Tag Archives: şeytan

KÖLE OLAN KRAL

KÖLE OLAN KRAL

Köle olan kral

Köle olan Kral

Değerli okuyucumuz,

Dünya tarihinde basit bir mevkide bulunan birçok ki­şinin önemli mevkilere yükseldikleri görülmüştür. Hatta önce hizmetçi ya da köle olan kimseler, üstün yetenek ve çabaları sonucunda bir kurumun genel müdürü, hükümet adamı, padişah veya kral olmuşlar­dır. Böyle adamların başarılarına elbette hayran ka­lıyoruz.

Ama burada size krallığa yükselen bir kö­leyi değil, kendisini köleliğe kadar alçaltan bir kralı tanıtmak istiyoruz.

Eski zamanlarda doğu ülkelerinin birinde çok iyi yü­rekli bir kral vardı. Yönetimi altında olan insanları çok severdi. Günün birinde bu kral, ülkesinde kut­lanan bir bayram nedeniyle on iki vezirini yemeğe çağırdı. O ülkenin göreneklerine göre ye­mekten önce konukların ayakları efendinin kölesi ta­rafından yıkanırdı. O zamanlar sandal ayakkabı giyildiği, yollar da çok tozlu olduğu için, ayaklar ça­buk kirlenirdi. İşte misafirlerin ayaklarını yıkatmak her konuksever ev sahibinin gösterdiği bir sevgi ve saygı işaretiydi.

Ne var ki, o gün ziyafete çağrılan vezirler, ayakları hiç yıkatılmadan sofraya oturtulmuşlardı. Kendi ken­dilerine: „Acaba yüce kralımız bu hizmeti bize yap­tırmayı unuttu mu?“ diye merak ediyorlardı.

Tam o sırada kralın kendisi koltuğundan kalkıp kaf­tanını çıkardı, kölelere özgü bir önlüğü giydi ve bir leğene su doldurup konuk gelen vezirlerin ayaklarını yıkamaya koyuldu. Bunu gören vezirlerin ağızları bir karış açıldı. Hayretten bir türlü konuşamıyorlardı. Nasıl oluyor da bu kadar çok sevdikleri efendileri kö­le işi olan bu görevi yapıyordu?

Kral ise sırayla tek tek vezirlerinin ayaklarını yıkayıp havluyla kuruladı. Sıra en yaşlı vezire gelince, can­dan sevdiği bu padişahın böyle adi bir iş yapmasına dayanamayıp ayaklarını çekiverdi ve heyecan için­de: „Hayır kralım, hayır! Bu olamaz! Siz benim ayaklarımı nasıl yıkarsınız? Ben kulunuz olarak sizin ayaklarınızı yıkamalıyım“ dedi.

Gerçekten de vezir, ayaklarının yüce kral tarafından yıkanmasını nasıl hoş görebilirdi? Böyle bir şey hiç düşünülemezdi. Oysa kral yumuşak ve sakin bir sesle şöyle yanıt verdi:

„Senin ayaklarını yıkamam gerekiyor. Eğer ayakları­nı yıkamazsam benimle paydaşlığın olmaz.“

Ne garip sözler! Bunu duyan ve hiç de anlamayan vezirler şaşırıp kaldılar. Böylece yaşlı vezir de kralın buyruğuna uyarak ayaklarının yıkanmasına razı ol­du. Kral, işini bitirince leğeni, ibriği, havluyu bir ke­nara koyup kaftanını yine giydi ve sofranın başındaki koltuğuna oturdu. Gözlerini kendisine dikmiş olan vezirlerini uzun uzun süzdü ve gergin havayı bir so­ruyla dağıtıverdi:

„Vezirlerim, dostlarım, bunu niçin yaptığımı biliyor musunuz?“

Sorusuna karşılık alamayınca devam etti sözlerine:

„Siz bana efendi, kral diyor ve doğru söylüyorsunuz. Ben efendiyim, kralım. Kul ise efendisinden büyük değildir. Ben nasıl ayaklarınızı yıkadıysam, sizler de birbirinizin ayaklarını yıkamalısınız. Ben şimdi size bir örnek verdim. Benim yaptığımı siz de yapmalısı­nız.“

Yavaş yavaş vezirler söylenen sözleri anlamaya başladılar. Kral onların, gururlarını bırakmalarını,  alçak gönüllülükle ve gerçek bir sevgiyle başkalarına hizmet etmeye hazır olmalarını istemişti. Bu ne yüce bir kraldı! Kendi davranışıyla vezirlerine örnek ol­muştu.

