Tag Archives: Ahmet

SENİ BAĞIŞLADIM

SENİ BAĞIŞLADIM

Seni Bagisladim

SENİ BAĞIŞLADIM

Ahmet bey ağır hastaydı. O gün bir kalp krizi geçirmişti. Şimdiyse hastanede yatıyordu. Kalbinin durumu hiç de iyi değildi. Doktora sormuş ve açık bir yanıt almıştı. Yeni bir kalp krizine uğramayacağına doktorlar güvence vermiyorlardı. Yatağına uzanmış, geçmiş günleri düşünürken, yüreğine işlemiş özel bir hatırayı düşünüyordu. Ölümden korkuyordu; ama bundan da çok bu hatıranın acısını yüreğinde taşıyor, bu işi halletmeden ölmekten korkuyordu. O anda hastabakıcı içeriye girdi. Ahmet bey umut dolu gözlerle açılan kapıdan yana baktı; ama birden gözlerindeki umut ışığı söndü; beklediği kişi değildi kapıdan içeriye giren. Hastabakıcı, hastanın kalbini dinledi; her şey yolundaydı. Odadan çıkıp gitmeye hazırlanırken, Ahmet beyin gözleri doluydu. Ahmet bey duygulu, titrek bir sesle hastabakıcıya sordu: “Ne olur, oğluma bir telefon açar mısınız? Dünyada ondan başka kimsem yoktur. Yalnız başıma yaşıyorum ben!” Bu sözleri söylerken, Ahmet beyin sesinde bir yalvarış vardı. Hastabakıcı telefon etmek için odadan çıkmaya hazırlandı; ama hasta adam yine onu çağırdı. Ondan telefon etmeden önce bir kalem ve kâğıt rica etti. Getirilen kâğıda titrek elleriyle bir şeyler yazdı. Ahmet beyin oğlu Metin telefonda hastabakıcının söylediklerini dinlerken, çok heyecanlıydı. “Hayır, babam ağır hasta olamaz; olmamalı. Ölmeyecek, değil mi? Size yalvarırım, onun ölmesine izin vermeyin!” Telefonun ucunda Metin ağlıyor; büyük acı, vicdan azabı çekiyor; büyük bir hüzün içinde konuşuyordu: “Bir yıl önce babamla tartıştık ve aramız açıldı. Ona kızdım ve çok hakaret ettim. Ona kendisinden nefret ettiğimi söyleyerek çekip gittim. Bir yıldan beri babamdan bu hakaretimden dolayı af dilemek istiyor; ama bir türlü gururumu yenemiyordum. Ona yetişmeli ve ondan özür dilemeliyim. Beni affetmesi için kendisine yalvarmalıyım. Hemen yola çıkıyorum. Lütfen babamın ölmesine engel olun, ne olur!” Telefonu kapatır kapatmaz hastabakıcı, Ahmet beyin odasına gitti. Odaya girdiğinde, her şeyin yolunda olmadığını hemen anladı. Hasta adamın durumu değişmişti. Hemşire derhal zile bastı. Oda kısa sürede doktorlarla doluverdi. Ahmet beyin kalbi yeni bir kriz sonucunda duruvermişti. Doktorlar ellerinden geleni yaptılar, ama bir türlü hastanın kalbini çalıştıramadılar. Ahmet bey ölmüştü. Telefon etmiş olan hastabakıcı üzgün üzgün odadan çıkarken genç bir adamla yüz yüze geldi. Bu, Ahmet beyin oğlu Metin’di.

