağabey evde yalnız, kardeşinin eve dönme­sini beklerken, evin kapısının şiddetle çalındığını duydu. He­men koşup kapıyı açtı. Kapıyı açmasıyla kardeşinin içeriye girmesi bir oldu. Kardeşi, korkudan benzi sararmış, titreye­rek, elbiseleri kan içinde karşısında duruyordu.

Ağabeyine: „Beni kurtar! Beni sakla! Beni takip ediyorlar. Ben bir adam öldürdüm. Kana bak, burada onun kan­ları…“ der.

Ağabeyi, ‚onu kimsenin bulamayacağı şekilde nasıl saklamalı?‘ diye düşündü. Kardeşine karşı olan sevgisi şaşırtıcı­ydı. Daha fazla vakit kaybetmeksizin ağabey, kardeşinin kanlı elbiselerini giydi, kendi elbiselerini ona giydirdi ve onu bir yan odaya kilitledi. Biraz sonra polisler içeriye girdiler. Aralarında, „Tamam, düşündüğümüz gibi bu evdir“ diyerek büyük kardeşe doğru gidip, yüzüne ve elbiselerine sertçe baktılar. Biri ona, „Katil sen misin?“ diye sordu. O ise cevap vermez. Sabırsız bir polis diğerine dönerek, „Neden soru­yorsun? Görmüyor musun elbiseleri kan içinde! Gel, onu bağlayıp götürelim!“ dedi. Daha sonra onun ellerine kelep­çeyi takıp, karanlık yollardan geçirerek cezaevinde bir hüc­reye koydular.

Ertesi sabah onu sorguya çekmek için tekrar geldiler. O ise sadece, „Bu suçtan öleceğimi biliyorum. Hükmü ne kadar çabuk yerine getirirseniz benim için o kadar iyidir“ yanıtını verdi.

Birkaç gün sonra onu adliyeye götürüp yargıcın karşısına çıkardılar. Yargıç onun lekeli elbisesine bakarak, „Tanığa gerek yok, olay açıkça görülüyor“ dedi ve sonra sanığa sordu: „Avukatın var mı?“ „Hayır.“ „Kendini savunmak istemiyor musun?“ Sanık kuvvetli, kendinden emin bir sesle, „Hayır, istemiyorum“ diye yanıt verdi. Sonra da gözlerindeki suç­suzluğu anlamamaları için başını yere eğdi.

Yargılamayı bitirip onu ölüm cezasına çarptırdılar. Hükümlü sessizce ölümü bekledi, ama infaz edilmeden bir gün önce, hiç beklenmedik bir şey oldu. Hükümlü konuşmak istediğini söyleyerek cezaevi müdürünün kendisine kadar gelmesini rica etti. Müdür onun hücresine girince, hükümlü, „Ölüme yakın bir insanın son ricasını yerine getirip iyilik etmek istiyorsanız, lütfen bana bir kâğıt ve kalem veriniz“ diye rica eder. „Bir mektup yazıp mühürleyeceğim. Bu mektubu aç­mayacağınıza ve ölümümden sonra onu istediğim adrese yollayacağınıza, Tanrı huzurunda söz verir misiniz? Emin olun, bu isteğimin kötü bir niyetle ilgisi yoktur. Yarın benim ruhum Tanrı’nın huzuruna çıkacak. Son saatlerimde asla yalan söylemem“ diyerek soran bakışlarla müdürün yanıtını bekledi.

Müdür, hükümlünün yüzüne dikkatle baktı, onun sözlerin­den kuşkulanmadı ve ricasını kabul etti. Kalbi onun isteklerini reddetmez. Sanki hükümlü bütün canını bu ricaya vermiş gibiydi. Öyle sessiz, sa­kin hali vardır ki, gözleri nur gibi parlamaktaydı…

Müdür onun istediklerini kendi eliyle getirip verdi ve ona, kalbinin rahat olmasını, isteğini yerine getireceğini söyledi. Akşam, hücrenin önüne gelen gardiyan sessizce onun yaz­dığı mektubu aldı.

Bir gece geçti; öyle bir gece ki, bazıları için sakin, bazıları için ıstıraplı, çokları için günahlı, – hükümlü için ise uykusuz bir gece, ama huzur dolu bir gece. O, sonsuzluğun eşiğinde, başka bir dünyayı seyrediyormuş gibi diz çökmüş­tü.

Şafak söktü ve yeni bir gün başladı, insanlar, her günkü gibi, yine işlerine gittiler. Onu ölüme götürenler de. Bir saat sonra her şey bitmişti.

