Tag Archives: perişan

KADİR’İN MİRASI

KADİR’İN MİRASI

Kadirin Mirasi

KADİR’İN MİRASI

Kadir varlıklı bir ailenin tek çocuğuydu. Baba ve annesiyle birlikte büyük şehirlerden uzak bir köyde kalırdı. Kadir iki yaşındayken annesi, daha sonra da babası öldü. Çocuğun aksi, sinirli, yalnız kendi rahatını düşünen amcası, onu istemeyip başka köydeki uzak akrabasına gönderdi. Çocuk burada biraz daha iyi karşılandı.

Aradan bir ay kadar geçince, kötü kalpli amca, köyün ileri gelenlerine, „yeğenim öldü“ dedi. Bunu söylemekteki amacı, kardeşinden kalan mirasa tek başına konmaktı. Nihayet bu arzusunda da başarılı oldu.

Yıllar geçti, Kadir büyüyüp tarlada çalışmaya başladı. Her sabah şafakta yatağından kalkar, torbasına biraz ekmek, peynir koyup tarlaya giderdi. Akşam güneş battıktan sonra eve dönerdi. Bu kadar çok çalışmasına karşılık evdekiler onu hor görür, fakirlik ve kimsesizliğini başına kakar, biz iyiyiz de sana bakıyoruz, derlerdi. Oysa zavallı Kadir’i okula dahi göndermemişlerdi. O, biraz okumayı arkadaşlarının yardımıyla öğrenmişti. Günleri çalışmayla geçen Kadir 22 yaşına girdi. Bir gün Kadir evde yalnızken kapı çalındı. Hemen koşup kapıyı açtı. Postacı ona bir mektup uzattı. Mektubun üzerinde „Sayın Kadir Efendiye“ yazılıydı. Delikanlı mektubu alınca pek şaşırdı. Çünkü o, kendisine mektup yazacak kimsesi olduğunu bilmiyordu. Acaba ona bu mektubu kim yazmıştı? Mektubu koynuna soktu, sonra rahatça okuyabileceği bir yerin yolunu tuttu. Uygun bir yer bulup etrafında kimsenin olmadığından emin olunca, mektubu açıp okumaya başladı.

5. Mayıs 1945

Sayın Müfit oğlu Kadir Efendi, bu mektubu sana yazan ben Nurettin oğlu Aziz, senin dayınım. Uzun aramalarımdan sonra, birkaç yıl önce senin yaşamakta olduğunu öğrendim. Buna çok sevindim. Sen benim etimden, canımdan bir parçasın. Sevgili yeğenim, öğrendiğime göre kendi durumundan habersizsin. Oysa baban öldüğünde sana büyük bir miras bırakmıştı. Ancak eline düştüğün düşman o mirası yalan uydurarak ele geçirdi. Seni aldatan adam güçlü ve kurnazdır, onun için onunla mücadele etmekten kaçındım. Senin haklarını geri alıp sana teslim edebilmem için satın almaktan başka çare bulamadım. Bunun için çok çalıştım. Sana satın aldığım mirasın tapuları doğduğun köyün kasabasındaki kaymakamdadır. Onları imzalayıp derhal alabilirsin. Oraya giderken bu mektubu ve nüfus kâğıdını yanına al. Beni hemen görmek isteyeceğini biliyorum, ama ben şimdi uzun bir yolculuğa çıkıyorum. Daha sonra dönüp seninle görüşeceğim. O zaman birlikte sevineceğiz. Şimdilik Tanrı’ya emanet ol. Gözlerinden öperim.

Dayın Aziz.

Kadir, mektubu okuyunca heyecanlandı. Kendisine yazılan bütün bu şeyler doğru muydu? Gerçekten büyük bir servetin mirasçısı mı, yoksa ekmeğini çıkarmak için sıkı çalışmak zorunda kalan yoksul bir genç miyim, diye düşündü. Kafasındaki böyle sorulara cevap bulmak için mektubu tekrar okudu. Sonra, mektubu ondan zorla alırlar korkusuyla onu kimsenin bulamayacağı bir yerde bir tasın altına sakladı. Eve gelirken yolda kendi kendine şöyle dedi: „Acaba gerçekten benim böyle bir dayım var mı? Bana müjdelenen miras doğru mu? Gerçekten mektup benim adıma geldi, ama…“

Düşünceli hâli evdekilerin dikkatini çekti ve ona, neyin var, diye sordular. Kadir niçin düşünceli olduğunu önce onlardan saklamak istedi, ama ısrarları karşısında dayanamadı, dayısından bir mektup aldığını, doğduğu köyün kasabasına gidip araştıracağını söyledi. O zaman onunla alay etmeye başladılar: „Sanki koca dünyada senden başka Kadir isimli adam yok! Bu mektup sana değil, kuşkusuz başka birisine yazılmıştır.“ Mektubu görmek istediler, ama Kadir mektubu göstermedi.

