Tag Archives: yabancı

HAYAT İÇİN HAYAT

HAYAT İÇİN HAYAT

Hayat icin Hayat

HAYAT İÇİN HAYAT

Sevgili okuyucular!

Sizlere yıllarca önce yaşanmış, insana heyecan ve şaşkınlık veren bir olayı anlatmak istiyorum.

Yıllar önce doğu ülkelerinin birinde karakterleri birbirine tamamen ters olan iki erkek kardeş yaşardı. Genç olanı, her gün içki içip her çeşit günah işler, günahını bırakmak için de kalbinde en ufak bir istek duymaz; kısacası, kötü, dü­şük, sefil bir hayat yaşamaya devam ederdi.

Ağabeyi ise, Tanrı’dan korkan, alçakgönüllü, iyiliksever, kutsal bir hayat yaşamak için kendini gerçek ve yorulmaz bir imanla Tanrı’ya teslim etmiş bir adamdı. O, kardeşinin yıkıma doğru giden bu yaşamına üzülür, gözyaşları içinde ona yalvararak bu kötü yaşamından vazgeçmesini söylerse de, öteki onun yalvarışlarını ve sözlerini öneme almaz, tersine, kendini bedenen ve ruhen yıpratmaya devam ederdi. Hemen hemen her gün bu düşük hayatı gece yarıla­rına kadar yaşar ve ağabeyinin kendisi için Tanrı’ya candan dua edip yalvararak bekleyişiyle eğlenirdi.

Yine bir gece ağabey evde yalnız, kardeşinin eve dönme­sini beklerken, evin kapısının şiddetle çalındığını duydu. He­men koşup kapıyı açtı. Kapıyı açmasıyla kardeşinin içeriye girmesi bir oldu. Kardeşi, korkudan benzi sararmış, titreye­rek, elbiseleri kan içinde karşısında duruyordu.

Ağabeyine: “Beni kurtar! Beni sakla! Beni takip ediyorlar. Ben bir adam öldürdüm. Kana bak, burada onun kan­ları…” der.

Ağabeyi, ‘onu kimsenin bulamayacağı şekilde nasıl saklamalı?’ diye düşündü. Kardeşine karşı olan sevgisi şaşırtıcı­ydı. Daha fazla vakit kaybetmeksizin ağabey, kardeşinin kanlı elbiselerini giydi, kendi elbiselerini ona giydirdi ve onu bir yan odaya kilitledi. Biraz sonra polisler içeriye girdiler. Aralarında, “Tamam, düşündüğümüz gibi bu evdir” diyerek büyük kardeşe doğru gidip, yüzüne ve elbiselerine sertçe baktılar. Biri ona, “Katil sen misin?” diye sordu. O ise cevap vermez. Sabırsız bir polis diğerine dönerek, “Neden soru­yorsun? Görmüyor musun elbiseleri kan içinde! Gel, onu bağlayıp götürelim!” dedi. Daha sonra onun ellerine kelep­çeyi takıp, karanlık yollardan geçirerek cezaevinde bir hüc­reye koydular.

Ertesi sabah onu sorguya çekmek için tekrar geldiler. O ise sadece, “Bu suçtan öleceğimi biliyorum. Hükmü ne kadar çabuk yerine getirirseniz benim için o kadar iyidir” yanıtını verdi.

Birkaç gün sonra onu adliyeye götürüp yargıcın karşısına çıkardılar. Yargıç onun lekeli elbisesine bakarak, “Tanığa gerek yok, olay açıkça görülüyor” dedi ve sonra sanığa sordu: “Avukatın var mı?” “Hayır.” “Kendini savunmak istemiyor musun?” Sanık kuvvetli, kendinden emin bir sesle, “Hayır, istemiyorum” diye yanıt verdi. Sonra da gözlerindeki suç­suzluğu anlamamaları için başını yere eğdi.