Aradan kısa bir zaman geçti, mektubu bir memurla ölenin kardeşinin evine gönderdiler. Korkudan yüzünün rengi kaçmış, heyecanlı genç bir adam kapıyı açtı ve mektubu aldı. Mektup sanki yanlışlıkla gelmiş gibi, şaşkın, sert bakışlarla uzun zaman ona baktı. Nihayet mührü açıp mektubu okudu…

Birden ıstırapla inleyerek çılgınlar gibi evin içinde dolaş­maya başladı. Bütün vücudu titreyerek yüksek sesle feryat etti. Bu adamı bu denli acılar içinde kıvrandıran mek­tupta neler yazıyordu acaba? Çok değil, sadece birkaç söz:

„Yarın, senin elbiselerinle, senin için ölüyorum, sen benim elbiselerimle, beni hatırlayarak doğru ve kutsal bir hayat yaşa! Ağabeyin…“

„Senin için ölüyorum!“ Adamın derinliklerine kadar işleyen ve onu acılara boğan bu sözler karşısında, korku ve güna­hın taşlaştırdığı kalbi sanki yağ gibi erimiştir. Ağabeyinin yazmış olduğu bu cümleyi yüksek sesle haykırarak tekrar okudu: „SENİN İÇİN ÖLÜYORUM.“

Belki daha ölmemiştir!… Ağabeyini kurtarmak için hızla evden çıkarak cezaevine koştu. Orada onu durdurdular. O ise, ısrarla müdürü görmek istediğini söyledi. Yalvarışlarına dayanamayıp onu müdürün yanına götürdüler. „Ben senin için ölüyorum“ cümlesini okuyunca müdür dehşetle ürpe­rdi, ölenin rica eden sesi kulaklarında çınlarken sağlam ve sakin bakışları bir an gözlerinin önünde canlandı. Bir süre yerinden kalkamadı. Sonra büyük bir heyecanla mektubu yargıca götürdü. Yargıç da onu okudu ve gerçek suç­luyu sorguya çekmeye başladı. Gerçek suçlu, tüm geçmiş yaşamını, işlediği cinayeti, kaçışını ve alçakça susuşunu anlattı.

„Beni öldürün! Sizden rica ederim, bırakın beni öleyim!“ dedikten sonra sustu.

Ama ölenin yazdığı „Ben senin için ölüyorum“ sözü yar­gıca çok kutsal geldi. Böyle büyük bir kurban geçici olamazdı. Yargıç şaşkınlıkla genç adama baktı. O’nun ne denli büyük bir sevgiyle sevildiğini düşünerek onu hapsetmeyi ve ölüme mahkûm etmeyi uygun bulmadı. Çünkü ağabeyi onun günahı için canını vermiştir. So­nunda genç adam, mektup elinde, affedilmiş olarak evine döndü.

Tamamen pişman olmuş bir kalple tövbe edip Tanrı’ya seslendi. Gözyaşları dökerek Tanrı’ya yalvardı: „Ya Rab! Beni günahlarımla öldürme. Bir başkası günahlarım için öldü ya. Günaha karşı koymam için bana sabır ve güç ver. Beni, be­nim için ölenin elbiselerini giymeye layık kıl. Onları tüm lekelerden saklayabilmem için bana yardım et ve beni her günahtan koru.“

O günden sonra o, o kadar değişti ki, arkadaşları onu tanıyamadılar. Cana yakın ve sevgi dolu olmasına rağmen, sanki onların arasında bir yabancı gibiydi. Başlangıçta eski arkadaşları onu tekrar önceki yaşamına döndürmek isteseler de o, herkese tatlılıkla şu kesin cevabı verdi: „Bu elbiselerle gelemem; çünkü ağabeyim asla öyle yerlere gitmezdi.“

Arkadaşları yavaş yavaş tüm uğraşılarının boşa gittiğini gö­rüp ondan vazgeçtiler. Bazıları onu tamamen terk etti, ba­zıları ise giydiği elbiselere saygıyla baktılar. Değişen yaşa­mını seyretmekle kalmayıp, onlar da onun bu temiz haya­tına katılırlar.

Yılları Rabbi için çalışmakla geçti ve çabaları Tanrı’nın önünde bol ürün verdi. Günün birinde ağır hastalandı. Artık iki kardeşin sonsuzlukta daima beraber kalmak için birleşe­cekleri an gelmişti. Küçük kardeş ölünce, kendi isteği üze­rine, ağabeyinin elbiselerini onun ölüsü üzerine örtüp me­zara taşıdılar. Bunun derin anlamını öğrenen tanıdıkları, bu olayı asla unutamadılar.