Hastabakıcı ona, babasının öldüğünü söyleyince genç adam çılgına döndü sanki. Gözlerinde durgun, umutsuz, acı bir ifade vardı. Boğuk bir sesle kendi kendine konuşuyordu: “Aslında babamdan hiçbir zaman nefret etmemiştim. Her zaman sevdim babamı; ama şimdi iş işten geçti. Nasıl anlatacağım şimdi babama kendisini sevdiğimi, ondan nefret etmediğimi? Ona o kadar hakaret ettim, üzdüm, acı verdim! Şimdi nasıl beni affetmesini isteyeceğim?” Birden bakışlarını karşısında duran ve ne yapacağını bilmeyen hastabakıcıya çevirdi. “Babamı son bir kere görmek istiyorum” dedi. Metin, babasının yattığı odaya girince hemen onun yatağına doğru koştu. Babasının cansız vücudunu örten çarşaf içine başını gömdü ve tüm bedenini sarsan hıçkırıklarla ağladı: “Bağışla beni baba! Ne olur affet beni! Sana ne kadar haksızlık ettim, seni üzdüm! Beni affet babacığım! Beni bağışladığını söyle!” Hastabakıcı çaresizlik içinde bu acı sahneyi izlerken yatağın yanındaki masaya gözü ilişti. Üzerinde bir kâğıt parçası vardı. Daha önce Ahmet beye verdiği kâğıttı bu. Kâğıdı aldı ve yazılan yazıyı okudu. Okurken onun da gözleri doldu. Sonra bu yazıyı Metin’e verdi. Metin, kâğıt üzerinde yazılı olanlara bakarken, yazıyı hemen tanıdı; bu, babasının yazısıydı. Yazıyı okurken birden ıstırap ve çaresizlikten gerilmiş olan yüz kasları gevşedi; gözlerinden yine birkaç damla yaş yanaklarına süzüldü. Kâğıdı bağrına bastı önce, sonra yine okudu. Gözlerini göğe kaldırıp, “Sana şükrederim ey Tanrım! Teşekkür ederim babacığım” diye tekrar ve tekrar seslendi. Kâğıt parçasında babasının eliyle yazılmış şu sözler vardı: “Sevgili oğlum Metin! Seni bağışladım. Her zaman seni bağışladım. Dua ederim ki, sen de beni bağışladın. Seni her zaman sevdim, halen de çok sevdiğimi bilmeni istiyorum! Evet, oğlum, seni bağışladım ve seni seviyorum!” ————– Değerli okuyucumuz, gerçekten sevdiğimiz bir kişiyi incitip üzdüğümüz zaman, kendimiz de üzülürüz, değil mi? O kişiyle hemen barışmak ve vicdan azabından kurtulmak isteriz. Ama az önce okumuş olduğumuz öyküdeki oğul gibi, gururumuzu yenemezsek, barışma, af dileme geç olabilir. Hele araya bir ölüm olayı girince, her şey geç olur. Yine geçenlerde gerçek bir yaşam öyküsü duyduğumda, hiç vakit kaybetmeden affetmenin ne kadar önemli olduğunu gördüm. Olay şöyle anlatıldı bana: Bir anne ile kızının araları açılmıştı. Anne yaşlıydı oldukça. Kızı da genç sayılmazdı. Ancak kız, bir türlü annesini affedemiyor, “O bana çok acı verdi, onu asla affetmem” diyordu. Ona bazı arkadaşları gidip, “Bak, annen yaşlıdır. Hepimiz hatalar yapıyoruz. Yüreğimizdeki acılığı söküp atmalı ve insanlarla barış içerisinde yaşamalıyız. Annene böyle kin gütmen, onu affetmemen doğru değil, onu bağışla” dediler. Ama bu kadın bir türlü affetmeye yanaşmadı. Bir gün bu kadının yaşlı annesi öldü. Cenaze töreninde ölenin kızı da oradaydı. Birden hıçkırıklarla ağlayan kadın, “Anne, anne, ne olur bir kelime söyle! Bir söz söyle!” dedi, ama çok geç kalmıştı. Ölen anne bir tek kelime bile söylemeyecekti. ————-
Çok değerli, sevgi dolu bir öğretmen vardı. Bu öğretmen, kendisine 12 öğrenci seçmiş, onları özel bir şekilde yetiştiriyordu. Sadece yetiştirmekle kalmayıp, onlara zaman ayırıyor, onlara alçakgönüllülüğün en yüce örneğini kendi yaşamında gösteriyordu. Hatta bir keresinde bu öğrencilerinin ayaklarını bile yıkadı. Bu on iki öğrenci arasında mesleği balıkçı olan Petrus adında biri de vardı. Petrus üç yıl bu öğretmeniyle birlikte kaldı, O’nun öğretilerini dinledi. O’nun sevgisine tanık oldu. Petrus öğretmenini çok sevdi, O’na bağlandı. Hatta sevgisi o kadar büyüktü ki, bir gün öğretmenine, “Senin için ölmeye bile razıyım” dedi. Ama din adamları bu öğretmeni sevmiyorlardı. Çünkü O, dış görünüşe değil, iç görünüşe önem veriyor; her insanın günahlı olduğunu söylüyordu. Kendisinin insanları günahtan kurtarmak için kurban olmaya geldiğini söylüyordu. Buna din adamları kızıyordu. Sadece kızmakla kalmayıp, bu öğretmeni ortadan kaldırmaya karar vermişlerdi. İşte o gün gelip çattı. Öğretmen öğrencileriyle birlikteyken, gelip onu yakaladılar. Bu öğretmen için canını bile vermeye hazır olan Petrus, hemen kılıcını çekti, öğretmenini korumaya kalktı; ama öğretmeni buna mani oldu. Sonra öğretmenin yakalandığını görünce tüm öğrenciler gibi Petrus da öğretmenini bırakıp kaçtı. Ama O’nu yine de uzaktan takip etti. Bu öğretmen, İsa Mesih’ti, sevgili okuyucumuz. İsa Mesih’i yakaladılar ve O’nu hemen mahkemeye götürdüler. İsa’yı sorguya çekip yargılamak, öldürmek için türlü yollar ve suçlamalar arıyorlardı. Petrus da sessizce avluya girip olup bitenleri görmek istiyordu. Ama birden yanında bir hizmetçi kız durdu. Petrus’a dikkatle bakıp, “Bu adam da Nasıralı İsa’yla birlikteydi” dedi. Fakat Petrus, İsa’yla olduğunu inkâr etti, O’nu tanımadığını söyledi. Az sonra yine ona, “İsa’nın öğrencilerinden birisin” dediler. Ama o yine İsa’yı tanımadığını söyledi. Üçüncü kez yine birisi, “Bu adam gerçekten İsa’yla beraberdi, aynı memleketten geliyor” dedi; ama Petrus bu kez de küfrederek İsa’yı tanımadığını söyledi. Ne oluyordu Petrus’a? O, öğretmeni için canını bile vermeye hazır değil miydi? O’nu sevmiyor muydu? Peki, şimdi neden öğretmenini tanımadığını söylüyordu? Üçüncü kez öğretmenini inkâr edince horoz öttü; çünkü İsa ona, “Bu gece horoz ötmeden sen beni üç kere inkâr edeceksin” demişti. Petrus bunu hatırladı; çok çok acı duydu yüreğinde. Dışarıya çıkıp acı acı ağladı. Ertesi gün İsa Mesih çarmıha çakılıp öldürüldü. Petrus ise vicdan azabı içerisinde eziliyordu. O her zaman İsa Mesih’i sevmişti. O’nu terk etmek, inkâr etmek ya da O’na küfretmek aklının ucundan bile geçmemişti. Ama korkuya kapılarak bu durumlara düşmüştü. Şimdi O’ndan özür dilemeliydi; O’nun affını rica etmeliydi. Ama çok geç kalmıştı; çünkü sevdiği bu kişi ölmüştü. Petrus, İsa’nın bir sözünü unutmuştu. İsa birkaç kere öğrencilerine şöyle demişti: “Ben öldükten üç gün sonra dirileceğim ve sizden önce Celile denen bölgeye gideceğim!” Gerçekten de İsa Mesih çarmıhta öldükten üç gün sonra dirildi, gelip öğrencileriyle konuştu. Petrus İsa’nın dirildiğini ilk duyduğunda şaşırdı. Muhakkak çok utanıyor ve ‘ben Rabbimi inkâr ettim, şimdi beni herhalde azarlayacak’ diye düşünüyordu; diğer yandan, ‘acaba beni yine sevecek ve bağışlayacak mı?’ diye düşünmüş olmalıydı. Ama hayır! Bu sevgili öğretmen Petrus’u azarlamadı; onu atmadı. Ona kızmadığını, onu sevdiğini, onu ta başlangıçta bağışladığını ve ona güvendiğini göstermek için Petrus’a büyük bir görev de verdi. Böylece Petrus Rabbine daha çok bağlandı, vicdan azabından kurtuldu.

