Tag Archives: af

KADİR’İN MİRASI

KADİR’İN MİRASI

Kadirin Mirasi

KADİR’İN MİRASI

Kadir varlıklı bir ailenin tek çocuğuydu. Baba ve annesiyle birlikte büyük şehirlerden uzak bir köyde kalırdı. Kadir iki yaşındayken annesi, daha sonra da babası öldü. Çocuğun aksi, sinirli, yalnız kendi rahatını düşünen amcası, onu istemeyip başka köydeki uzak akrabasına gönderdi. Çocuk burada biraz daha iyi karşılandı.

Aradan bir ay kadar geçince, kötü kalpli amca, köyün ileri gelenlerine, “yeğenim öldü” dedi. Bunu söylemekteki amacı, kardeşinden kalan mirasa tek başına konmaktı. Nihayet bu arzusunda da başarılı oldu.

Yıllar geçti, Kadir büyüyüp tarlada çalışmaya başladı. Her sabah şafakta yatağından kalkar, torbasına biraz ekmek, peynir koyup tarlaya giderdi. Akşam güneş battıktan sonra eve dönerdi. Bu kadar çok çalışmasına karşılık evdekiler onu hor görür, fakirlik ve kimsesizliğini başına kakar, biz iyiyiz de sana bakıyoruz, derlerdi. Oysa zavallı Kadir’i okula dahi göndermemişlerdi. O, biraz okumayı arkadaşlarının yardımıyla öğrenmişti. Günleri çalışmayla geçen Kadir 22 yaşına girdi. Bir gün Kadir evde yalnızken kapı çalındı. Hemen koşup kapıyı açtı. Postacı ona bir mektup uzattı. Mektubun üzerinde “Sayın Kadir Efendiye” yazılıydı. Delikanlı mektubu alınca pek şaşırdı. Çünkü o, kendisine mektup yazacak kimsesi olduğunu bilmiyordu. Acaba ona bu mektubu kim yazmıştı? Mektubu koynuna soktu, sonra rahatça okuyabileceği bir yerin yolunu tuttu. Uygun bir yer bulup etrafında kimsenin olmadığından emin olunca, mektubu açıp okumaya başladı.

5. Mayıs 1945

Sayın Müfit oğlu Kadir Efendi, bu mektubu sana yazan ben Nurettin oğlu Aziz, senin dayınım. Uzun aramalarımdan sonra, birkaç yıl önce senin yaşamakta olduğunu öğrendim. Buna çok sevindim. Sen benim etimden, canımdan bir parçasın. Sevgili yeğenim, öğrendiğime göre kendi durumundan habersizsin. Oysa baban öldüğünde sana büyük bir miras bırakmıştı. Ancak eline düştüğün düşman o mirası yalan uydurarak ele geçirdi. Seni aldatan adam güçlü ve kurnazdır, onun için onunla mücadele etmekten kaçındım. Senin haklarını geri alıp sana teslim edebilmem için satın almaktan başka çare bulamadım. Bunun için çok çalıştım. Sana satın aldığım mirasın tapuları doğduğun köyün kasabasındaki kaymakamdadır. Onları imzalayıp derhal alabilirsin. Oraya giderken bu mektubu ve nüfus kâğıdını yanına al. Beni hemen görmek isteyeceğini biliyorum, ama ben şimdi uzun bir yolculuğa çıkıyorum. Daha sonra dönüp seninle görüşeceğim. O zaman birlikte sevineceğiz. Şimdilik Tanrı’ya emanet ol. Gözlerinden öperim.

Dayın Aziz.