Sevgili arkadaş, öykümüz burada bitiyor. Ağabeyinin kü­çük kardeşine olan şaşırtıcı sevgisine hayran kalıyoruz. Böyle bir sevgiyi çok az gördüğümüz için öyküyü ilgi ve merakla sonuna dek okudunuz. Dünya edebiyatında bu öyküye­ benzeyen iki üç olay daha okuyabiliriz. Bir kardeş için, ya da çok değerli bir dost için ölmeye cesaret etmiş birkaç kişiye rastlayabiliriz. Ama bizleri hepsinden daha fazla ilgi­lendiren bir olaya dikkatinizi çekmek istiyorum: İsa Mesih, bir kardeş veya bir dost için değil, tam tersine, günahlılar ve O’ndan nefret eden düşmanları uğruna canını feda etmiştir.

Bizler belki iyi bir adam için veya yüksek bir amaç uğruna kendimizi feda etmeye hazır olabiliriz. İsa Mesih ise, nan­kör, gururlu, yalancı, bencil, cimri, dolandırıcı, tembel, kıs­kanç, hain, kavgacı, sözünde durmayan, zina işleyen, sövücü, kin güden kimseler için canını verdi. O şöyle der: „Ben doğru kişileri değil, günahkârları çağırmaya geldim“ (İncil’den Matta 9: 13).

Âdem ve Havva bir tek itaatsizlikleri yüzünden Aden bah­çesinden kovulup sonsuz yaşamlarını kaybettiler. Bizler ise, Tanrı’ya karşı sadece bir kere değil, sayısız kereler itaat­sizlikte bulunduk ve bulunuyoruz. Günah yükümüz çok ağırdır. Kendi gücümüz ve çabalarımızla günahlarımızdan arınmamız olanaksızdır. Durumumuz tıpkı öykümüzdeki genç kardeşin durumuna benzemektedir: Adaletten, yargıdan ve sonsuz ölümden korkmalıyız. Hiç kimse Tanrı’nın günahları­mıza göz yumacağını sanmasın! Tanrı her şeyi görür. O’nun gözünde her şey apaçıktır. O Nur’dur, karanlık da O’ndan gizlenemez. Ama Tanrı, çaresizliğimizi bilerek bize İsa Mesih’i Kurtarıcı olarak atadı. O, suçsuzdu. Bizim günah yükümüzü üzerine alıp cezamızı ödedi. Kor­kunç ıstıraplar içinde öldü. Din, dil, ırk ayrımı yapmadan bü­tün insanlar uğruna canını verdi. Bizim için öldü, senin ve benim için.

Yargıç, ağabeyin sevgisini görünce, onun verdiği hayatı genç kardeşinin hayatı yerine saydı. Genç kardeşi affedip serbest bıraktı. Tanrı bu dünyevi yargıçtan çok daha üstün­dür, İsa Mesih’i Kurtarıcı ve Rab olarak kabul edenlerin hiçbirine hüküm yoktur. İsa Mesih’in tüm insanların yerine yar­gılanarak ölmesini Tanrı kabul ederek onaylamıştır. İsa’yı ölümden üç gün sonra diriltmekle O’nun her yaptığı işi beğendiğini bize göstermiştir.

Ne yazık ki, insanların çoğu, ismen Hıristiyanlar dahi, İsa Mesih’in sevgisini ve ölümünün biçilmez değerini öneme almamaktadırlar. Hatta „Bir insanın başka birinin yerine ceza çekmesi, ölmesi olur mu hiç?“ diyerek, İsa’ya bağlı olanları hor görürler. „Siz İsa’nın ölümüne güvenip istediği­niz kadar günah işlersiniz“ diyerek alay ederler.

Keşke böyle konuşan kişiler „ağabeyin elbisesinin kutsallığını“ anlayabilselerdi. İsa Mesih bu dünyada tertemiz, leke­siz, hilesiz bir hayat sürdü. O’nun her sözü ve her davranışı gerçek ve sevgi ile doluydu. Düşmanlarını bile iyilikle karşı­ladı. İsa Mesih, bizim kirli günah elbiselerimizi giyerek, bize en küçük bir lekesi bile olmayan kendi elbisesini emanet etti. Bu elbiseyi giyenler, üzerlerine büyük ve kutsal bir sorumluluk alırlar. Kurtarıcı’ya olan sevgileri yüzünden, O’nun gibi olmak, O’nun gibi konuşmak, O’nun gibi dav­ranmak ve O’nun gibi sevmek isteyerek O’nu örnek alırlar. Rabbin sevgisi onlar için hiçbir dünyevi değerle kıyaslana­mayacak kadar büyüktür.