Değerli okuyucularımız, başta anlattığımız öyküde kalp sektesinden ölen Ahmet bey, ölmeden önce oğlu Metin’i sevdiğini ve bağışladığını bir kâğıt parçası üzerine yazarak oğlunu vicdan azabından kurtardı, onu iç rahatlığına kavuşturdu. İsa Mesih ise ölümden dirilip, şahsen Petrus’la konuşup onu sevdiğini ve bağışladığını bildirdi. Mesih aynı sevgiyi ve affı tüm dünyaya sunuyor. Tanrı sizi seviyor. Elbette sizin de Tanrı’yı üzen, O’nu inciten günahlarınız vardır. Çünkü herkes günah işlemiştir. Günah ise bizi Tanrı’dan koparan, uzaklaştıran bir illettir. Ama Tanrı, İsa Mesih’in çarmıhtaki ölümüyle size de sonsuz sevgisini ve bağışını sunuyor. Tanrı, Mesih İsa’ya iman eden herkesin günahlarını bağışlıyor. Evet, değerli okuyucumuz, günahlarınızla Tanrı’yı üzdünüz, O’na hakaret ettiniz, O’nu incittiniz, O’ndan ayrıldınız. Yarın ne olacağınız hiç de belli değil, öyle değil mi? Geç olmadan bugün Tanrı’ya gelip O’ndan af dileyin günahlarınız için. Tanrı bir babadan daha sevecen ve merhametlidir, sevgi doludur. O bizleri her zaman bağışlamak istiyor. Yeter ki, O’na gelinsin. Okuduğunuz yazı hakkında söyleyece­ğiniz veya soracağınız bir şey varsa, lütfen bize mektup yazınız. Kurtuluş konusunda daha fazla bilgi edinmek isterseniz, ücretsiz Kutsal Kitap derslerimizden ve diğer yayınlarımızdan isteyebilirsiniz. Haberlerinizi bekliyoruz. Mutlu Kaynak mektup@tevratzeburincil.org