Ertesi günü nüfus kâğıdını alıp mektubu sakladığı yere gitti. Orada nüfus kâğıdını dayısının ona gönderdiği nüfus kâğıdı suretiyle karşılaştırdı. Kâğıtlardaki ad, soyadı, doğum yeri, doğum tarihi, anne ve baba adı birbirinin aynısıydı. Artık bu mektubun kendisine yazıldığından emindi.

Dayısının mektubu ile birlikte kendi nüfus kâğıdını da taşın altına sakladı. Akşam yemeğine eve gelince Kadir, ağasının, köyün bütün ileri gelenlerini evlerine davet ettiğini gördü. Kadir’e, „Bu gelen mektuba inanacak kadar aptal olamazsın; bu mektup sahtedir, birisi sana kötü bir şaka yapmak istiyor. Mektubu bize göster, onun sahte olduğunu sana ispat edelim“ dediler.

Bunun üzerine Kadir şüphelenmeye başladı. Mektubun sahte olup olmadığını şimdiye dek düşünmemişti. Kendi kendine şöyle dedi: „İçimde bir şey bana mektubun doğru olduğunu söylüyor, ama yine de gidip bu Aziz dayım hakkında bir şeyler öğrensem hiç de fena olmaz.“

Bir gün çarşıya gitti. Oranın en güvenilir adamını bulup ona, o kasabada Aziz adında birisinin yaşayıp yaşamadığını sordu. Adam, „Evet, gerçekten de orada Aziz adında çok iyi bir adam yaşıyor, ama birkaç gün önce uzun bir yolculuğa çıktı. Aziz efendi çok varlıklı biridir, ancak duyduğuma göre, bir miras meselesi yüzünden son yıllarda epey çalışmış ve sonunda bu mirası geri satın almış“ yanıtını verdi. Delikanlının yüreği rahatladı, sevinçle köye döndü.

Kendi kendine, „Vay be, demek ki, bu dayım benim için çalışmış!“ dedi. Kalbinde dayısına karşı büyük bir sevgi doğmuştu.

Eve gelince efendisine, yolculuğa çıkacağını bir kere daha söyledi. Efendisi buna çok kızdı ve „eğer bizi bırakırsan, bizden tamamen ayrılmış, kesilmiş olacaksın“ diyerek ona kendisini bekleyen tehlikelerden söz etti. Engel olamayacağını anlayınca, Kadir’in bu aptallığının geçeceğini umarak onu bir odaya hapsetti. Ama Kadir, bir gece herkes mışıl mışıl uyurken, odanın kerpiç duvarını deldi ve kendisine geçebileceği bir yer açıp ay ışığında sessizce evden uzaklaştı. Sakladığı yerden mektup ve nüfus kâğıdını alıp koşarak köyden uzaklaştı. Kadir gündüzleri saklanıp geceleri yoluna devam etti. Mümkün olduğu kadar rastladığı hanlarda çalıştı, ama yine de karnını doyurabilmek için ayakkabısını ve ceketini satmak zorunda kalmıştı. Evet, Kadir büyük bir mirasın sahibiydi, ama şu andaki görünümü bunun tam tersini gösteriyordu.

Kadir üç hafta yürüyerek nihayet yorgun ve perişan bir durumda kasabaya vardı. Kaymakamlık binasını buldu. Oradaki memurlara dayısından gelen mektubu ve nüfus kâğıdını gösterir göstermez onu derhal kaymakam beyin huzuruna çıkardılar. Kaymakam, Kadir’in kim olduğunu derhal anlayıp, „Oğlum, geldiğine iyi ettin, çünkü dayın senin buraya gelmeni istedi. Şimdi tapular şahitlerin önünde sana verilecek, kendi imzanı atıp bütün mirasa sahip olacaksın. Aldığın mektuba güvendin ve tüm engelleri aşarak buraya geldin. Bu güvenin de seni büyük bir servete kavuşturdu“ dedi. O gece Kadir yatağına fakir bir yolcu değil, çok zengin biri olarak, birçok malın, tarlanın sahibi olarak girdi.