Bu insanlar, bu şekilde yaşayabilmek için nereden ve kim­den güç alırlar? İsa Mesih, öyküde okuduğumuz gibi, bize sadece temiz elbisesini bırakmakla kalmamıştır. Ölümün­den üç gün sonra dirilmiştir. Kendisine Kurtarıcı olarak iman edenlere sonsuz yaşamla birlikte Kendi sevgisinden, doğ­ruluğundan, iyiliğinden ve kutsallığından da vermektedir. Onlar ölümden yaşama geçmişlerdir. İsa’yı yakından izle­yenlerin güçlükleri ve sıkıntıları olacaktır, ama ölümü yenmiş olan İsa Mesih, yolun sonuna dek onlarla birliktedir.

İsa şöyle der: „Dar kapıdan girin. Çünkü yıkıma götüren kapı ge­niş ve yol enlidir. Bu kapıdan girenler çoktur. Oysa yaşama götü­ren kapı dar, yol da çetindir. Bu yolu bulanlar azdır.“

Hayat İçin Hayat!

Sevgili okuyucu, bu fevkalade sevgi karşısında her­hangi bir yorum yapmadan önce derin düşünmenizi ve aynı zamanda bu eşsiz sevgiyi cevapsız bırakmamanızı rica ederim.

Okuduğunuz yazı hakkında söyleyece­ğiniz veya soracağınız bir şey varsa, lütfen bize mektup yazınız. Kurtuluş konusunda daha fazla bilgi edinmek isterseniz, ücretsiz Kutsal Kitap derslerimizden ve diğer yayınlarımızdan isteyebilirsiniz. Haberlerinizi bekliyoruz.

Mutlu Kaynak

mektup@tevratzeburincil.org

“HAYAT İÇİN HAYAT” konusu ile ilgili İncil Kitabından seçilmiş bazı ayetler:

Kutsal Yazılar uyarınca Mesih günahlarımıza karşılık öldü, gömüldü ve Kutsal Yazılar uyarınca üçüncü gün ölümden dirildi.

1. Korintliler 15: 4

*

Sevginin ne olduğunu Mesih’in bizim için canını vermesinden anlıyoruz. Bizim de kardeşlerimiz için canımızı vermemiz gerekir.

1. Yuhanna 3: 16

*

Tanrı ise bizi sevdiğini şununla kanıtlıyor: Biz daha günahkârken, Mesih bizim için öldü.

Romalılar 5: 8

*

Bizler günah karşısında ölelim, doğruluk uğruna yaşayalım diye, günahlarımızı çarmıhta kendi bedeninde yüklendi. O’nun yaralarıyla şifa buldunuz.

1. Petrus 2: 24

*

Biliyorsunuz ki, atalarınızdan kalma boş yaşayışınızdan altın ya da gümüş gibi geçici şeylerle değil, kusursuz ve lekesiz kuzuyu andıran Mesih’in değerli kanının fidyesiyle kurtuldunuz.

1. Petrus 1: 18-19

*

Evet, Mesih herkes için öldü. Öyle ki, yaşayanlar artık kendileri için değil, kendileri uğruna ölüp dirilen Mesih için yaşasınlar.

2. Korintliler 5: 15

*

Gerçek doğruluk ve kutsallıkta Tanrı’ya benzer yaratılan yeni yaradılışı giyinmeyi öğrendiniz.

Efesliler 4: 24

*

Rab İsa Mesih’i kuşanın. Benliğinizin gereksiz tutkularını karşılamayı bırakın.