BEYAZ BİR MENDİL

BEYAZ BİR MENDİL

Beyaz mendil

BEYAZ BİR MENDİL

Ahmet sokakta yolun kenarında oturmuştu. Burası, onun doğduğu ve büyüdüğü mahalleydi. İki sokak ilerideki kırmızı tuğlalı evde dünyaya gelmiş, o evde anne ve babasıyla çok mutlu günler yaşamıştı. Evlerinin bahçesindeki çiçekleri çok iyi hatırlıyordu. Öylesine güzel ve canlı renkleri vardı ki! Ya mis gibi kokuları? Gözlerini kapadı, çiçeklerin o mis kokusunu ciğerlerine çeker gibi derin bir nefes aldı. Evlerinden sokağa doğru uzanan o dar yolda bisiklete binmesini öğrenmişti. Babasının bu bisikleti alması hiç de kolay olmamıştı. Bunun için çok çalışması gerekiyordu. Bin bir zorluklarla dişinden, tırnağından arttırdığı parayla satın aldığı bisikleti Ahmet’e armağan ettiği gün babacığının gözlerindeki o pırıltıyı ve yüzündeki o inanılmaz mutluluk ifadesini nasıl unutabilirdi ki! Çok seviyordu babası onu!

Zaman hızla akıp gitmiş, Ahmet büyümüş, gelişmiş, koskocaman bir delikanlı olmuştu. Kendisiyle birlikte istekleri de büyüyordu. Çalışmaya, para kazanmaya başlamıştı. İyi para kazanıyordu. Bisikletin yerini şimdi motosiklet almıştı. İstediği şeylere sahip olmak pek de zor değildi onun için. Ama nedense bunların hiçbirisi onun mutlu olmasına yetmiyordu. Evdeki yaşantısı onu sıkıyor, bunaltıyordu.

“Bıktım artık” diye mırıldandı kendi kendine, “aynı yüzlerden, aynı işlerden, aynı komşu ve akrabalardan. Bu monoton yaşantıdan sıkıldım.”