Yargılamayı bitirip onu ölüm cezasına çarptırdılar. Hükümlü sessizce ölümü bekledi, ama infaz edilmeden bir gün önce, hiç beklenmedik bir şey oldu. Hükümlü konuşmak istediğini söyleyerek cezaevi müdürünün kendisine kadar gelmesini rica etti. Müdür onun hücresine girince, hükümlü, “Ölüme yakın bir insanın son ricasını yerine getirip iyilik etmek istiyorsanız, lütfen bana bir kâğıt ve kalem veriniz” diye rica eder. “Bir mektup yazıp mühürleyeceğim. Bu mektubu aç­mayacağınıza ve ölümümden sonra onu istediğim adrese yollayacağınıza, Tanrı huzurunda söz verir misiniz? Emin olun, bu isteğimin kötü bir niyetle ilgisi yoktur. Yarın benim ruhum Tanrı’nın huzuruna çıkacak. Son saatlerimde asla yalan söylemem” diyerek soran bakışlarla müdürün yanıtını bekledi.

Müdür, hükümlünün yüzüne dikkatle baktı, onun sözlerin­den kuşkulanmadı ve ricasını kabul etti. Kalbi onun isteklerini reddetmez. Sanki hükümlü bütün canını bu ricaya vermiş gibiydi. Öyle sessiz, sa­kin hali vardır ki, gözleri nur gibi parlamaktaydı…

Müdür onun istediklerini kendi eliyle getirip verdi ve ona, kalbinin rahat olmasını, isteğini yerine getireceğini söyledi. Akşam, hücrenin önüne gelen gardiyan sessizce onun yaz­dığı mektubu aldı.

Bir gece geçti; öyle bir gece ki, bazıları için sakin, bazıları için ıstıraplı, çokları için günahlı, – hükümlü için ise uykusuz bir gece, ama huzur dolu bir gece. O, sonsuzluğun eşiğinde, başka bir dünyayı seyrediyormuş gibi diz çökmüş­tü.

Şafak söktü ve yeni bir gün başladı, insanlar, her günkü gibi, yine işlerine gittiler. Onu ölüme götürenler de. Bir saat sonra her şey bitmişti.

Aradan kısa bir zaman geçti, mektubu bir memurla ölenin kardeşinin evine gönderdiler. Korkudan yüzünün rengi kaçmış, heyecanlı genç bir adam kapıyı açtı ve mektubu aldı. Mektup sanki yanlışlıkla gelmiş gibi, şaşkın, sert bakışlarla uzun zaman ona baktı. Nihayet mührü açıp mektubu okudu…

Birden ıstırapla inleyerek çılgınlar gibi evin içinde dolaş­maya başladı. Bütün vücudu titreyerek yüksek sesle feryat etti. Bu adamı bu denli acılar içinde kıvrandıran mek­tupta neler yazıyordu acaba? Çok değil, sadece birkaç söz:

“Yarın, senin elbiselerinle, senin için ölüyorum, sen benim elbiselerimle, beni hatırlayarak doğru ve kutsal bir hayat yaşa! Ağabeyin…”

“Senin için ölüyorum!” Adamın derinliklerine kadar işleyen ve onu acılara boğan bu sözler karşısında, korku ve güna­hın taşlaştırdığı kalbi sanki yağ gibi erimiştir. Ağabeyinin yazmış olduğu bu cümleyi yüksek sesle haykırarak tekrar okudu: “SENİN İÇİN ÖLÜYORUM.”

Belki daha ölmemiştir!… Ağabeyini kurtarmak için hızla evden çıkarak cezaevine koştu. Orada onu durdurdular. O ise, ısrarla müdürü görmek istediğini söyledi. Yalvarışlarına dayanamayıp onu müdürün yanına götürdüler. “Ben senin için ölüyorum” cümlesini okuyunca müdür dehşetle ürpe­rdi, ölenin rica eden sesi kulaklarında çınlarken sağlam ve sakin bakışları bir an gözlerinin önünde canlandı. Bir süre yerinden kalkamadı. Sonra büyük bir heyecanla mektubu yargıca götürdü. Yargıç da onu okudu ve gerçek suç­luyu sorguya çekmeye başladı. Gerçek suçlu, tüm geçmiş yaşamını, işlediği cinayeti, kaçışını ve alçakça susuşunu anlattı.

“Beni öldürün! Sizden rica ederim, bırakın beni öleyim!” dedikten sonra sustu.