Bu kral kimdi? Vezirlerini tanıyor musunuz?

Bu kral, yaklaşık olarak 2000 yıl önce yeryüzüne gelmiş olan İsa Mesih’ti. Vezirleri ise O’nun öğrencileriydi.

İsa Mesih’i tanıyan kimseler O’na birçok adlar, ün­vanlar vermişlerdir, örneğin: Efendi, Öğretmen, „Tanrı’nın Sözü“ ve „Kralların Kralı“. İsa Mesih ezel­den beri Tanrı’yla birlikte olandır. Tanrı, yıldızları, güneşi, yeri, insanları ve tüm evreni  „OL“ sözüyle yarattı. İsa Mesih de başlangıcı ve so­nu olmayan Tanrı’nın Sözüdür.

Ne var ki, Yaradan’larından uzaklaşıp doğru yoldan sapmış, suç ve günaha düşmüş insanları sonsuz ölümden kurtarmak için İsa Mesih, Tanrı yanındaki yüksek yerini bir süre için bırakıp gönüllü olarak yeryüzüne geldi. Tanrı’nın bir mucizesiyle İsa, Mer­yem anadan babasız olarak doğup bizim gibi insan oldu.

İsa Mesih dünyada yaşarken para, mal ve şöhret aramadı. Yoksul ve sade bir yaşam sürdü. Otuz ya­şına dek marangozluk yaptı. Ondan sonraki üç yılını da tamamen insanlara Tanrı’yı tanıtmaya adadı. Kendisini Tanrı’nın gönderdiğini bildirerek insanların Rabbe ve birbirlerine karşı olan ödevlerini hatırlattı, yaşamın baş ilkesinin sevgi olduğunu öğretti. İsa Mesih bu sevgiyi tam anlamıyla kendi yaşantısına uyguladı. Sayısız hastayı iyi etti, tanrısal güçle kötürüm, topal, inmeli, cüzamlı kişilere sağlık verdi. Nice körlerin gözlerini açarak karanlık dünyalarına aydınlık getirdi. Hatta birkaç ölüyü de diriltti. Dertli, kederli olan bir çok insanın acılarını, korkuları­nı giderdi, onlara umut ışığını yaktı.

Kendisine iman edip öğrencisi olmuş kimselerden on iki adamı elçi olarak atadı. Onlara, kur­tuluş müjdesini bütün insanlara duyurma görevini verdi. İşte bunlar, İsa’nın toplayıp ayaklarını dahi yı­kadığı „on ikiler“di…

İzleyicilerinden bazıları birbirinden büyük olmak isteyince Mesih onları şöyle azarladı:

„Aranızda kim büyük olmak isterse hepinizin hizmetçisi olsun. Çünkü İnsanoğlu da kendisine hizmet edilsin diye değil, hizmet etmeye ve birçok insanın kurtuluşu için canını vermeye geldi.“ (Matta 20: 26-28)

Evet, kendisini „İnsanoğlu“ diye adlandıran İsa Me­sih, ezelden beri Tanrı’yla beraber olduğu halde in­sanlar arasına indi. İnsanlar kendisine hizmet etsinler diye değil, tersine, günahlı insanlar uğruna canını vermek için… Mesih, öğrencilerinin de kendisi gibi alçak gönüllü olmalarını ve diğerlerine hizmet etme­lerini istedi.