Romalılar 13: 14

BEYAZ BİR MENDİL

BEYAZ BİR MENDİL

Beyaz mendil

BEYAZ BİR MENDİL

Ahmet sokakta yolun kenarında oturmuştu. Burası, onun doğduğu ve büyüdüğü mahalleydi. İki sokak ilerideki kırmızı tuğlalı evde dünyaya gelmiş, o evde anne ve babasıyla çok mutlu günler yaşamıştı. Evlerinin bahçesindeki çiçekleri çok iyi hatırlıyordu. Öylesine güzel ve canlı renkleri vardı ki! Ya mis gibi kokuları? Gözlerini kapadı, çiçeklerin o mis kokusunu ciğerlerine çeker gibi derin bir nefes aldı. Evlerinden sokağa doğru uzanan o dar yolda bisiklete binmesini öğrenmişti. Babasının bu bisikleti alması hiç de kolay olmamıştı. Bunun için çok çalışması gerekiyordu. Bin bir zorluklarla dişinden, tırnağından arttırdığı parayla satın aldığı bisikleti Ahmet’e armağan ettiği gün babacığının gözlerindeki o pırıltıyı ve yüzündeki o inanılmaz mutluluk ifadesini nasıl unutabilirdi ki! Çok seviyordu babası onu!

Zaman hızla akıp gitmiş, Ahmet büyümüş, gelişmiş, koskocaman bir delikanlı olmuştu. Kendisiyle birlikte istekleri de büyüyordu. Çalışmaya, para kazanmaya başlamıştı. İyi para kazanıyordu. Bisikletin yerini şimdi motosiklet almıştı. İstediği şeylere sahip olmak pek de zor değildi onun için. Ama nedense bunların hiçbirisi onun mutlu olmasına yetmiyordu. Evdeki yaşantısı onu sıkıyor, bunaltıyordu.

„Bıktım artık“ diye mırıldandı kendi kendine, „aynı yüzlerden, aynı işlerden, aynı komşu ve akrabalardan. Bu monoton yaşantıdan sıkıldım.“

Zamanını geç saatlere dek diskoteklerde, kumar masalarında ve içki âlemlerinde geçiriyor, gece yarılarına doğru eve geliyordu. Bazen günlerce eve gelmediği de oluyordu. Ahmet’teki bu olumsuz değişiklik anne ve babasını üzüyor, harap ediyor, için için ağlatıyordu. Ne yazık ki, ellerinden hiçbir şey gelmiyordu. Artık kararını vermişti Ahmet. Buralardan çok uzaklara gidecek, büyük bir kente yerleşip orada istediği gibi gönlünce yaşayacaktı.

Anne ve babası yolun ağzında durmuş, acı dolu bakışlarla, çaresiz bir şekilde biricik oğullarının ardı sıra bakıp ona el sallıyorlardı. Gözyaşları yanaklarından aşağıya doğru süzülüyor, anlatılması güç bir acı yüreklerini kasıp kavuruyor, kor gibi yakıyordu.

“Yolun açık olsun! Tanrı seni korusun oğlum. Güle güle!”

Ahmet’in gidişinin üzerinden uzun yıllar geçmişti. Ne bir mektup, ne de bir haber vardı ondan. Babası Ahmet’in nerede olduğunu bile bilmiyordu. Çok özlüyordu oğlunu. Ona olan özlemi gitgide büyüyordu. Nerelerdeydi, nasıldı, ne yapıyordu acaba? Öylesine merak ediyordu ki, bazı geceler onu düşünmekten gözlerine uyku girmiyordu. Ara sıra Ahmet de onları hatırlıyordu. Annesini, babasını, evini, kasabasını ve arkadaşlarını… Düzensiz ve kötü yaşantısı onu yıpratmış, perişan etmişti. Bedeni zayıf düştüğü için sık sık hastalanıyordu. Açlık ve parasızlık ise canına yetmişti. Sefalet içinde yaşıyordu. Arkadaşları, tanıdıkları ve tüm dostları teker teker ondan uzaklaşmışlardı. Artık çaresiz ve yapayalnızdı. Anne ve babası geldi aklına. Yanlarına dönebilirdi. Ancak onlar kendisine yardım edip borç para verebilirlerdi. Sonunda kararını verdi. Kendisi için gerekli olan birkaç eşyasını toplayıp yola koyuldu.

Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra nihayet kasabasına varmıştı. Evlerinin kapısına geldiği zaman biraz heyecanlıydı. Anne ve babasına geleceğinden hiç söz etmemişti.

„Anne, baba! Ben geldim, oğlunuz Ahmet! Kapıyı açın lütfen!“

Ahmet’in sesini duyan anne ve babası kulaklarına inanamadılar.

„Duydun mu bey? Yanılmıyorsam bu Ahmet’in sesi!“

„Evet, hanım, Ahmet bu!“

İkisi birden sevinç içerisinde kapıya doğru koştular. Kapıyı açıp oğullarını karşılarında gören anne ve baba gözlerine zor inanıyorlardı. Hasretiyle yanıp tutuştukları biricik oğulları şimdi karşılarındaydı.