Ama ölenin yazdığı “Ben senin için ölüyorum” sözü yar­gıca çok kutsal geldi. Böyle büyük bir kurban geçici olamazdı. Yargıç şaşkınlıkla genç adama baktı. O’nun ne denli büyük bir sevgiyle sevildiğini düşünerek onu hapsetmeyi ve ölüme mahkûm etmeyi uygun bulmadı. Çünkü ağabeyi onun günahı için canını vermiştir. So­nunda genç adam, mektup elinde, affedilmiş olarak evine döndü.

Tamamen pişman olmuş bir kalple tövbe edip Tanrı’ya seslendi. Gözyaşları dökerek Tanrı’ya yalvardı: “Ya Rab! Beni günahlarımla öldürme. Bir başkası günahlarım için öldü ya. Günaha karşı koymam için bana sabır ve güç ver. Beni, be­nim için ölenin elbiselerini giymeye layık kıl. Onları tüm lekelerden saklayabilmem için bana yardım et ve beni her günahtan koru.”

O günden sonra o, o kadar değişti ki, arkadaşları onu tanıyamadılar. Cana yakın ve sevgi dolu olmasına rağmen, sanki onların arasında bir yabancı gibiydi. Başlangıçta eski arkadaşları onu tekrar önceki yaşamına döndürmek isteseler de o, herkese tatlılıkla şu kesin cevabı verdi: “Bu elbiselerle gelemem; çünkü ağabeyim asla öyle yerlere gitmezdi.”

Arkadaşları yavaş yavaş tüm uğraşılarının boşa gittiğini gö­rüp ondan vazgeçtiler. Bazıları onu tamamen terk etti, ba­zıları ise giydiği elbiselere saygıyla baktılar. Değişen yaşa­mını seyretmekle kalmayıp, onlar da onun bu temiz haya­tına katılırlar.

Yılları Rabbi için çalışmakla geçti ve çabaları Tanrı’nın önünde bol ürün verdi. Günün birinde ağır hastalandı. Artık iki kardeşin sonsuzlukta daima beraber kalmak için birleşe­cekleri an gelmişti. Küçük kardeş ölünce, kendi isteği üze­rine, ağabeyinin elbiselerini onun ölüsü üzerine örtüp me­zara taşıdılar. Bunun derin anlamını öğrenen tanıdıkları, bu olayı asla unutamadılar.

Sevgili arkadaş, öykümüz burada bitiyor. Ağabeyinin kü­çük kardeşine olan şaşırtıcı sevgisine hayran kalıyoruz. Böyle bir sevgiyi çok az gördüğümüz için öyküyü ilgi ve merakla sonuna dek okudunuz. Dünya edebiyatında bu öyküye­ benzeyen iki üç olay daha okuyabiliriz. Bir kardeş için, ya da çok değerli bir dost için ölmeye cesaret etmiş birkaç kişiye rastlayabiliriz. Ama bizleri hepsinden daha fazla ilgi­lendiren bir olaya dikkatinizi çekmek istiyorum: İsa Mesih, bir kardeş veya bir dost için değil, tam tersine, günahlılar ve O’ndan nefret eden düşmanları uğruna canını feda etmiştir.

Bizler belki iyi bir adam için veya yüksek bir amaç uğruna kendimizi feda etmeye hazır olabiliriz. İsa Mesih ise, nan­kör, gururlu, yalancı, bencil, cimri, dolandırıcı, tembel, kıs­kanç, hain, kavgacı, sözünde durmayan, zina işleyen, sövücü, kin güden kimseler için canını verdi. O şöyle der: “Ben doğru kişileri değil, günahkârları çağırmaya geldim” (İncil’den Matta 9: 13).

Âdem ve Havva bir tek itaatsizlikleri yüzünden Aden bah­çesinden kovulup sonsuz yaşamlarını kaybettiler. Bizler ise, Tanrı’ya karşı sadece bir kere değil, sayısız kereler itaat­sizlikte bulunduk ve bulunuyoruz. Günah yükümüz çok ağırdır. Kendi gücümüz ve çabalarımızla günahlarımızdan arınmamız olanaksızdır. Durumumuz tıpkı öykümüzdeki genç kardeşin durumuna benzemektedir: Adaletten, yargıdan ve sonsuz ölümden korkmalıyız. Hiç kimse Tanrı’nın günahları­mıza göz yumacağını sanmasın! Tanrı her şeyi görür. O’nun gözünde her şey apaçıktır. O Nur’dur, karanlık da O’ndan gizlenemez. Ama Tanrı, çaresizliğimizi bilerek bize İsa Mesih’i Kurtarıcı olarak atadı. O, suçsuzdu. Bizim günah yükümüzü üzerine alıp cezamızı ödedi. Kor­kunç ıstıraplar içinde öldü. Din, dil, ırk ayrımı yapmadan bü­tün insanlar uğruna canını verdi. Bizim için öldü, senin ve benim için.