Zamanını geç saatlere dek diskoteklerde, kumar masalarında ve içki âlemlerinde geçiriyor, gece yarılarına doğru eve geliyordu. Bazen günlerce eve gelmediği de oluyordu. Ahmet’teki bu olumsuz değişiklik anne ve babasını üzüyor, harap ediyor, için için ağlatıyordu. Ne yazık ki, ellerinden hiçbir şey gelmiyordu. Artık kararını vermişti Ahmet. Buralardan çok uzaklara gidecek, büyük bir kente yerleşip orada istediği gibi gönlünce yaşayacaktı.

Anne ve babası yolun ağzında durmuş, acı dolu bakışlarla, çaresiz bir şekilde biricik oğullarının ardı sıra bakıp ona el sallıyorlardı. Gözyaşları yanaklarından aşağıya doğru süzülüyor, anlatılması güç bir acı yüreklerini kasıp kavuruyor, kor gibi yakıyordu.

“Yolun açık olsun! Tanrı seni korusun oğlum. Güle güle!”

Ahmet’in gidişinin üzerinden uzun yıllar geçmişti. Ne bir mektup, ne de bir haber vardı ondan. Babası Ahmet’in nerede olduğunu bile bilmiyordu. Çok özlüyordu oğlunu. Ona olan özlemi gitgide büyüyordu. Nerelerdeydi, nasıldı, ne yapıyordu acaba? Öylesine merak ediyordu ki, bazı geceler onu düşünmekten gözlerine uyku girmiyordu. Ara sıra Ahmet de onları hatırlıyordu. Annesini, babasını, evini, kasabasını ve arkadaşlarını… Düzensiz ve kötü yaşantısı onu yıpratmış, perişan etmişti. Bedeni zayıf düştüğü için sık sık hastalanıyordu. Açlık ve parasızlık ise canına yetmişti. Sefalet içinde yaşıyordu. Arkadaşları, tanıdıkları ve tüm dostları teker teker ondan uzaklaşmışlardı. Artık çaresiz ve yapayalnızdı. Anne ve babası geldi aklına. Yanlarına dönebilirdi. Ancak onlar kendisine yardım edip borç para verebilirlerdi. Sonunda kararını verdi. Kendisi için gerekli olan birkaç eşyasını toplayıp yola koyuldu.

Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra nihayet kasabasına varmıştı. Evlerinin kapısına geldiği zaman biraz heyecanlıydı. Anne ve babasına geleceğinden hiç söz etmemişti.

“Anne, baba! Ben geldim, oğlunuz Ahmet! Kapıyı açın lütfen!”

Ahmet’in sesini duyan anne ve babası kulaklarına inanamadılar.

“Duydun mu bey? Yanılmıyorsam bu Ahmet’in sesi!”

“Evet, hanım, Ahmet bu!”

İkisi birden sevinç içerisinde kapıya doğru koştular. Kapıyı açıp oğullarını karşılarında gören anne ve baba gözlerine zor inanıyorlardı. Hasretiyle yanıp tutuştukları biricik oğulları şimdi karşılarındaydı.

Babası: ‘Ahmet’im, canım oğlum!’ diyerek oğlunun boynuna sarıldı ve onu defalarca öptü, kokladı, bağrına bastı. Annesi de gözyaşları içerisinde oğlunun boynuna sarıldı, öptü ve doyasıya ağladı. Ama bunlar sevinç gözyaşlarıydı.

Anne ve babasının Ahmet’e göstermiş olduğu bu sevgi ve ilgi onu çok utandırmıştı. Yıllarca onlardan uzaklarda yaşamış, onlara ne bir haber ne de bir mektup yollamıştı. Onları merak ve üzüntü içerisinde bırakmıştı. Ama onlar bu konuda tek bir söz bile etmeyerek Ahmet’i mahcup etmek istememişlerdi. Tüm bu şeyler Ahmet’i derin derin düşündürüyordu. Onlardan nasıl borç para isteyebilirdi? Vazgeçti bu düşüncesinden, borç para istemeyecekti onlardan.