Babası: ‘Ahmet’im, canım oğlum!’ diyerek oğlunun boynuna sarıldı ve onu defalarca öptü, kokladı, bağrına bastı. Annesi de gözyaşları içerisinde oğlunun boynuna sarıldı, öptü ve doyasıya ağladı. Ama bunlar sevinç gözyaşlarıydı.

Anne ve babasının Ahmet’e göstermiş olduğu bu sevgi ve ilgi onu çok utandırmıştı. Yıllarca onlardan uzaklarda yaşamış, onlara ne bir haber ne de bir mektup yollamıştı. Onları merak ve üzüntü içerisinde bırakmıştı. Ama onlar bu konuda tek bir söz bile etmeyerek Ahmet’i mahcup etmek istememişlerdi. Tüm bu şeyler Ahmet’i derin derin düşündürüyordu. Onlardan nasıl borç para isteyebilirdi? Vazgeçti bu düşüncesinden, borç para istemeyecekti onlardan.

Gelişinin üzerinden tam iki hafta geçmişti, paraya öyle gereksinmesi vardı ki! Anne ve babası o gün evde yoktu. Yandaki komşularına gelen bir misafiri görmeye gitmişlerdi. Ahmet evde yalnızdı. Babasının dar gün için biriktirmiş olduğu paranın yerini daha önceden öğrenmişti. Bu, onun için kaçırılmaz bir fırsattı. Fırsattan yararlanarak babasının paralarını aldı, cebine koydu, eşyalarını toplayıp apar topar oradan uzaklaştı. Kimse onu görmemişti. Uzaklara, çok uzaklara gidecekti artık.

Aradan yine yıllar geçmişti. İşler Ahmet’in istediği gibi gitmemiş, işlediği büyük bir suç nedeniyle tutuklanarak cezaevine düşmüştü. Cezalı olarak orada geçirdiği uzun yıllar içerisinde çekmiş olduğu acı ve sıkıntılar onu olgunlaştırmıştı. Yaşamış olduğu günah dolu yaşamın ve sorumsuzca attığı yanlış adımların faturasını uzun yıllar demir parmaklıklar ardında geçirerek ağır bir şekilde ödemişti. Yaptıklarından çok pişmandı. Düşünceleri ve yaşama bakış açısı tamamen değişmişti. Artık cezasının sonuna yaklaşıyordu. Son birkaç günde zaman geçmek bilmiyor, geçen her dakika bir asır gibi uzun geliyordu ona.

‘Cezaevinden çıktıktan sonra gidecek bir yerim yok!’ diye düşündü kendi kendine. Anne ve babasını anımsadı. Ne çok özlemişti onları. Evi, sımsıcak yuvası, sevgili anne ve babasının eşsiz bir sevgiyle bakan o sevecen bakışları canlanıvermişti gözlerinin önünde. Derin bir iç çekti. Her şey burnunda tütüyordu. Kırmızı tuğlalı evleri, kasabaları, komşuları ve dostları… Acaba anne ve babası yaşıyorlar mıydı? Hâlâ o evde mi oturuyorlardı? Onlar hakkında hiçbir şey bilmiyordu Ahmet.

‘Oraya döndüğümde beni görmek isteyeceklerini hiç sanmıyorum’ diye mırıldandı kısık bir sesle.

Nihayet Ahmet’in beklediği gün gelip çatmıştı. Cezaevindeki arkadaşlarıyla teker teker vedalaştı, kapılar açıldı ve Ahmet elinde çantasıyla dışarıya çıktı. Özgürdü artık. Tek arzusu anne ve babasının yanına dönmekti. Öncelikle kendisine kalacak bir yer ve geçimini sağlaması için bir de iş bulmalıydı. Ne de olsa yolculuk için para gerekiyordu. Tanrı’ya şükürler olsun ki, iş bulması pek uzun sürmedi. Artık bir işi vardı ve kazanıyordu. Yavaş yavaş kendisi için gerekli olan parayı toplamaya başladı.

Aradan haftalar, aylar geçmişti. Kasabasına dönmek için Ahmet’in karşısına birçok fırsat çıkmıştı, ama ailesinin yanına dönecek cesaret bulamamıştı kendisinde. Onlara hangi yüzle dönecek, yapmış olduğu bunca kötülükten sonra yüzlerine nasıl bakacaktı? Çok utanıyordu.