Yargıç, ağabeyin sevgisini görünce, onun verdiği hayatı genç kardeşinin hayatı yerine saydı. Genç kardeşi affedip serbest bıraktı. Tanrı bu dünyevi yargıçtan çok daha üstün­dür, İsa Mesih’i Kurtarıcı ve Rab olarak kabul edenlerin hiçbirine hüküm yoktur. İsa Mesih’in tüm insanların yerine yar­gılanarak ölmesini Tanrı kabul ederek onaylamıştır. İsa’yı ölümden üç gün sonra diriltmekle O’nun her yaptığı işi beğendiğini bize göstermiştir.

Ne yazık ki, insanların çoğu, ismen Hıristiyanlar dahi, İsa Mesih’in sevgisini ve ölümünün biçilmez değerini öneme almamaktadırlar. Hatta “Bir insanın başka birinin yerine ceza çekmesi, ölmesi olur mu hiç?” diyerek, İsa’ya bağlı olanları hor görürler. “Siz İsa’nın ölümüne güvenip istediği­niz kadar günah işlersiniz” diyerek alay ederler.

Keşke böyle konuşan kişiler “ağabeyin elbisesinin kutsallığını” anlayabilselerdi. İsa Mesih bu dünyada tertemiz, leke­siz, hilesiz bir hayat sürdü. O’nun her sözü ve her davranışı gerçek ve sevgi ile doluydu. Düşmanlarını bile iyilikle karşı­ladı. İsa Mesih, bizim kirli günah elbiselerimizi giyerek, bize en küçük bir lekesi bile olmayan kendi elbisesini emanet etti. Bu elbiseyi giyenler, üzerlerine büyük ve kutsal bir sorumluluk alırlar. Kurtarıcı’ya olan sevgileri yüzünden, O’nun gibi olmak, O’nun gibi konuşmak, O’nun gibi dav­ranmak ve O’nun gibi sevmek isteyerek O’nu örnek alırlar. Rabbin sevgisi onlar için hiçbir dünyevi değerle kıyaslana­mayacak kadar büyüktür.

Bu insanlar, bu şekilde yaşayabilmek için nereden ve kim­den güç alırlar? İsa Mesih, öyküde okuduğumuz gibi, bize sadece temiz elbisesini bırakmakla kalmamıştır. Ölümün­den üç gün sonra dirilmiştir. Kendisine Kurtarıcı olarak iman edenlere sonsuz yaşamla birlikte Kendi sevgisinden, doğ­ruluğundan, iyiliğinden ve kutsallığından da vermektedir. Onlar ölümden yaşama geçmişlerdir. İsa’yı yakından izle­yenlerin güçlükleri ve sıkıntıları olacaktır, ama ölümü yenmiş olan İsa Mesih, yolun sonuna dek onlarla birliktedir.

İsa şöyle der: “Dar kapıdan girin. Çünkü yıkıma götüren kapı ge­niş ve yol enlidir. Bu kapıdan girenler çoktur. Oysa yaşama götü­ren kapı dar, yol da çetindir. Bu yolu bulanlar azdır.”

Hayat İçin Hayat!

Sevgili okuyucu, bu fevkalade sevgi karşısında her­hangi bir yorum yapmadan önce derin düşünmenizi ve aynı zamanda bu eşsiz sevgiyi cevapsız bırakmamanızı rica ederim.

Okuduğunuz yazı hakkında söyleyece­ğiniz veya soracağınız bir şey varsa, lütfen bize mektup yazınız. Kurtuluş konusunda daha fazla bilgi edinmek isterseniz, ücretsiz Kutsal Kitap derslerimizden ve diğer yayınlarımızdan isteyebilirsiniz. Haberlerinizi bekliyoruz.