Gelişinin üzerinden tam iki hafta geçmişti, paraya öyle gereksinmesi vardı ki! Anne ve babası o gün evde yoktu. Yandaki komşularına gelen bir misafiri görmeye gitmişlerdi. Ahmet evde yalnızdı. Babasının dar gün için biriktirmiş olduğu paranın yerini daha önceden öğrenmişti. Bu, onun için kaçırılmaz bir fırsattı. Fırsattan yararlanarak babasının paralarını aldı, cebine koydu, eşyalarını toplayıp apar topar oradan uzaklaştı. Kimse onu görmemişti. Uzaklara, çok uzaklara gidecekti artık.

Aradan yine yıllar geçmişti. İşler Ahmet’in istediği gibi gitmemiş, işlediği büyük bir suç nedeniyle tutuklanarak cezaevine düşmüştü. Cezalı olarak orada geçirdiği uzun yıllar içerisinde çekmiş olduğu acı ve sıkıntılar onu olgunlaştırmıştı. Yaşamış olduğu günah dolu yaşamın ve sorumsuzca attığı yanlış adımların faturasını uzun yıllar demir parmaklıklar ardında geçirerek ağır bir şekilde ödemişti. Yaptıklarından çok pişmandı. Düşünceleri ve yaşama bakış açısı tamamen değişmişti. Artık cezasının sonuna yaklaşıyordu. Son birkaç günde zaman geçmek bilmiyor, geçen her dakika bir asır gibi uzun geliyordu ona.

‘Cezaevinden çıktıktan sonra gidecek bir yerim yok!’ diye düşündü kendi kendine. Anne ve babasını anımsadı. Ne çok özlemişti onları. Evi, sımsıcak yuvası, sevgili anne ve babasının eşsiz bir sevgiyle bakan o sevecen bakışları canlanıvermişti gözlerinin önünde. Derin bir iç çekti. Her şey burnunda tütüyordu. Kırmızı tuğlalı evleri, kasabaları, komşuları ve dostları… Acaba anne ve babası yaşıyorlar mıydı? Hâlâ o evde mi oturuyorlardı? Onlar hakkında hiçbir şey bilmiyordu Ahmet.

‘Oraya döndüğümde beni görmek isteyeceklerini hiç sanmıyorum’ diye mırıldandı kısık bir sesle.

Nihayet Ahmet’in beklediği gün gelip çatmıştı. Cezaevindeki arkadaşlarıyla teker teker vedalaştı, kapılar açıldı ve Ahmet elinde çantasıyla dışarıya çıktı. Özgürdü artık. Tek arzusu anne ve babasının yanına dönmekti. Öncelikle kendisine kalacak bir yer ve geçimini sağlaması için bir de iş bulmalıydı. Ne de olsa yolculuk için para gerekiyordu. Tanrı’ya şükürler olsun ki, iş bulması pek uzun sürmedi. Artık bir işi vardı ve kazanıyordu. Yavaş yavaş kendisi için gerekli olan parayı toplamaya başladı.

Aradan haftalar, aylar geçmişti. Kasabasına dönmek için Ahmet’in karşısına birçok fırsat çıkmıştı, ama ailesinin yanına dönecek cesaret bulamamıştı kendisinde. Onlara hangi yüzle dönecek, yapmış olduğu bunca kötülükten sonra yüzlerine nasıl bakacaktı? Çok utanıyordu.

‘Zavallı anne ve babacığım… Ne kadar çok üzdüm onları! Tüm bu olanlardan sonra beni görmek isteyeceklerini nasıl düşünebilirim?’ diye düşündü kendi kendine.

Bir gün, yakında anne ve babasının kasabasına gidecek olan bir arkadaşına rastladı. Arkadaşı ona:

“Arabada yer var, sen de benimle gelmek istemez misin, Ahmet?” diye sordu. Bu haber oldukça heyecanlandırmıştı Ahmet’i. Fazla düşünecek zamanı yoktu. Sabah erkenden yola çıkılacaktı. Ani bir kararla:

“Evet, geliyorum!” diye yanıt verdi Ahmet. Sevinçle el çakıştı iki arkadaş.