Mesih istemiş olsaydı, bu dünyamızın kralı, egemeni olabilirdi. Bir gün Şeytan O’nu çölde deneyerek dün­yanın bütün zenginliklerini, görkemini ve egemen­liğini O’na vermeyi önerdi. Ama İsa bu geçici krallığı kabul etmedi. Yahudi halkı da O’nun yarattığı eşsiz mucize ve harikaları görünce İsa’yı kral yapalım diye coştular. Ama O bu krallığı reddetti. Romalı vali Pilatus O’na: „Yahudilerin kralı sen misin?“ diye sorduğu zaman İsa: „Benim krallığım bu dünyadan değildir“ diye yanıt verdi.

Evet, İsa Mesih bu dünyada yaşadığı sürece insan­ların hizmetçisi, yardımcısı olmayı seçmişti. Ve bu sevgi dolu yaşamının sonunda en acıklı bir şekilde öleceğini de biliyordu. Zaten O’nun dünyaya gelişi­nin başlıca amacı, günahlı insanlar uğruna ölüp he­pimize kurtuluş sağlamaktı. İsa kendi günahı için ölme­di. O büsbütün kusursuz, suçsuz, günahsızdı. Ama eşsiz sevgisinden dolayı biz suçlu insanların cezasını canını vererek çekmeye hazırdı. Kutsal Yasa’ya göre Tanrı, günahlarımızı sonsuz ölümle ceza­landırır.

İsa Mesih o korkunç çarmıha çivilendiği zaman Tanrı’nın günahlı insanlık üzerine biçtiği yargı O’nun üze­rine indi. Tanrı’nın eşsiz sevgisi bu olayda tam anla­mıyla belirdi.

Artık İsa Mesih’e iman eden kişi sonsuz ölüm ve azaptan kurtulur, suçları bağışlanır ve sonsuz yaşam ar­mağanını alır. Köle olan Kral o gün öğrencilerin ayaklarını yıkamakla kalmadı. Ertesi gün çarmıhta kanını akıtarak onların yüreklerini de suç ve günah­tan arıttı. Ne büyük bir sevgi bu!

Tanrı, İsa Mesih’in yaşamından ve ölümünden çok hoşnut kaldı, O’nu ölümünün üçüncü gününde diriltti. İncil kitabında şu önemli sözleri okuruz:

Mesih, Tanrısal yüceliğinden soyunarak kul benzerliğini aldı. İnsan biçimini alarak kendisini alçalttı, ölüme, ta çarmıh ölümüne kadar boyun eğdi. Bunun için de Tanrı O’nu pek çok yükseltti ve her addan üstün olan adı O’na verdi – öyle ki, İsa’nın adı anıldığında gökte olanlar ve yerde olanlar ve yer altında olanların hepsi diz çöksün ve Tanrı’nın yüceliği için her dil „İSA MESİH EGEMENDİR“ diye söylesin. (Filipililer 2: 6-11)

Değerli okuyucumuz, köle olmuş kral İsa Mesih yeryüzünden ayrılıp Tanrı’nın yanına gitmiş, göksel kaftanını giymiş, yüce tahtına oturmuştur. Tanrı O’na yer ve gök üzerine tüm yetkiyi ve gücü vermiştir. Bu dünyadan ayrılmadan önce İsa Mesih, kesinlikle yeryüzüne bir daha ineceğine söz vermiştir.

İkinci gelişindeyse İsa, hizmetçi olarak değil, büyük güç ve görkemle gelecektir. Ama O’nun geleceği gü­nü Tanrı’dan başka kimse bilmez. İsa’nın kendisi o günün hırsız gibi, umulmayan bir anda geleceğini söylemiştir. İncil Kitabı İsa Mesih’in ikinci gelişini şöyle anlatır:

O zaman İnsanoğlu’nun belirtisi gökte görünecek. Yeryüzündeki bütün halklar ağlayıp dövünecek, İnsanoğlu’nun gökteki bulutlar üzerinde büyük güç ve görkemle geldiğini görecekler (Matta 24: 30).

O büyük güne dek Kralımızın ölümüyle sağlanmış olan kurtuluş yolu herkese açıktır. İsa Mesih kültür, ırk, din ayrımı yapmadan her insanı davet eder. Gu­rurunuzu yenip İsa Mesih’i kurtarıcınız olarak kabul edin. O’nu yaşamınızın kralı yapın. Henüz fırsat varken İsa Mesih adıyla Tanrı’yla barışın, Mesih’in gösterdiği sevgi ve alçak gönüllülük yolunu izleyin.