Mutlu Kaynak

mektup@tevratzeburincil.org

“HAYAT İÇİN HAYAT” konusu ile ilgili İncil Kitabından seçilmiş bazı ayetler:

Kutsal Yazılar uyarınca Mesih günahlarımıza karşılık öldü, gömüldü ve Kutsal Yazılar uyarınca üçüncü gün ölümden dirildi.

1. Korintliler 15: 4

*

Sevginin ne olduğunu Mesih’in bizim için canını vermesinden anlıyoruz. Bizim de kardeşlerimiz için canımızı vermemiz gerekir.

1. Yuhanna 3: 16

*

Tanrı ise bizi sevdiğini şununla kanıtlıyor: Biz daha günahkârken, Mesih bizim için öldü.

Romalılar 5: 8

*

Bizler günah karşısında ölelim, doğruluk uğruna yaşayalım diye, günahlarımızı çarmıhta kendi bedeninde yüklendi. O’nun yaralarıyla şifa buldunuz.

1. Petrus 2: 24

*

Biliyorsunuz ki, atalarınızdan kalma boş yaşayışınızdan altın ya da gümüş gibi geçici şeylerle değil, kusursuz ve lekesiz kuzuyu andıran Mesih’in değerli kanının fidyesiyle kurtuldunuz.

1. Petrus 1: 18-19

*

Evet, Mesih herkes için öldü. Öyle ki, yaşayanlar artık kendileri için değil, kendileri uğruna ölüp dirilen Mesih için yaşasınlar.

2. Korintliler 5: 15

*

Gerçek doğruluk ve kutsallıkta Tanrı’ya benzer yaratılan yeni yaradılışı giyinmeyi öğrendiniz.

Efesliler 4: 24

*

Rab İsa Mesih’i kuşanın. Benliğinizin gereksiz tutkularını karşılamayı bırakın.

Romalılar 13: 14

ALİ BEYİN BORCU

ALİ BEYİN BORCU

Ali Beyin Borcu

Ali Beyin Borcu

Ali Bey’in ailesi ile birlikte oturduğu köyün göze çarpan bir özelliği yoktu. Ali Bey ve ailesinin de öyle göze çarpıcı bir özellikleri yoktu. İşlettiği dükkânın geliri ile zor zor kendisini ve ailesini geçindirebiliyordu. Hiçbir zaman dükkânını geliştirebilecek kadar yeterli bir kazanç sağlayamıyordu. Günün birinde Ali Bey yabancı bir memlekette daha iyi çalışma olanağının bulunduğunu bir arkadaşından öğrendi. Arkadaşı, onun orada sağlayacağı iyi kazançla hem ailesini geçindirebileceğini hem de para biriktirebileceğini söyledi. Bu fikir Ali Bey’in çok hoşuna gitti. Yabancı memlekette şansını denemeye karar verdi. Dükkânını satarak ailesine bir miktar para bıraktı. Onların daha sonra kendisini izleyebileceklerini umuyordu.

O memlekete varınca kendine bir oda tuttu. Güvence olarak ev sahibine biraz para vermek zorundaydı. Hemen iş aramaya koyuldu. Ne yazık ki, iş bulmak o kadar kolay bir şey değildi… Arayışına gece gündüz devam etti. Her geçen gün elindeki para azalıyordu. Para harcamadan karnını nasıl doyurabilirdi ki? Daha sonra kira vermekle daha fazla başa çıkamayacağını anladı. Aradan iki ay geçince ev sahibi kapıya dayandı. Ali Bey çok utanmıştı. ”Efendim” dedi “bana sabır gösterin. Daha iş bulamadım. Bu yüzden size olan borcumu ödeyemiyorum.” Ev sahibi iyi biriydi. Ali Bey’е anlayış göstererek kirayı erteleyeceğini söyledi.

Ali Bey iş aramaya devam etti. Ama maalesef hiç bir iş bulamadı. Üçüncü ayda durumu daha da kötüleşti. Borç ve sıkıntıları arttıkça artıyordu. Ev sahibi yine kirayı almaya geldi. Utanç içindeki Ali Bey bir süre sustuktan sonra şunları söyledi, “Efendim, sizin iyi yürekli ve merhametli bir adam olduğunuzu söylerler. Bu son üç ayın borcunu bana bağışlayın. Şimdiden sonra size gerekeni ödeyeceğim.”