Kadir, mektubu okuyunca heyecanlandı. Kendisine yazılan bütün bu şeyler doğru muydu? Gerçekten büyük bir servetin mirasçısı mı, yoksa ekmeğini çıkarmak için sıkı çalışmak zorunda kalan yoksul bir genç miyim, diye düşündü. Kafasındaki böyle sorulara cevap bulmak için mektubu tekrar okudu. Sonra, mektubu ondan zorla alırlar korkusuyla onu kimsenin bulamayacağı bir yerde bir tasın altına sakladı. Eve gelirken yolda kendi kendine şöyle dedi: “Acaba gerçekten benim böyle bir dayım var mı? Bana müjdelenen miras doğru mu? Gerçekten mektup benim adıma geldi, ama…”

Düşünceli hâli evdekilerin dikkatini çekti ve ona, neyin var, diye sordular. Kadir niçin düşünceli olduğunu önce onlardan saklamak istedi, ama ısrarları karşısında dayanamadı, dayısından bir mektup aldığını, doğduğu köyün kasabasına gidip araştıracağını söyledi. O zaman onunla alay etmeye başladılar: “Sanki koca dünyada senden başka Kadir isimli adam yok! Bu mektup sana değil, kuşkusuz başka birisine yazılmıştır.” Mektubu görmek istediler, ama Kadir mektubu göstermedi.

Ertesi günü nüfus kâğıdını alıp mektubu sakladığı yere gitti. Orada nüfus kâğıdını dayısının ona gönderdiği nüfus kâğıdı suretiyle karşılaştırdı. Kâğıtlardaki ad, soyadı, doğum yeri, doğum tarihi, anne ve baba adı birbirinin aynısıydı. Artık bu mektubun kendisine yazıldığından emindi.

Dayısının mektubu ile birlikte kendi nüfus kâğıdını da taşın altına sakladı. Akşam yemeğine eve gelince Kadir, ağasının, köyün bütün ileri gelenlerini evlerine davet ettiğini gördü. Kadir’e, “Bu gelen mektuba inanacak kadar aptal olamazsın; bu mektup sahtedir, birisi sana kötü bir şaka yapmak istiyor. Mektubu bize göster, onun sahte olduğunu sana ispat edelim” dediler.

Bunun üzerine Kadir şüphelenmeye başladı. Mektubun sahte olup olmadığını şimdiye dek düşünmemişti. Kendi kendine şöyle dedi: “İçimde bir şey bana mektubun doğru olduğunu söylüyor, ama yine de gidip bu Aziz dayım hakkında bir şeyler öğrensem hiç de fena olmaz.”

Bir gün çarşıya gitti. Oranın en güvenilir adamını bulup ona, o kasabada Aziz adında birisinin yaşayıp yaşamadığını sordu. Adam, “Evet, gerçekten de orada Aziz adında çok iyi bir adam yaşıyor, ama birkaç gün önce uzun bir yolculuğa çıktı. Aziz efendi çok varlıklı biridir, ancak duyduğuma göre, bir miras meselesi yüzünden son yıllarda epey çalışmış ve sonunda bu mirası geri satın almış” yanıtını verdi. Delikanlının yüreği rahatladı, sevinçle köye döndü.

Kendi kendine, “Vay be, demek ki, bu dayım benim için çalışmış!” dedi. Kalbinde dayısına karşı büyük bir sevgi doğmuştu.

Eve gelince efendisine, yolculuğa çıkacağını bir kere daha söyledi. Efendisi buna çok kızdı ve “eğer bizi bırakırsan, bizden tamamen ayrılmış, kesilmiş olacaksın” diyerek ona kendisini bekleyen tehlikelerden söz etti. Engel olamayacağını anlayınca, Kadir’in bu aptallığının geçeceğini umarak onu bir odaya hapsetti. Ama Kadir, bir gece herkes mışıl mışıl uyurken, odanın kerpiç duvarını deldi ve kendisine geçebileceği bir yer açıp ay ışığında sessizce evden uzaklaştı. Sakladığı yerden mektup ve nüfus kâğıdını alıp koşarak köyden uzaklaştı. Kadir gündüzleri saklanıp geceleri yoluna devam etti. Mümkün olduğu kadar rastladığı hanlarda çalıştı, ama yine de karnını doyurabilmek için ayakkabısını ve ceketini satmak zorunda kalmıştı. Evet, Kadir büyük bir mirasın sahibiydi, ama şu andaki görünümü bunun tam tersini gösteriyordu.