Sevgili okuyucumuz, okuduğunuz yazı hakkında söyleyece­ğiniz veya soracağınız bir şey varsa, lütfen bize mektup yazınız. Kurtuluş konusunda daha fazla bilgi edinmek isterseniz, ücretsiz Kutsal Kitap derslerimizden ve diğer yayınlarımızdan isteyebilirsiniz. Haberlerinizi bekliyoruz.

Mutlu Kaynak

mektup@tevratzeburincil.org

BEYAZ HANIM

BEYAZ HANIM

Beyaz hanım

 

Beyaz hanım


Büyük bir çiftlikte Orhan isminde bir erkek çocuk yaşardı. Orhan hayvanları çok severdi. Bir gün annesi ona harika bir hediye verdi. Annesinin ona verdiği hediye beyaz bir tavuktu. Orhan’ın ne kadar mutlu olduğunu düşünebiliyor musunuz? Çocuk her sabah ve her akşam kümese gidip tavuğuna yem veriyor, ona olan sevgisi günden güne artıyordu. Tavuğun tüyleri bembeyaz olduğu için Orhan ona „Beyaz hanım“ adını vermişti. „Beyaz hanım bizim buralarda en güzel tavuktur“ diyerek onunla övünüyordu.

Bir gün Orhan yine tavuğuna yem vermek için kümese gittiğinde tavuk orada yoktu. Çocuk Beyaz hanım’ı uzun bir süre aradı ve sonunda onu buldu. Beyaz tavuk kendisine bir yuva hazırlamıştı. Yuvasına her gün bir yumurta bırakıyordu. Yuva yumurtalarla dolunca Beyaz hanım onların üzerine bir gün değil, tam üç hafta boyu kuluçkaya yatıyordu. Yuvasından sadece karnını doyurmak için çıkıyordu.

Üç hafta sonra harika bir şey oldu. Bir sabah Orhan kümese yaklaştığında, Beyaz hanım’ın samanlığın arkasından gıdakladığını duydu. Beyaz hanım yalnız değildi. Peşi sıra birkaç tane küçük sarı civciv geliyordu. Onlar, bacakları olan sarı küçük ve yumuşak bir top gibi gözüküyorlardı. Beyaz hanım civcivlerini gezdiriyor, kayırıyor, koruyor ve onlarla gurur duyuyordu. Küçük civcivler ise anne tavuğu izliyor ve onun sözünü dinliyorlardı. Yağmur yağınca ya da karanlık basınca anneleri çağırır çağırmaz hemen ona doğru koşarlardı. Beyaz hanım da üzerlerine kanat gererek onları yağmur ve soğuktan koruyordu.

Bir gün çok kötü bir şey oldu. Çiftliğe yakın bir yerde bir yangın çıkmıştı. Rüzgâr esiyor ve alevler hızla yayılıp eve ve ahıra yaklaşıyordu. Herkes bu yangını söndürmek için elinden geleni yapıyordu. Orhan de oradaydı. Akşam olunca öylesine yorulmuştu ki, Beyaz hanım’a yem vermeyi bile unutmuştu. Ertesi sabah Orhan tavuğunu aramaya başladı, ama ne yazık ki, onu hiçbir yerde bulamadı.

Az sonra yerde küçük kara bir yığın gördü. Merakla, yerdeki bu şeyin ne olduğunu anlamak için ayağıyla ona dokundu. Birden ürperdi. Bu kara yığın Beyaz hanım olabilir miydi? Şaşkınlık içinde olup bitenleri düşünürken ahırdan civcivlerin neşeli seslerini duydu. Evet, civcivlerin hepsi oradaydı, yaşıyordu, onlara hiçbir şey olmamıştı.

Acaba Orhan yokken orada neler olmuştu?