Ev sahibi şöyle yanıt verdi: “Evet, iyi yürekli ve merhametli bir kimseyim. Ama bunun yanı sıra da adaletli biriyim. Borcunuzu ödemelisiniz. Çünkü gelecek zamana ait borçları ödemekle geçmişe ait borçları silemezsiniz. Müsaade edin size bir öğüt vereyim. Borçlarınızın sizi boğacak kadar artmasına bir daha izin vermeyin.” Bunu dedikten sonra kalkıp gitti.

Aradan bir süre daha geçti. Ramazan ayının sonuna doğru Ali Bey’in orucunu bozması için kuru bir ekmek parçasından başka bir şeyi yoktu. Borcu da boynuna asılı ağır bir zincir gibiydi. Ev sahibinin bayramda borcunu almaya geleceği düşüncesiyle Ali Bey bayramın gelmesini hiç istemiyordu. Borcunu yine ödeyemezse sokağa, hatta hapse bile atılabileceğini, bu yaban ellerde evsiz barksız kalacağını biliyordu.

Bayram geldi. Ali Bey’in kendine bayramlık alacak parası yoktu. Tanıdıktan tanıdığa gidip yardım diledi. Ama yardım dilediği her arkadaşından aynı yanıtı aldı: “Kardeşim, seninle aynı durumdayız. Bende olmayanı sana nasıl verebilirim ki? Benim de borçlarım var, ödemem gerek. Kim bilir bana ne yapacaklar ödeyemediğim için…“

Ali Bey borç para peşinden koşmaktan vazgeçti bir süre sonra. Ertesi gün oruç tutup, boynunu büktü ve başına gelecekleri düşünmeye koyuldu. İçi bazen kararıyor, bazense öfkeyle dolup taşıyordu…

O gece beklediği gibi kapı çalındı. Ama kapıda duran ev sahibi değil, onun oğluydu. Ali Bey öfke ile dolarak onunla görüşmek istemediğini bildirdi. Ali Bey’in gösterdiği saygısızlığa rağmen o arkadaşça elini uzattı ve öfke dindiren tatlı bir dille konuşmaya başladı: “Kardeşim, buraya seni azarlamaya değil, sana müjde getirmeye geldim. Babamla ben fakirliğini gördük. Sana acıyoruz. Memleketten uzak olmanın üzüntüsü içinde olduğunu anlıyoruz. Babam adaletli bir adamdır. Bu yüzden borcunu görmemezlikten gelemez. Ama sana olan sevgisi yüzünden benim çalışıp, gereken parayı kazanmamı bana teklif etti. Bunu seve seve yaptım. Borcunu ödeyecek parayı yanımda taşıyorum. Buyur, al. Yarın babama gidip cesaretle ona bu parayı verebilirsin. Allah seninle olsun…” dedi.

Ne var ki, Ali Bey teşekkür edeceğine, gururla dolarak ev sahibinin oğluna burun kıvırdı. “Seninle görülecek bir işim yok benim” dedi. “Senin sadakana da muhtaç değilim. Babanla görüştüğümde ben bir hal çaresini bulurum. Paran senin olsun. Haydi, güle güle sana.” Parayı ona doğru fırlattı ve kapıyı gösterdi. Ev sahibinin oğlu bir süre suskun durdu. Gözleri hüzünle dolmuştu. Sonra parayı topladı ve sessizce ayrıldı oradan.

Ertesi gün ev sahibi kapıya geldi. Ali Bey hâlâ kızgın ve şaşkın olduğu halde, ev sahibinin ayaklarına kapanıp, af ve merhamet dilemekten başka bir şey düşünemedi.

Ev sahibi şöyle konuştu: “Dün akşam oğlumun kişiliğinde size af ve merhamet sundum. Ne onu ne de onun getirdiği af ve merhameti kabul ettiniz. Ayağınıza kadar gelmiş olan bu fırsatı teptiniz. Size daha fazla merhamet gösterme olanağım yoktur.”