Kadir, sevincinin zirvesine ulaşacağı günü, kendisini sevip uğruna bu kadar çalışmış olan dayısını yüz yüze göreceği anı özlemle bekledi.

Değerli okuyucumuz, sana da bir mektup geldi. Bu mektup, gökten gelen İncil Müjdesidir. Bu mektup sana geçici, dünyasal servetlerden değil, senin için göklerde saklı, çürümez, lekesiz ve solmaz bir mirastan söz eder (1 Petrus 1: 4). Bu mirasın anlamı, Tanrı’yla barış olanağı, O’nun sana olan lütfü, iyiliği ve sevgisidir. Bir babanın oğluna miras bırakması gibi, Tanrı da insanlara miras vaat eder.

İncil bize der ki:

Düşmanımız olan şeytan bizi kandırarak Tanrı’dan ayırmıştır. Karanlıkta kaldığımız sürece Tanrı’nın zenginliğinden ve bizim için hazır duran büyük mirastan habersiziz. Şeytan, hiçbir zaman bizim bu mirasa konmamızı istemez. Bu nedenle de İncil’in müjdesini saklamaya ya da yalanlamaya çalışır çeşitli yollarla.

Evet değerli dostum, şeytan, İncil Müjdesini senden saklamak istemektedir. Ama mektubun Kadir’in eline ulaşması gibi, İncil Müjdesi de sana ulaştı. Bu mirasa seni kavuşturmak için uğraşıp kendisini feda etmiş olan İsa Mesih’tir. O, kendi canı pahasına günahlarının affını sağlayarak seni bu mirasa sahip kıldı. Kendisi suçsuz ve lekesiz olduğu halde İsa Mesih, senin suçlarını ve senin Tanrı’ya olan borçlarını yüklenerek sonsuz ıstıraplar çekip çarmıhta ölerek ödedi. Tanrı da İsa’nın bu lekesiz sevgisinden, bu kusursuz itaatinden ve fedakârlığından hoşnut kalarak O’nu üçüncü günde ölülerden diriltti, hem de sonsuzluğa kadar yaşamak üzere. Demek ki, Tanrı’ya olan borcun ödenmiştir, tümden silinmiştir, değerli dostum. Senin yapacağın, eski yaşamını bırakıp iman ve cesaretle seni bekleyen bu büyük bağışı almak için Tanrı’ya gitmendir.

Şüphesiz, böyle bir karar verdiğinde, çevrendekiler senin onlarla birlikte kalmanı, içinde yetişmiş olduğun adetleri, yolu bırakmamanı isteyecekler. Unutma ki, bu adetler seni ebedi mirasa kavuşturamaz.

Kadir’e, mektup sana ait değil, dedikleri gibi, sana da, İncil senin için değil, Hıristiyanlara aittir diyecekler. Oysa İncil Müjdesi, ulus, ırk ve dil fark etmeden, herkese verildi.

Bazı kişiler, Kadir’in köyünün ihtiyarları gibi, bu müjdenin sahte, güvenilmez olduğunu iddia edecekler. Ama kendin İncil’i samimi bir şekilde okursan, arayıp araştırırsan, sen de Tanrı Sözü olan İncil’in kusursuz ve gerçek olduğunu görebilirsin. Biz de kendi yaşamımızda, İncil sözlerinin doğru olduğunu, yaşamımızı değiştirip bizi yenilediğini gördük.

Sevgili okuyucu, kendi yüreğinde olan Tanrı sesine de kulak ver. Çünkü O, sana bu müjdenin yalan olmadığını tasdik ve şahadet eder. Olduğun gibi kalmanı isteyen insanların sesine kulak verme, araştırmalarında sana engel olmak isteyenlerden ayrıl. Dua ile Rabbe yaklaş. Günahlı olduğunu O’na söyle ve İsa Mesih’in günahlıları kurtarmak için yeryüzüne geldiğini bildiren sözlerini Rabbe göster. Bu şekilde cesaretle Tanrı’ya gelip İsa Mesih’in sana kazandırdığı mirası, yani günahlarının affını talep edersin. İsa Mesih senin uğruna öldüğü için bu miras senin hakkındır.