‘Zavallı anne ve babacığım… Ne kadar çok üzdüm onları! Tüm bu olanlardan sonra beni görmek isteyeceklerini nasıl düşünebilirim?’ diye düşündü kendi kendine.

Bir gün, yakında anne ve babasının kasabasına gidecek olan bir arkadaşına rastladı. Arkadaşı ona:

“Arabada yer var, sen de benimle gelmek istemez misin, Ahmet?” diye sordu. Bu haber oldukça heyecanlandırmıştı Ahmet’i. Fazla düşünecek zamanı yoktu. Sabah erkenden yola çıkılacaktı. Ani bir kararla:

“Evet, geliyorum!” diye yanıt verdi Ahmet. Sevinçle el çakıştı iki arkadaş.

Ertesi sabah yola koyuldular. Uzun ve neşeli bir yolculuk yapmışlardı. Kasabasına çok yakın olan bir yerde durdular. Ahmet arabadan indi, arkadaşına teşekkür etti, onu kucaklayarak vedalaştı. Ne yapacağını bilemiyordu. Düşünceleri karmakarışıktı. Sonunda, anne ve babasına bir mektup yazmaya karar verdi.

‘Sevgili anne ve babacığım,

Cuma günü mahallenize geleceğim. Orada oturup oturmadığınızı, ayrıca beni görmek isteyip istemediğinizi de bilmiyorum. Sizleri çok üzdüğümü ve size çok acı çektirdiğimi biliyorum. Bu yüzden karşınıza çıkmaya utanıyorum. Eğer beni görmek istiyorsanız, Cuma günü sabahtan evinizin penceresine beyaz bir mendil asın. Bu, beni kabul edeceğinizin bir belirtisi olacaktır.

Sizleri çok seven ve özleyen oğlunuz Ahmet..’

Bu kısacık mektubu yazmak asırlar kadar uzun gelmişti Ahmet’e. Sonra kalktı ve mektubu postaya verdi. Bir gün bekledikten sonra Perşembe günü otobüse bindi. Akşama doğru kasabaya vardı. Geceyi geçirmek için bir ağacın altına uzandı. Gözünü bir türlü uyku tutmuyordu. Ne olacaktı? Mendili asacaklar mıydı? Onu kabul edecekler miydi? Nasıl karşılayacaklardı onu? Birbirlerine neler söyleyeceklerdi? Tüm bu sorular Ahmet’in düşüncelerinde defalarca tekrarlanıyor, tekrarlanıyordu.

Şafak sökmeye başlamıştı. Ahmet’in gözkapakları ağırlaştı, sonra da derin bir uykuya daldı. Uyandığı zaman güneş tepelerin arkasından yükselmeye başlamıştı. Ahmet’in her tarafı ağrıyordu. Kalktı ve ağır adımlarla mahallesine doğru yürümeye başladı. Evlerinin iki sokak aşağısına gelince durakladı, sonra ani bir kararla yolun kenarına oturdu. Bekleyecekti. Kasaba uyanıyordu. İnsanlar işlerine gitmeye başlamış, bazıları da alışveriş yapmak için az ilerde kurulan pazar yerine doğru ilerliyorlardı. Birkaç adım yürüse uzaktan kırmızı tuğlalı evlerini görebilecekti. Ahmet buralara uğramayalı yıllar oluyordu. Kim bilir belki o ev yoktu artık, belki de başkaları oturuyordu orada.

Ahmet kalktı, tekrar yürümeye başladı. Sokağın başına gelince orada durdu. Kırmızı tuğlalı evleri görünüyordu. Yüreği sevinçle dolmuştu. Ama çok tuhaf! Evin duvarları beyazlara bürünmüştü. Ahmet birkaç adım daha yaklaştı. Şimdi her şeyi daha iyi görebiliyordu. Evin sokağa bakan duvarlarına ve pencerelerine o kadar çok beyaz şeyler asmışlardı ki, evin duvarları zor görülüyordu. Beyaz yatak çarşafları, beyaz masa örtüleri, beyaz mendiller, havlular ve perdeler. Ahmet şaşırıp buna bir anlam veremiyordu. Bu kadar çok beyaz örtüyü nereden bulmuşlar ve neden oraya asmışlardı? Üstelik evin kapısı da sonuna kadar açıktı. Birden durumu kavradı. Tüm bu örtüleri onun için asmışlar, kapıyı da onun için açık bırakmışlardı…. Kalbi sevinç ve heyecandan yerinden fırlayacak gibiydi. Önce ürkek adımlarla eve doğru yürüdü, sonra sokaktan evlerine giden dar yolu koşarak geçti ve açık kapıdan içeriye girdi.