Kadir üç hafta yürüyerek nihayet yorgun ve perişan bir durumda kasabaya vardı. Kaymakamlık binasını buldu. Oradaki memurlara dayısından gelen mektubu ve nüfus kâğıdını gösterir göstermez onu derhal kaymakam beyin huzuruna çıkardılar. Kaymakam, Kadir’in kim olduğunu derhal anlayıp, “Oğlum, geldiğine iyi ettin, çünkü dayın senin buraya gelmeni istedi. Şimdi tapular şahitlerin önünde sana verilecek, kendi imzanı atıp bütün mirasa sahip olacaksın. Aldığın mektuba güvendin ve tüm engelleri aşarak buraya geldin. Bu güvenin de seni büyük bir servete kavuşturdu” dedi. O gece Kadir yatağına fakir bir yolcu değil, çok zengin biri olarak, birçok malın, tarlanın sahibi olarak girdi.

Kadir, sevincinin zirvesine ulaşacağı günü, kendisini sevip uğruna bu kadar çalışmış olan dayısını yüz yüze göreceği anı özlemle bekledi.

Değerli okuyucumuz, sana da bir mektup geldi. Bu mektup, gökten gelen İncil Müjdesidir. Bu mektup sana geçici, dünyasal servetlerden değil, senin için göklerde saklı, çürümez, lekesiz ve solmaz bir mirastan söz eder (1 Petrus 1: 4). Bu mirasın anlamı, Tanrı’yla barış olanağı, O’nun sana olan lütfü, iyiliği ve sevgisidir. Bir babanın oğluna miras bırakması gibi, Tanrı da insanlara miras vaat eder.

İncil bize der ki:

Düşmanımız olan şeytan bizi kandırarak Tanrı’dan ayırmıştır. Karanlıkta kaldığımız sürece Tanrı’nın zenginliğinden ve bizim için hazır duran büyük mirastan habersiziz. Şeytan, hiçbir zaman bizim bu mirasa konmamızı istemez. Bu nedenle de İncil’in müjdesini saklamaya ya da yalanlamaya çalışır çeşitli yollarla.

Evet değerli dostum, şeytan, İncil Müjdesini senden saklamak istemektedir. Ama mektubun Kadir’in eline ulaşması gibi, İncil Müjdesi de sana ulaştı. Bu mirasa seni kavuşturmak için uğraşıp kendisini feda etmiş olan İsa Mesih’tir. O, kendi canı pahasına günahlarının affını sağlayarak seni bu mirasa sahip kıldı. Kendisi suçsuz ve lekesiz olduğu halde İsa Mesih, senin suçlarını ve senin Tanrı’ya olan borçlarını yüklenerek sonsuz ıstıraplar çekip çarmıhta ölerek ödedi. Tanrı da İsa’nın bu lekesiz sevgisinden, bu kusursuz itaatinden ve fedakârlığından hoşnut kalarak O’nu üçüncü günde ölülerden diriltti, hem de sonsuzluğa kadar yaşamak üzere. Demek ki, Tanrı’ya olan borcun ödenmiştir, tümden silinmiştir, değerli dostum. Senin yapacağın, eski yaşamını bırakıp iman ve cesaretle seni bekleyen bu büyük bağışı almak için Tanrı’ya gitmendir.

Şüphesiz, böyle bir karar verdiğinde, çevrendekiler senin onlarla birlikte kalmanı, içinde yetişmiş olduğun adetleri, yolu bırakmamanı isteyecekler. Unutma ki, bu adetler seni ebedi mirasa kavuşturamaz.

Kadir’e, mektup sana ait değil, dedikleri gibi, sana da, İncil senin için değil, Hıristiyanlara aittir diyecekler. Oysa İncil Müjdesi, ulus, ırk ve dil fark etmeden, herkese verildi.

Bazı kişiler, Kadir’in köyünün ihtiyarları gibi, bu müjdenin sahte, güvenilmez olduğunu iddia edecekler. Ama kendin İncil’i samimi bir şekilde okursan, arayıp araştırırsan, sen de Tanrı Sözü olan İncil’in kusursuz ve gerçek olduğunu görebilirsin. Biz de kendi yaşamımızda, İncil sözlerinin doğru olduğunu, yaşamımızı değiştirip bizi yenilediğini gördük.