Bir gün önce, beyaz tavuk civcivleriyle birlikteyken, birden ateşin üzerlerine doğru geldiğini görmüştü. Aslında beyaz tavuk ateşten kaçarak canını kurtarabilirdi, ama civcivlerin bacakları o kadar küçüktü ki, onların kaçmaları olanak dışıydı. Beyaz hanım bunu anlayınca ölümünü göze alarak civcivlerini çağırdı ve kanatlarını onların üstüne gerdi. Bunu civcivlerine olan sevgisinden dolayı yapmıştı. Ateş onların bulunduğu yere varınca Beyaz hanım yanmış, ama civcivleri kurtulmuştu. Tavuğun civcivlerine olan sevgisi bu kadar büyüktü.

Orhan bu olayı annesine anlattı. Annesi onu dikkatle dinledikten sonra ona dönerek, „Orhan, biliyor musun?“ dedi. „Seni de birisi çok sevdi ve yok olmayasın diye senin için öldü, aynı beyaz tavuğun civcivleri için öldüğü gibi.

Biz insanlar günahlıyız, eksiklerimiz var, kötülüklerimiz var, bazen sevgisiziz, saygısızız. Bazen şeytanı dinleyip ona uyduğumuz olur. Bu günahlarımız yüzünden Tanrı’dan ayrıyız, cezalıyız. Biz yok olmayalım diye İsa Mesih hayatını bizim için feda etti. O, bizim yerimize korkunç acılar çekip öldü. Görüyorsun Orhan, biz günahlarımızdan dolayı kaybolup yok olmayalım diye İsa senin ve benim için çarmıhta öldü. Eğer İsa’nın bu sevgisine inanırsan, Tanrı seni kabul eder ve günahlarından dolayı ceza çekmek zorunda kalmazsın. İsa senin kurtarıcın olur, beyaz tavuk civcivlerin kurtarıcısı olduğu gibi.

Şöyle diyebilirsin: „Sevgili İsa Mesih, sana teşekkür ediyorum. Beni sevdin ve benim için öldün. Seni şimdi kurtarıcım olarak kabul ediyorum. Âmin.“

Orhan bunları dinledikten sonra annesine şöyle dedi: „Anneciğim, ben artık tavuğumun yanmasına o kadar üzülmüyorum. Çünkü tavuğum civcivleri için ölmezseydi, belki de Kurtarıcı İsa Mesih’in beni ne kadar çok sevdiğini hiçbir zaman anlamayacaktım. Ama şimdi anladım ve çok mutluyum.“

mektup@tevratzeburincil.org

KADİR’İN MİRASI

KADİR’İN MİRASI

Kadirin Mirasi

KADİR’İN MİRASI

Kadir varlıklı bir ailenin tek çocuğuydu. Baba ve annesiyle birlikte büyük şehirlerden uzak bir köyde kalırdı. Kadir iki yaşındayken annesi, daha sonra da babası öldü. Çocuğun aksi, sinirli, yalnız kendi rahatını düşünen amcası, onu istemeyip başka köydeki uzak akrabasına gönderdi. Çocuk burada biraz daha iyi karşılandı.

Aradan bir ay kadar geçince, kötü kalpli amca, köyün ileri gelenlerine, „yeğenim öldü“ dedi. Bunu söylemekteki amacı, kardeşinden kalan mirasa tek başına konmaktı. Nihayet bu arzusunda da başarılı oldu.

Yıllar geçti, Kadir büyüyüp tarlada çalışmaya başladı. Her sabah şafakta yatağından kalkar, torbasına biraz ekmek, peynir koyup tarlaya giderdi. Akşam güneş battıktan sonra eve dönerdi. Bu kadar çok çalışmasına karşılık evdekiler onu hor görür, fakirlik ve kimsesizliğini başına kakar, biz iyiyiz de sana bakıyoruz, derlerdi. Oysa zavallı Kadir’i okula dahi göndermemişlerdi. O, biraz okumayı arkadaşlarının yardımıyla öğrenmişti. Günleri çalışmayla geçen Kadir 22 yaşına girdi. Bir gün Kadir evde yalnızken kapı çalındı. Hemen koşup kapıyı açtı. Postacı ona bir mektup uzattı. Mektubun üzerinde „Sayın Kadir Efendiye“ yazılıydı. Delikanlı mektubu alınca pek şaşırdı. Çünkü o, kendisine mektup yazacak kimsesi olduğunu bilmiyordu. Acaba ona bu mektubu kim yazmıştı? Mektubu koynuna soktu, sonra rahatça okuyabileceği bir yerin yolunu tuttu. Uygun bir yer bulup etrafında kimsenin olmadığından emin olunca, mektubu açıp okumaya başladı.