********

Sorular:

1) Bu öykü size İncil kitabındaki hangi öyküyü anımsatıyor?

2) Bu öyküye benzeyen öykü İncil kitabının neresinde bulunmaktadır?

3) „Beyaz bir mendil“ öyküsündeki babayı Tanrı’ya benzetiyor musunuz? Eğer yanıtınız evet ise, hangi yönlerini benzetiyorsunuz?

4) Bizim durumumuz da ‘Beyaz Mendil‘ öyküsündeki oğlun gibi midir? Öyle ise hangi yönlerde onunla benzerlik gösteriyoruz? Tanrı’nın bize olan eşsiz sevgisi ve iyilikleri karşısında O’nu gerektiği gibi seviyor ve O’na itaat ediyor muyuz? Yoksa O’na acı mı çektiriyoruz?

5) Tanrı’dan ayrıldıktan sonra, O’na tekrar dönebiliyor muyuz? Tanrı’nın kapısı bize her zaman açık mıdır?

6) Asılmış olan beyaz mendil (veya beyaz çarşaf) dünyanın her tarafında barışı simgelemektedir. Babasının Ahmet’le barışmaya hazır olduğu gibi, Tanrı da bizimle barışmaya hazır mıdır? Acaba bizler Tanrı’yla barışmaya hazır mıyız?

7) Tanrı, Kendisi’nden uzaklaşmış olan çocuklarını bağışlar mı? Kaç kere bağışlar?

8) Böyle bir göksel Babamızın olması ve bizlere bu şekilde davranması seni sevindiriyor mu? Tanrı’nın bizi olduğumuz gibi kabul etmesine seviniyor musun?

9) Sen de göklerdeki Babamıza benzemek istiyor musun? Sana karşı borçlu ya da suç işlemiş olan insanları, Tanrı’nın seni bağışladığı gibi, bağışlamaya hazır mısın? Tanrı’nın seni kabul ettiği gibi, sen de sana dönen kardeşini kabul edecek misin?

10) Göklerdeki Babamıza benzer olmak için Kutsal Ruh’un seni değiştirmesine ve seni sevgisiyle doldurmasına izin veriyor musun?

Bir kardeşimiz şöyle demişti: „Kardeşini bağışlamayan bir kişi şeytanın ekmeğine yağ sürer.“

Kutsal Kitap’tan ayetler:

İsa, “Bana geleni hiç geri çevirmeyeceğim” dedi (Yuhanna 6: 37).

“Tanrı’nın melekleri, Tanrı’ya dönen günahlı bir insan için sevinç duyacaklar” (Luka 15: 10).

“Sevinmek ve eğlenmek gerekti, çünkü bu kardeşin ölmüştü, yaşama döndü, kaybolmuştu, bulundu” (Luka 15: 32).

“Günahımız yoktur dersek kendi kendimizi aldatırız; ama günahımızı açığa çıkarırsak, güvenilir ve adil Tanrı günahlarımızı bağışlayıp bizi her kötülükten arındıracaktır” (1 Yuhanna 1: 8-9).

“Tanrı sevgidir” (1 Yuhanna 4: 8).

“Tanrı, bize olan sevgisini böyle kanıtlıyor: Biz daha günahlı (O’ndan uzak) iken Mesih bizim için öldü” (Romalılar 5: 8).

“Rabbi bulunabilirken arayın; yakınken O’na seslenin. Kötü kişi kendi yolunu ve sapmış kişi kendi düşüncelerini bıraksın ve Rabbe dönsün, Rab ona acıyacak, o kişi Tanrı’mıza dönsün, çünkü O bol bol bağışlar” (Yeşaya 55: 6-7).

“Tanrı sizi Mesih’te bağışladığı gibi, siz de birbirinizi bağışlayın” (Efesliler 4: 32).

“Mesih sizi kabul ettiği gibi, O’nun yüceltilmesi için siz de birbirinizi böyle kabul edin” (Romalılar 15: 7).

Sevgili okuyucumuz, okuduğunuz yazı hakkında söyleyeceğiniz veya soracağınız varsa, lütfen bize mektup yazınız. Kurtuluş konusunda daha fazla bilgi edinmek isterseniz, ücretsiz Kutsal Kitap derslerimizden ve diğer yayınlarımızdan isteyebilirsiniz. Haberinizi bekliyoruz.

Mutlu Kaynak

mektup@tevratzeburincil.org