Sevgili okuyucu, kendi yüreğinde olan Tanrı sesine de kulak ver. Çünkü O, sana bu müjdenin yalan olmadığını tasdik ve şahadet eder. Olduğun gibi kalmanı isteyen insanların sesine kulak verme, araştırmalarında sana engel olmak isteyenlerden ayrıl. Dua ile Rabbe yaklaş. Günahlı olduğunu O’na söyle ve İsa Mesih’in günahlıları kurtarmak için yeryüzüne geldiğini bildiren sözlerini Rabbe göster. Bu şekilde cesaretle Tanrı’ya gelip İsa Mesih’in sana kazandırdığı mirası, yani günahlarının affını talep edersin. İsa Mesih senin uğruna öldüğü için bu miras senin hakkındır.

Mirasın tapularını nasıl elde edeceksin? Senin uğruna kendisini feda etmiş Rabbe şükretmekle! Sonra, aldığın servetin değerini her gün biraz daha fazla tanıyıp onu kullanacaksın. Tanrı’nın sana verdiği sevgi, barış, sevinç, cömertlik ve sabır etrafındakilerin yararına olacaktır. İsa Mesih’in tekrar geleceği günü özlemle bekleyeceksin. Çünkü O’nu o günde yüz yüze göreceksin. O zaman Mesih ve sen birlikte O’nun mektubuna güvendiğine sevineceksiniz.

Sevgili okuyucumuz, okuduğunuz yazı hakkında söyleyece¬ğiniz veya soracağınız varsa, lütfen bize mektup yazınız. Haberinizi bekliyoruz.

Mutlu Kaynak

mektup@tevratzeburincil.org

ALİ BEYİN BORCU

ALİ BEYİN BORCU

Ali Beyin Borcu

Ali Beyin Borcu

Ali Bey’in ailesi ile birlikte oturduğu köyün göze çarpan bir özelliği yoktu. Ali Bey ve ailesinin de öyle göze çarpıcı bir özellikleri yoktu. İşlettiği dükkânın geliri ile zor zor kendisini ve ailesini geçindirebiliyordu. Hiçbir zaman dükkânını geliştirebilecek kadar yeterli bir kazanç sağlayamıyordu. Günün birinde Ali Bey yabancı bir memlekette daha iyi çalışma olanağının bulunduğunu bir arkadaşından öğrendi. Arkadaşı, onun orada sağlayacağı iyi kazançla hem ailesini geçindirebileceğini hem de para biriktirebileceğini söyledi. Bu fikir Ali Bey’in çok hoşuna gitti. Yabancı memlekette şansını denemeye karar verdi. Dükkânını satarak ailesine bir miktar para bıraktı. Onların daha sonra kendisini izleyebileceklerini umuyordu.

O memlekete varınca kendine bir oda tuttu. Güvence olarak ev sahibine biraz para vermek zorundaydı. Hemen iş aramaya koyuldu. Ne yazık ki, iş bulmak o kadar kolay bir şey değildi… Arayışına gece gündüz devam etti. Her geçen gün elindeki para azalıyordu. Para harcamadan karnını nasıl doyurabilirdi ki? Daha sonra kira vermekle daha fazla başa çıkamayacağını anladı. Aradan iki ay geçince ev sahibi kapıya dayandı. Ali Bey çok utanmıştı. ”Efendim” dedi “bana sabır gösterin. Daha iş bulamadım. Bu yüzden size olan borcumu ödeyemiyorum.” Ev sahibi iyi biriydi. Ali Bey’е anlayış göstererek kirayı erteleyeceğini söyledi.

Ali Bey iş aramaya devam etti. Ama maalesef hiç bir iş bulamadı. Üçüncü ayda durumu daha da kötüleşti. Borç ve sıkıntıları arttıkça artıyordu. Ev sahibi yine kirayı almaya geldi. Utanç içindeki Ali Bey bir süre sustuktan sonra şunları söyledi, “Efendim, sizin iyi yürekli ve merhametli bir adam olduğunuzu söylerler. Bu son üç ayın borcunu bana bağışlayın. Şimdiden sonra size gerekeni ödeyeceğim.”