Mirasın tapularını nasıl elde edeceksin? Senin uğruna kendisini feda etmiş Rabbe şükretmekle! Sonra, aldığın servetin değerini her gün biraz daha fazla tanıyıp onu kullanacaksın. Tanrı’nın sana verdiği sevgi, barış, sevinç, cömertlik ve sabır etrafındakilerin yararına olacaktır. İsa Mesih’in tekrar geleceği günü özlemle bekleyeceksin. Çünkü O’nu o günde yüz yüze göreceksin. O zaman Mesih ve sen birlikte O’nun mektubuna güvendiğine sevineceksiniz.

Sevgili okuyucumuz, okuduğunuz yazı hakkında söyleyece¬ğiniz veya soracağınız varsa, lütfen bize mektup yazınız. Haberinizi bekliyoruz.

Mutlu Kaynak

mektup@tevratzeburincil.org

BEYAZ BİR MENDİL

BEYAZ BİR MENDİL

Beyaz mendil

BEYAZ BİR MENDİL

Ahmet sokakta yolun kenarında oturmuştu. Burası, onun doğduğu ve büyüdüğü mahalleydi. İki sokak ilerideki kırmızı tuğlalı evde dünyaya gelmiş, o evde anne ve babasıyla çok mutlu günler yaşamıştı. Evlerinin bahçesindeki çiçekleri çok iyi hatırlıyordu. Öylesine güzel ve canlı renkleri vardı ki! Ya mis gibi kokuları? Gözlerini kapadı, çiçeklerin o mis kokusunu ciğerlerine çeker gibi derin bir nefes aldı. Evlerinden sokağa doğru uzanan o dar yolda bisiklete binmesini öğrenmişti. Babasının bu bisikleti alması hiç de kolay olmamıştı. Bunun için çok çalışması gerekiyordu. Bin bir zorluklarla dişinden, tırnağından arttırdığı parayla satın aldığı bisikleti Ahmet’e armağan ettiği gün babacığının gözlerindeki o pırıltıyı ve yüzündeki o inanılmaz mutluluk ifadesini nasıl unutabilirdi ki! Çok seviyordu babası onu!

Zaman hızla akıp gitmiş, Ahmet büyümüş, gelişmiş, koskocaman bir delikanlı olmuştu. Kendisiyle birlikte istekleri de büyüyordu. Çalışmaya, para kazanmaya başlamıştı. İyi para kazanıyordu. Bisikletin yerini şimdi motosiklet almıştı. İstediği şeylere sahip olmak pek de zor değildi onun için. Ama nedense bunların hiçbirisi onun mutlu olmasına yetmiyordu. Evdeki yaşantısı onu sıkıyor, bunaltıyordu.

„Bıktım artık“ diye mırıldandı kendi kendine, „aynı yüzlerden, aynı işlerden, aynı komşu ve akrabalardan. Bu monoton yaşantıdan sıkıldım.“

Zamanını geç saatlere dek diskoteklerde, kumar masalarında ve içki âlemlerinde geçiriyor, gece yarılarına doğru eve geliyordu. Bazen günlerce eve gelmediği de oluyordu. Ahmet’teki bu olumsuz değişiklik anne ve babasını üzüyor, harap ediyor, için için ağlatıyordu. Ne yazık ki, ellerinden hiçbir şey gelmiyordu. Artık kararını vermişti Ahmet. Buralardan çok uzaklara gidecek, büyük bir kente yerleşip orada istediği gibi gönlünce yaşayacaktı.

Anne ve babası yolun ağzında durmuş, acı dolu bakışlarla, çaresiz bir şekilde biricik oğullarının ardı sıra bakıp ona el sallıyorlardı. Gözyaşları yanaklarından aşağıya doğru süzülüyor, anlatılması güç bir acı yüreklerini kasıp kavuruyor, kor gibi yakıyordu.

“Yolun açık olsun! Tanrı seni korusun oğlum. Güle güle!”

Ahmet’in gidişinin üzerinden uzun yıllar geçmişti. Ne bir mektup, ne de bir haber vardı ondan. Babası Ahmet’in nerede olduğunu bile bilmiyordu. Çok özlüyordu oğlunu. Ona olan özlemi gitgide büyüyordu. Nerelerdeydi, nasıldı, ne yapıyordu acaba? Öylesine merak ediyordu ki, bazı geceler onu düşünmekten gözlerine uyku girmiyordu. Ara sıra Ahmet de onları hatırlıyordu. Annesini, babasını, evini, kasabasını ve arkadaşlarını… Düzensiz ve kötü yaşantısı onu yıpratmış, perişan etmişti. Bedeni zayıf düştüğü için sık sık hastalanıyordu. Açlık ve parasızlık ise canına yetmişti. Sefalet içinde yaşıyordu. Arkadaşları, tanıdıkları ve tüm dostları teker teker ondan uzaklaşmışlardı. Artık çaresiz ve yapayalnızdı. Anne ve babası geldi aklına. Yanlarına dönebilirdi. Ancak onlar kendisine yardım edip borç para verebilirlerdi. Sonunda kararını verdi. Kendisi için gerekli olan birkaç eşyasını toplayıp yola koyuldu.

Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra nihayet kasabasına varmıştı. Evlerinin kapısına geldiği zaman biraz heyecanlıydı. Anne ve babasına geleceğinden hiç söz etmemişti.

„Anne, baba! Ben geldim, oğlunuz Ahmet! Kapıyı açın lütfen!“

Ahmet’in sesini duyan anne ve babası kulaklarına inanamadılar.

„Duydun mu bey? Yanılmıyorsam bu Ahmet’in sesi!“

„Evet, hanım, Ahmet bu!“

İkisi birden sevinç içerisinde kapıya doğru koştular. Kapıyı açıp oğullarını karşılarında gören anne ve baba gözlerine zor inanıyorlardı. Hasretiyle yanıp tutuştukları biricik oğulları şimdi karşılarındaydı.

Babası: ‘Ahmet’im, canım oğlum!’ diyerek oğlunun boynuna sarıldı ve onu defalarca öptü, kokladı, bağrına bastı. Annesi de gözyaşları içerisinde oğlunun boynuna sarıldı, öptü ve doyasıya ağladı. Ama bunlar sevinç gözyaşlarıydı.

Anne ve babasının Ahmet’e göstermiş olduğu bu sevgi ve ilgi onu çok utandırmıştı. Yıllarca onlardan uzaklarda yaşamış, onlara ne bir haber ne de bir mektup yollamıştı. Onları merak ve üzüntü içerisinde bırakmıştı. Ama onlar bu konuda tek bir söz bile etmeyerek Ahmet’i mahcup etmek istememişlerdi. Tüm bu şeyler Ahmet’i derin derin düşündürüyordu. Onlardan nasıl borç para isteyebilirdi? Vazgeçti bu düşüncesinden, borç para istemeyecekti onlardan.

Gelişinin üzerinden tam iki hafta geçmişti, paraya öyle gereksinmesi vardı ki! Anne ve babası o gün evde yoktu. Yandaki komşularına gelen bir misafiri görmeye gitmişlerdi. Ahmet evde yalnızdı. Babasının dar gün için biriktirmiş olduğu paranın yerini daha önceden öğrenmişti. Bu, onun için kaçırılmaz bir fırsattı. Fırsattan yararlanarak babasının paralarını aldı, cebine koydu, eşyalarını toplayıp apar topar oradan uzaklaştı. Kimse onu görmemişti. Uzaklara, çok uzaklara gidecekti artık.

Aradan yine yıllar geçmişti. İşler Ahmet’in istediği gibi gitmemiş, işlediği büyük bir suç nedeniyle tutuklanarak cezaevine düşmüştü. Cezalı olarak orada geçirdiği uzun yıllar içerisinde çekmiş olduğu acı ve sıkıntılar onu olgunlaştırmıştı. Yaşamış olduğu günah dolu yaşamın ve sorumsuzca attığı yanlış adımların faturasını uzun yıllar demir parmaklıklar ardında geçirerek ağır bir şekilde ödemişti. Yaptıklarından çok pişmandı. Düşünceleri ve yaşama bakış açısı tamamen değişmişti. Artık cezasının sonuna yaklaşıyordu. Son birkaç günde zaman geçmek bilmiyor, geçen her dakika bir asır gibi uzun geliyordu ona.

‘Cezaevinden çıktıktan sonra gidecek bir yerim yok!’ diye düşündü kendi kendine. Anne ve babasını anımsadı. Ne çok özlemişti onları. Evi, sımsıcak yuvası, sevgili anne ve babasının eşsiz bir sevgiyle bakan o sevecen bakışları canlanıvermişti gözlerinin önünde. Derin bir iç çekti. Her şey burnunda tütüyordu. Kırmızı tuğlalı evleri, kasabaları, komşuları ve dostları… Acaba anne ve babası yaşıyorlar mıydı? Hâlâ o evde mi oturuyorlardı? Onlar hakkında hiçbir şey bilmiyordu Ahmet.

‘Oraya döndüğümde beni görmek isteyeceklerini hiç sanmıyorum’ diye mırıldandı kısık bir sesle.