5. Mayıs 1945

Sayın Müfit oğlu Kadir Efendi, bu mektubu sana yazan ben Nurettin oğlu Aziz, senin dayınım. Uzun aramalarımdan sonra, birkaç yıl önce senin yaşamakta olduğunu öğrendim. Buna çok sevindim. Sen benim etimden, canımdan bir parçasın. Sevgili yeğenim, öğrendiğime göre kendi durumundan habersizsin. Oysa baban öldüğünde sana büyük bir miras bırakmıştı. Ancak eline düştüğün düşman o mirası yalan uydurarak ele geçirdi. Seni aldatan adam güçlü ve kurnazdır, onun için onunla mücadele etmekten kaçındım. Senin haklarını geri alıp sana teslim edebilmem için satın almaktan başka çare bulamadım. Bunun için çok çalıştım. Sana satın aldığım mirasın tapuları doğduğun köyün kasabasındaki kaymakamdadır. Onları imzalayıp derhal alabilirsin. Oraya giderken bu mektubu ve nüfus kâğıdını yanına al. Beni hemen görmek isteyeceğini biliyorum, ama ben şimdi uzun bir yolculuğa çıkıyorum. Daha sonra dönüp seninle görüşeceğim. O zaman birlikte sevineceğiz. Şimdilik Tanrı’ya emanet ol. Gözlerinden öperim.

Dayın Aziz.

Kadir, mektubu okuyunca heyecanlandı. Kendisine yazılan bütün bu şeyler doğru muydu? Gerçekten büyük bir servetin mirasçısı mı, yoksa ekmeğini çıkarmak için sıkı çalışmak zorunda kalan yoksul bir genç miyim, diye düşündü. Kafasındaki böyle sorulara cevap bulmak için mektubu tekrar okudu. Sonra, mektubu ondan zorla alırlar korkusuyla onu kimsenin bulamayacağı bir yerde bir tasın altına sakladı. Eve gelirken yolda kendi kendine şöyle dedi: „Acaba gerçekten benim böyle bir dayım var mı? Bana müjdelenen miras doğru mu? Gerçekten mektup benim adıma geldi, ama…“

Düşünceli hâli evdekilerin dikkatini çekti ve ona, neyin var, diye sordular. Kadir niçin düşünceli olduğunu önce onlardan saklamak istedi, ama ısrarları karşısında dayanamadı, dayısından bir mektup aldığını, doğduğu köyün kasabasına gidip araştıracağını söyledi. O zaman onunla alay etmeye başladılar: „Sanki koca dünyada senden başka Kadir isimli adam yok! Bu mektup sana değil, kuşkusuz başka birisine yazılmıştır.“ Mektubu görmek istediler, ama Kadir mektubu göstermedi.

Ertesi günü nüfus kâğıdını alıp mektubu sakladığı yere gitti. Orada nüfus kâğıdını dayısının ona gönderdiği nüfus kâğıdı suretiyle karşılaştırdı. Kâğıtlardaki ad, soyadı, doğum yeri, doğum tarihi, anne ve baba adı birbirinin aynısıydı. Artık bu mektubun kendisine yazıldığından emindi.

Dayısının mektubu ile birlikte kendi nüfus kâğıdını da taşın altına sakladı. Akşam yemeğine eve gelince Kadir, ağasının, köyün bütün ileri gelenlerini evlerine davet ettiğini gördü. Kadir’e, „Bu gelen mektuba inanacak kadar aptal olamazsın; bu mektup sahtedir, birisi sana kötü bir şaka yapmak istiyor. Mektubu bize göster, onun sahte olduğunu sana ispat edelim“ dediler.