Ertesi sabah yola koyuldular. Uzun ve neşeli bir yolculuk yapmışlardı. Kasabasına çok yakın olan bir yerde durdular. Ahmet arabadan indi, arkadaşına teşekkür etti, onu kucaklayarak vedalaştı. Ne yapacağını bilemiyordu. Düşünceleri karmakarışıktı. Sonunda, anne ve babasına bir mektup yazmaya karar verdi.

‘Sevgili anne ve babacığım,

Cuma günü mahallenize geleceğim. Orada oturup oturmadığınızı, ayrıca beni görmek isteyip istemediğinizi de bilmiyorum. Sizleri çok üzdüğümü ve size çok acı çektirdiğimi biliyorum. Bu yüzden karşınıza çıkmaya utanıyorum. Eğer beni görmek istiyorsanız, Cuma günü sabahtan evinizin penceresine beyaz bir mendil asın. Bu, beni kabul edeceğinizin bir belirtisi olacaktır.

Sizleri çok seven ve özleyen oğlunuz Ahmet..’

Bu kısacık mektubu yazmak asırlar kadar uzun gelmişti Ahmet’e. Sonra kalktı ve mektubu postaya verdi. Bir gün bekledikten sonra Perşembe günü otobüse bindi. Akşama doğru kasabaya vardı. Geceyi geçirmek için bir ağacın altına uzandı. Gözünü bir türlü uyku tutmuyordu. Ne olacaktı? Mendili asacaklar mıydı? Onu kabul edecekler miydi? Nasıl karşılayacaklardı onu? Birbirlerine neler söyleyeceklerdi? Tüm bu sorular Ahmet’in düşüncelerinde defalarca tekrarlanıyor, tekrarlanıyordu.

Şafak sökmeye başlamıştı. Ahmet’in gözkapakları ağırlaştı, sonra da derin bir uykuya daldı. Uyandığı zaman güneş tepelerin arkasından yükselmeye başlamıştı. Ahmet’in her tarafı ağrıyordu. Kalktı ve ağır adımlarla mahallesine doğru yürümeye başladı. Evlerinin iki sokak aşağısına gelince durakladı, sonra ani bir kararla yolun kenarına oturdu. Bekleyecekti. Kasaba uyanıyordu. İnsanlar işlerine gitmeye başlamış, bazıları da alışveriş yapmak için az ilerde kurulan pazar yerine doğru ilerliyorlardı. Birkaç adım yürüse uzaktan kırmızı tuğlalı evlerini görebilecekti. Ahmet buralara uğramayalı yıllar oluyordu. Kim bilir belki o ev yoktu artık, belki de başkaları oturuyordu orada.

Ahmet kalktı, tekrar yürümeye başladı. Sokağın başına gelince orada durdu. Kırmızı tuğlalı evleri görünüyordu. Yüreği sevinçle dolmuştu. Ama çok tuhaf! Evin duvarları beyazlara bürünmüştü. Ahmet birkaç adım daha yaklaştı. Şimdi her şeyi daha iyi görebiliyordu. Evin sokağa bakan duvarlarına ve pencerelerine o kadar çok beyaz şeyler asmışlardı ki, evin duvarları zor görülüyordu. Beyaz yatak çarşafları, beyaz masa örtüleri, beyaz mendiller, havlular ve perdeler. Ahmet şaşırıp buna bir anlam veremiyordu. Bu kadar çok beyaz örtüyü nereden bulmuşlar ve neden oraya asmışlardı? Üstelik evin kapısı da sonuna kadar açıktı. Birden durumu kavradı. Tüm bu örtüleri onun için asmışlar, kapıyı da onun için açık bırakmışlardı…. Kalbi sevinç ve heyecandan yerinden fırlayacak gibiydi. Önce ürkek adımlarla eve doğru yürüdü, sonra sokaktan evlerine giden dar yolu koşarak geçti ve açık kapıdan içeriye girdi.

********

Sorular:

1) Bu öykü size İncil kitabındaki hangi öyküyü anımsatıyor?

2) Bu öyküye benzeyen öykü İncil kitabının neresinde bulunmaktadır?