Ev sahibi şöyle yanıt verdi: “Evet, iyi yürekli ve merhametli bir kimseyim. Ama bunun yanı sıra da adaletli biriyim. Borcunuzu ödemelisiniz. Çünkü gelecek zamana ait borçları ödemekle geçmişe ait borçları silemezsiniz. Müsaade edin size bir öğüt vereyim. Borçlarınızın sizi boğacak kadar artmasına bir daha izin vermeyin.” Bunu dedikten sonra kalkıp gitti.

Aradan bir süre daha geçti. Ramazan ayının sonuna doğru Ali Bey’in orucunu bozması için kuru bir ekmek parçasından başka bir şeyi yoktu. Borcu da boynuna asılı ağır bir zincir gibiydi. Ev sahibinin bayramda borcunu almaya geleceği düşüncesiyle Ali Bey bayramın gelmesini hiç istemiyordu. Borcunu yine ödeyemezse sokağa, hatta hapse bile atılabileceğini, bu yaban ellerde evsiz barksız kalacağını biliyordu.

Bayram geldi. Ali Bey’in kendine bayramlık alacak parası yoktu. Tanıdıktan tanıdığa gidip yardım diledi. Ama yardım dilediği her arkadaşından aynı yanıtı aldı: “Kardeşim, seninle aynı durumdayız. Bende olmayanı sana nasıl verebilirim ki? Benim de borçlarım var, ödemem gerek. Kim bilir bana ne yapacaklar ödeyemediğim için…“

Ali Bey borç para peşinden koşmaktan vazgeçti bir süre sonra. Ertesi gün oruç tutup, boynunu büktü ve başına gelecekleri düşünmeye koyuldu. İçi bazen kararıyor, bazense öfkeyle dolup taşıyordu…

O gece beklediği gibi kapı çalındı. Ama kapıda duran ev sahibi değil, onun oğluydu. Ali Bey öfke ile dolarak onunla görüşmek istemediğini bildirdi. Ali Bey’in gösterdiği saygısızlığa rağmen o arkadaşça elini uzattı ve öfke dindiren tatlı bir dille konuşmaya başladı: “Kardeşim, buraya seni azarlamaya değil, sana müjde getirmeye geldim. Babamla ben fakirliğini gördük. Sana acıyoruz. Memleketten uzak olmanın üzüntüsü içinde olduğunu anlıyoruz. Babam adaletli bir adamdır. Bu yüzden borcunu görmemezlikten gelemez. Ama sana olan sevgisi yüzünden benim çalışıp, gereken parayı kazanmamı bana teklif etti. Bunu seve seve yaptım. Borcunu ödeyecek parayı yanımda taşıyorum. Buyur, al. Yarın babama gidip cesaretle ona bu parayı verebilirsin. Allah seninle olsun…” dedi.

Ne var ki, Ali Bey teşekkür edeceğine, gururla dolarak ev sahibinin oğluna burun kıvırdı. “Seninle görülecek bir işim yok benim” dedi. “Senin sadakana da muhtaç değilim. Babanla görüştüğümde ben bir hal çaresini bulurum. Paran senin olsun. Haydi, güle güle sana.” Parayı ona doğru fırlattı ve kapıyı gösterdi. Ev sahibinin oğlu bir süre suskun durdu. Gözleri hüzünle dolmuştu. Sonra parayı topladı ve sessizce ayrıldı oradan.

Ertesi gün ev sahibi kapıya geldi. Ali Bey hâlâ kızgın ve şaşkın olduğu halde, ev sahibinin ayaklarına kapanıp, af ve merhamet dilemekten başka bir şey düşünemedi.

Ev sahibi şöyle konuştu: “Dün akşam oğlumun kişiliğinde size af ve merhamet sundum. Ne onu ne de onun getirdiği af ve merhameti kabul ettiniz. Ayağınıza kadar gelmiş olan bu fırsatı teptiniz. Size daha fazla merhamet gösterme olanağım yoktur.”

Ali Bey ne desin? Korktuğu başına geldi ve evden atıldı. Evden eve, kasabadan kasabaya dilenmeye çıktı. Günün birinde açlık ve soğuktan çok hastalanarak memleketinden ve sevdiklerinden çok uzak yabancı bir diyarda öldü.