Bunun üzerine Kadir şüphelenmeye başladı. Mektubun sahte olup olmadığını şimdiye dek düşünmemişti. Kendi kendine şöyle dedi: „İçimde bir şey bana mektubun doğru olduğunu söylüyor, ama yine de gidip bu Aziz dayım hakkında bir şeyler öğrensem hiç de fena olmaz.“

Bir gün çarşıya gitti. Oranın en güvenilir adamını bulup ona, o kasabada Aziz adında birisinin yaşayıp yaşamadığını sordu. Adam, „Evet, gerçekten de orada Aziz adında çok iyi bir adam yaşıyor, ama birkaç gün önce uzun bir yolculuğa çıktı. Aziz efendi çok varlıklı biridir, ancak duyduğuma göre, bir miras meselesi yüzünden son yıllarda epey çalışmış ve sonunda bu mirası geri satın almış“ yanıtını verdi. Delikanlının yüreği rahatladı, sevinçle köye döndü.

Kendi kendine, „Vay be, demek ki, bu dayım benim için çalışmış!“ dedi. Kalbinde dayısına karşı büyük bir sevgi doğmuştu.

Eve gelince efendisine, yolculuğa çıkacağını bir kere daha söyledi. Efendisi buna çok kızdı ve „eğer bizi bırakırsan, bizden tamamen ayrılmış, kesilmiş olacaksın“ diyerek ona kendisini bekleyen tehlikelerden söz etti. Engel olamayacağını anlayınca, Kadir’in bu aptallığının geçeceğini umarak onu bir odaya hapsetti. Ama Kadir, bir gece herkes mışıl mışıl uyurken, odanın kerpiç duvarını deldi ve kendisine geçebileceği bir yer açıp ay ışığında sessizce evden uzaklaştı. Sakladığı yerden mektup ve nüfus kâğıdını alıp koşarak köyden uzaklaştı. Kadir gündüzleri saklanıp geceleri yoluna devam etti. Mümkün olduğu kadar rastladığı hanlarda çalıştı, ama yine de karnını doyurabilmek için ayakkabısını ve ceketini satmak zorunda kalmıştı. Evet, Kadir büyük bir mirasın sahibiydi, ama şu andaki görünümü bunun tam tersini gösteriyordu.

Kadir üç hafta yürüyerek nihayet yorgun ve perişan bir durumda kasabaya vardı. Kaymakamlık binasını buldu. Oradaki memurlara dayısından gelen mektubu ve nüfus kâğıdını gösterir göstermez onu derhal kaymakam beyin huzuruna çıkardılar. Kaymakam, Kadir’in kim olduğunu derhal anlayıp, „Oğlum, geldiğine iyi ettin, çünkü dayın senin buraya gelmeni istedi. Şimdi tapular şahitlerin önünde sana verilecek, kendi imzanı atıp bütün mirasa sahip olacaksın. Aldığın mektuba güvendin ve tüm engelleri aşarak buraya geldin. Bu güvenin de seni büyük bir servete kavuşturdu“ dedi. O gece Kadir yatağına fakir bir yolcu değil, çok zengin biri olarak, birçok malın, tarlanın sahibi olarak girdi.

Kadir, sevincinin zirvesine ulaşacağı günü, kendisini sevip uğruna bu kadar çalışmış olan dayısını yüz yüze göreceği anı özlemle bekledi.

Değerli okuyucumuz, sana da bir mektup geldi. Bu mektup, gökten gelen İncil Müjdesidir. Bu mektup sana geçici, dünyasal servetlerden değil, senin için göklerde saklı, çürümez, lekesiz ve solmaz bir mirastan söz eder (1 Petrus 1: 4). Bu mirasın anlamı, Tanrı’yla barış olanağı, O’nun sana olan lütfü, iyiliği ve sevgisidir. Bir babanın oğluna miras bırakması gibi, Tanrı da insanlara miras vaat eder.