Ali Bey ne desin? Korktuğu başına geldi ve evden atıldı. Evden eve, kasabadan kasabaya dilenmeye çıktı. Günün birinde açlık ve soğuktan çok hastalanarak memleketinden ve sevdiklerinden çok uzak yabancı bir diyarda öldü.

Arkadaşım, siz de bu Ali Bey’e benziyor musunuz? İyiliği kötülükten ayırt edebildiğiniz zamandan bu yana Allah’a karşı olan borcunuz çoğalmadı mı? Allah’ın yasakladığı şeyleri sık sık yapmadınız mı? O’nun sizden beklediği şeyleri ihmal etmediniz mi? Zaman zaman kötülüğü bırakıp, iyi şeyleri yapmaya gayret etmediniz mi? “Bunu yaparsam Allah borcumu silecek“ diye düşünmediniz mi?

İyi niyetleriniz, tövbeleriniz ve iyi işleriniz, dua ve oruçlarınız bile, geçmişteki günahlarınızın borcunu ödeyemez… Gelecekte yapağınız iyi işler zaten Allah’ın önünde yapmanız gereken görevi yerine getirmekten başka bir şey değildir. Gelecek zamanda borçlu olduğunuz şeyleri ödemeniz, geçmişte işlediğiniz suçları ve yapmayı ihmal ettiğiniz şeylerin borcunu nasıl silebilir ki?

Başkaları peygamber ya da ermiş olsalar bile, günahlarınızın borcunu ödemekte size yardımcı olamazlar. Çünkü onlar da sizin gibi insandır. Onların da Allah’a karşı borçları vardır. Onlar da yalnız Allah’a sığındılar. Çünkü hüküm gününde herkes sadece kendisi için adaletli Allah’ın önünde hesap verecektir…

Allah sizin günahlarınızın borcunu ödeyemeyeceğinizi görüyor. Hesap gününün yakın olduğundan herkesin haberi var. Allah size merhamet etmiştir. Size bir kurtuluş yolu hazırlamıştır. Ev sahibi oğlunu gönderdiği gibi, Allah da ruhsal açıdan oğlu olan İsa Mesih’i bu güzel müjdeyi getirmesi için yücelerden gönderdi. İsa Mesih dünyanın kurtarıcısıdır… Allah O’nun aracılığıyla tüm insanlık için günah ve sonsuz ölümden kurtuluş sağladı…

Allah sizinle kendisi arasında barış ve dostluk sağlamak için ezeli Kelam’ı olan İsa’yı gönderdi. O, Allah’ın katındaki görkemli mirasını bıraktı, yeryüzüne geldi. Yaşadığı hayatı sizin için yaşadı… Canını sizin için verdi…

Sevgili kardeşim, kimse kendisi veya başkası için af sağlayamaz. Af, Allah’ın bir hediyesi, bir lütfüdür. Yalnız O bunu sağlayıp insanlara sunabilir. Allah’ın İsa Mesih aracılığıyla sunduğu affı reddederek günah ve suçlarınıza en korkunç suçu eklemeyin… Mesih’in sizin uğrunuza kurban oluşunu, Allah’ın ödemiş olduğu ücret olarak kabul edin. Allah´ın ödediği bu ücret sayesinde bağışlanıp kendisiyle barışabilirsiniz. Allah, borcunuzu ödemekle hem adaletini hem de sevgisini açıkça gösterdi. Geç olmadan bu affı kabul edin… Çünkü Allah, sunduğu iyiliği reddedenleri yargılayacaktır…

İsa Mesih size şöyle sesleniyor: “Ey bütün yorgunlar ve yükleri ağır olanlar! Bana gelin, ben size rahat veririm. Boyunduruğumu takının ve benden öğrenin. Çünkü ben yumuşak huylu ve alçakgönüllüyüm. Böylece canlarınız rahata kavuşur.” (İncil’den, Matta 11: 28-29)

Sevgili okuyucumuz, okuduğunuz yazı hakkında söyleyeceğiniz veya soracağınız varsa, lütfen bize mektup yazınız. Kurtuluş konusunda daha fazla bilgi edinmek isterseniz, ücretsiz Kutsal Kitap derslerimizden ve diğer yayınlarımızdan isteyebilirsiniz. Haberinizi bekliyoruz.

Mutlu Kaynak

mektup@tevratzeburincil.org