3) “Beyaz bir mendil” öyküsündeki babayı Tanrı’ya benzetiyor musunuz? Eğer yanıtınız evet ise, hangi yönlerini benzetiyorsunuz?

4) Bizim durumumuz da ‘Beyaz Mendil‘ öyküsündeki oğlun gibi midir? Öyle ise hangi yönlerde onunla benzerlik gösteriyoruz? Tanrı’nın bize olan eşsiz sevgisi ve iyilikleri karşısında O’nu gerektiği gibi seviyor ve O’na itaat ediyor muyuz? Yoksa O’na acı mı çektiriyoruz?

5) Tanrı’dan ayrıldıktan sonra, O’na tekrar dönebiliyor muyuz? Tanrı’nın kapısı bize her zaman açık mıdır?

6) Asılmış olan beyaz mendil (veya beyaz çarşaf) dünyanın her tarafında barışı simgelemektedir. Babasının Ahmet’le barışmaya hazır olduğu gibi, Tanrı da bizimle barışmaya hazır mıdır? Acaba bizler Tanrı’yla barışmaya hazır mıyız?

7) Tanrı, Kendisi’nden uzaklaşmış olan çocuklarını bağışlar mı? Kaç kere bağışlar?

8) Böyle bir göksel Babamızın olması ve bizlere bu şekilde davranması seni sevindiriyor mu? Tanrı’nın bizi olduğumuz gibi kabul etmesine seviniyor musun?

9) Sen de göklerdeki Babamıza benzemek istiyor musun? Sana karşı borçlu ya da suç işlemiş olan insanları, Tanrı’nın seni bağışladığı gibi, bağışlamaya hazır mısın? Tanrı’nın seni kabul ettiği gibi, sen de sana dönen kardeşini kabul edecek misin?

10) Göklerdeki Babamıza benzer olmak için Kutsal Ruh’un seni değiştirmesine ve seni sevgisiyle doldurmasına izin veriyor musun?

Bir kardeşimiz şöyle demişti: “Kardeşini bağışlamayan bir kişi şeytanın ekmeğine yağ sürer.”

Kutsal Kitap’tan ayetler:

İsa, “Bana geleni hiç geri çevirmeyeceğim” dedi (Yuhanna 6: 37).

“Tanrı’nın melekleri, Tanrı’ya dönen günahlı bir insan için sevinç duyacaklar” (Luka 15: 10).

“Sevinmek ve eğlenmek gerekti, çünkü bu kardeşin ölmüştü, yaşama döndü, kaybolmuştu, bulundu” (Luka 15: 32).

“Günahımız yoktur dersek kendi kendimizi aldatırız; ama günahımızı açığa çıkarırsak, güvenilir ve adil Tanrı günahlarımızı bağışlayıp bizi her kötülükten arındıracaktır” (1 Yuhanna 1: 8-9).

“Tanrı sevgidir” (1 Yuhanna 4: 8).

“Tanrı, bize olan sevgisini böyle kanıtlıyor: Biz daha günahlı (O’ndan uzak) iken Mesih bizim için öldü” (Romalılar 5: 8).

“Rabbi bulunabilirken arayın; yakınken O’na seslenin. Kötü kişi kendi yolunu ve sapmış kişi kendi düşüncelerini bıraksın ve Rabbe dönsün, Rab ona acıyacak, o kişi Tanrı’mıza dönsün, çünkü O bol bol bağışlar” (Yeşaya 55: 6-7).

“Tanrı sizi Mesih’te bağışladığı gibi, siz de birbirinizi bağışlayın” (Efesliler 4: 32).

“Mesih sizi kabul ettiği gibi, O’nun yüceltilmesi için siz de birbirinizi böyle kabul edin” (Romalılar 15: 7).

Sevgili okuyucumuz, okuduğunuz yazı hakkında söyleyeceğiniz veya soracağınız varsa, lütfen bize mektup yazınız. Kurtuluş konusunda daha fazla bilgi edinmek isterseniz, ücretsiz Kutsal Kitap derslerimizden ve diğer yayınlarımızdan isteyebilirsiniz. Haberinizi bekliyoruz.

Mutlu Kaynak

mektup@tevratzeburincil.org