İncil bize der ki:

Düşmanımız olan şeytan bizi kandırarak Tanrı’dan ayırmıştır. Karanlıkta kaldığımız sürece Tanrı’nın zenginliğinden ve bizim için hazır duran büyük mirastan habersiziz. Şeytan, hiçbir zaman bizim bu mirasa konmamızı istemez. Bu nedenle de İncil’in müjdesini saklamaya ya da yalanlamaya çalışır çeşitli yollarla.

Evet değerli dostum, şeytan, İncil Müjdesini senden saklamak istemektedir. Ama mektubun Kadir’in eline ulaşması gibi, İncil Müjdesi de sana ulaştı. Bu mirasa seni kavuşturmak için uğraşıp kendisini feda etmiş olan İsa Mesih’tir. O, kendi canı pahasına günahlarının affını sağlayarak seni bu mirasa sahip kıldı. Kendisi suçsuz ve lekesiz olduğu halde İsa Mesih, senin suçlarını ve senin Tanrı’ya olan borçlarını yüklenerek sonsuz ıstıraplar çekip çarmıhta ölerek ödedi. Tanrı da İsa’nın bu lekesiz sevgisinden, bu kusursuz itaatinden ve fedakârlığından hoşnut kalarak O’nu üçüncü günde ölülerden diriltti, hem de sonsuzluğa kadar yaşamak üzere. Demek ki, Tanrı’ya olan borcun ödenmiştir, tümden silinmiştir, değerli dostum. Senin yapacağın, eski yaşamını bırakıp iman ve cesaretle seni bekleyen bu büyük bağışı almak için Tanrı’ya gitmendir.

Şüphesiz, böyle bir karar verdiğinde, çevrendekiler senin onlarla birlikte kalmanı, içinde yetişmiş olduğun adetleri, yolu bırakmamanı isteyecekler. Unutma ki, bu adetler seni ebedi mirasa kavuşturamaz.

Kadir’e, mektup sana ait değil, dedikleri gibi, sana da, İncil senin için değil, Hıristiyanlara aittir diyecekler. Oysa İncil Müjdesi, ulus, ırk ve dil fark etmeden, herkese verildi.

Bazı kişiler, Kadir’in köyünün ihtiyarları gibi, bu müjdenin sahte, güvenilmez olduğunu iddia edecekler. Ama kendin İncil’i samimi bir şekilde okursan, arayıp araştırırsan, sen de Tanrı Sözü olan İncil’in kusursuz ve gerçek olduğunu görebilirsin. Biz de kendi yaşamımızda, İncil sözlerinin doğru olduğunu, yaşamımızı değiştirip bizi yenilediğini gördük.

Sevgili okuyucu, kendi yüreğinde olan Tanrı sesine de kulak ver. Çünkü O, sana bu müjdenin yalan olmadığını tasdik ve şahadet eder. Olduğun gibi kalmanı isteyen insanların sesine kulak verme, araştırmalarında sana engel olmak isteyenlerden ayrıl. Dua ile Rabbe yaklaş. Günahlı olduğunu O’na söyle ve İsa Mesih’in günahlıları kurtarmak için yeryüzüne geldiğini bildiren sözlerini Rabbe göster. Bu şekilde cesaretle Tanrı’ya gelip İsa Mesih’in sana kazandırdığı mirası, yani günahlarının affını talep edersin. İsa Mesih senin uğruna öldüğü için bu miras senin hakkındır.

Mirasın tapularını nasıl elde edeceksin? Senin uğruna kendisini feda etmiş Rabbe şükretmekle! Sonra, aldığın servetin değerini her gün biraz daha fazla tanıyıp onu kullanacaksın. Tanrı’nın sana verdiği sevgi, barış, sevinç, cömertlik ve sabır etrafındakilerin yararına olacaktır. İsa Mesih’in tekrar geleceği günü özlemle bekleyeceksin. Çünkü O’nu o günde yüz yüze göreceksin. O zaman Mesih ve sen birlikte O’nun mektubuna güvendiğine sevineceksiniz.

Sevgili okuyucumuz, okuduğunuz yazı hakkında söyleyece¬ğiniz veya soracağınız varsa, lütfen bize mektup yazınız. Haberinizi bekliyoruz.

Mutlu Kaynak

mektup@tevratzeburincil.org