Arkadaşım, siz de bu Ali Bey’e benziyor musunuz? İyiliği kötülükten ayırt edebildiğiniz zamandan bu yana Allah’a karşı olan borcunuz çoğalmadı mı? Allah’ın yasakladığı şeyleri sık sık yapmadınız mı? O’nun sizden beklediği şeyleri ihmal etmediniz mi? Zaman zaman kötülüğü bırakıp, iyi şeyleri yapmaya gayret etmediniz mi? “Bunu yaparsam Allah borcumu silecek“ diye düşünmediniz mi?

İyi niyetleriniz, tövbeleriniz ve iyi işleriniz, dua ve oruçlarınız bile, geçmişteki günahlarınızın borcunu ödeyemez… Gelecekte yapağınız iyi işler zaten Allah’ın önünde yapmanız gereken görevi yerine getirmekten başka bir şey değildir. Gelecek zamanda borçlu olduğunuz şeyleri ödemeniz, geçmişte işlediğiniz suçları ve yapmayı ihmal ettiğiniz şeylerin borcunu nasıl silebilir ki?

Başkaları peygamber ya da ermiş olsalar bile, günahlarınızın borcunu ödemekte size yardımcı olamazlar. Çünkü onlar da sizin gibi insandır. Onların da Allah’a karşı borçları vardır. Onlar da yalnız Allah’a sığındılar. Çünkü hüküm gününde herkes sadece kendisi için adaletli Allah’ın önünde hesap verecektir…

Allah sizin günahlarınızın borcunu ödeyemeyeceğinizi görüyor. Hesap gününün yakın olduğundan herkesin haberi var. Allah size merhamet etmiştir. Size bir kurtuluş yolu hazırlamıştır. Ev sahibi oğlunu gönderdiği gibi, Allah da ruhsal açıdan oğlu olan İsa Mesih’i bu güzel müjdeyi getirmesi için yücelerden gönderdi. İsa Mesih dünyanın kurtarıcısıdır… Allah O’nun aracılığıyla tüm insanlık için günah ve sonsuz ölümden kurtuluş sağladı…

Allah sizinle kendisi arasında barış ve dostluk sağlamak için ezeli Kelam’ı olan İsa’yı gönderdi. O, Allah’ın katındaki görkemli mirasını bıraktı, yeryüzüne geldi. Yaşadığı hayatı sizin için yaşadı… Canını sizin için verdi…

Sevgili kardeşim, kimse kendisi veya başkası için af sağlayamaz. Af, Allah’ın bir hediyesi, bir lütfüdür. Yalnız O bunu sağlayıp insanlara sunabilir. Allah’ın İsa Mesih aracılığıyla sunduğu affı reddederek günah ve suçlarınıza en korkunç suçu eklemeyin… Mesih’in sizin uğrunuza kurban oluşunu, Allah’ın ödemiş olduğu ücret olarak kabul edin. Allah´ın ödediği bu ücret sayesinde bağışlanıp kendisiyle barışabilirsiniz. Allah, borcunuzu ödemekle hem adaletini hem de sevgisini açıkça gösterdi. Geç olmadan bu affı kabul edin… Çünkü Allah, sunduğu iyiliği reddedenleri yargılayacaktır…

İsa Mesih size şöyle sesleniyor: “Ey bütün yorgunlar ve yükleri ağır olanlar! Bana gelin, ben size rahat veririm. Boyunduruğumu takının ve benden öğrenin. Çünkü ben yumuşak huylu ve alçakgönüllüyüm. Böylece canlarınız rahata kavuşur.” (İncil’den, Matta 11: 28-29)

Sevgili okuyucumuz, okuduğunuz yazı hakkında söyleyeceğiniz veya soracağınız varsa, lütfen bize mektup yazınız. Kurtuluş konusunda daha fazla bilgi edinmek isterseniz, ücretsiz Kutsal Kitap derslerimizden ve diğer yayınlarımızdan isteyebilirsiniz. Haberinizi bekliyoruz.

Mutlu Kaynak

mektup@tevratzeburincil.org