Nihayet Ahmet’in beklediği gün gelip çatmıştı. Cezaevindeki arkadaşlarıyla teker teker vedalaştı, kapılar açıldı ve Ahmet elinde çantasıyla dışarıya çıktı. Özgürdü artık. Tek arzusu anne ve babasının yanına dönmekti. Öncelikle kendisine kalacak bir yer ve geçimini sağlaması için bir de iş bulmalıydı. Ne de olsa yolculuk için para gerekiyordu. Tanrı’ya şükürler olsun ki, iş bulması pek uzun sürmedi. Artık bir işi vardı ve kazanıyordu. Yavaş yavaş kendisi için gerekli olan parayı toplamaya başladı.

Aradan haftalar, aylar geçmişti. Kasabasına dönmek için Ahmet’in karşısına birçok fırsat çıkmıştı, ama ailesinin yanına dönecek cesaret bulamamıştı kendisinde. Onlara hangi yüzle dönecek, yapmış olduğu bunca kötülükten sonra yüzlerine nasıl bakacaktı? Çok utanıyordu.

‘Zavallı anne ve babacığım… Ne kadar çok üzdüm onları! Tüm bu olanlardan sonra beni görmek isteyeceklerini nasıl düşünebilirim?’ diye düşündü kendi kendine.

Bir gün, yakında anne ve babasının kasabasına gidecek olan bir arkadaşına rastladı. Arkadaşı ona:

“Arabada yer var, sen de benimle gelmek istemez misin, Ahmet?” diye sordu. Bu haber oldukça heyecanlandırmıştı Ahmet’i. Fazla düşünecek zamanı yoktu. Sabah erkenden yola çıkılacaktı. Ani bir kararla:

“Evet, geliyorum!” diye yanıt verdi Ahmet. Sevinçle el çakıştı iki arkadaş.

Ertesi sabah yola koyuldular. Uzun ve neşeli bir yolculuk yapmışlardı. Kasabasına çok yakın olan bir yerde durdular. Ahmet arabadan indi, arkadaşına teşekkür etti, onu kucaklayarak vedalaştı. Ne yapacağını bilemiyordu. Düşünceleri karmakarışıktı. Sonunda, anne ve babasına bir mektup yazmaya karar verdi.

‘Sevgili anne ve babacığım,

Cuma günü mahallenize geleceğim. Orada oturup oturmadığınızı, ayrıca beni görmek isteyip istemediğinizi de bilmiyorum. Sizleri çok üzdüğümü ve size çok acı çektirdiğimi biliyorum. Bu yüzden karşınıza çıkmaya utanıyorum. Eğer beni görmek istiyorsanız, Cuma günü sabahtan evinizin penceresine beyaz bir mendil asın. Bu, beni kabul edeceğinizin bir belirtisi olacaktır.

Sizleri çok seven ve özleyen oğlunuz Ahmet..’

Bu kısacık mektubu yazmak asırlar kadar uzun gelmişti Ahmet’e. Sonra kalktı ve mektubu postaya verdi. Bir gün bekledikten sonra Perşembe günü otobüse bindi. Akşama doğru kasabaya vardı. Geceyi geçirmek için bir ağacın altına uzandı. Gözünü bir türlü uyku tutmuyordu. Ne olacaktı? Mendili asacaklar mıydı? Onu kabul edecekler miydi? Nasıl karşılayacaklardı onu? Birbirlerine neler söyleyeceklerdi? Tüm bu sorular Ahmet’in düşüncelerinde defalarca tekrarlanıyor, tekrarlanıyordu.

Şafak sökmeye başlamıştı. Ahmet’in gözkapakları ağırlaştı, sonra da derin bir uykuya daldı. Uyandığı zaman güneş tepelerin arkasından yükselmeye başlamıştı. Ahmet’in her tarafı ağrıyordu. Kalktı ve ağır adımlarla mahallesine doğru yürümeye başladı. Evlerinin iki sokak aşağısına gelince durakladı, sonra ani bir kararla yolun kenarına oturdu. Bekleyecekti. Kasaba uyanıyordu. İnsanlar işlerine gitmeye başlamış, bazıları da alışveriş yapmak için az ilerde kurulan pazar yerine doğru ilerliyorlardı. Birkaç adım yürüse uzaktan kırmızı tuğlalı evlerini görebilecekti. Ahmet buralara uğramayalı yıllar oluyordu. Kim bilir belki o ev yoktu artık, belki de başkaları oturuyordu orada.

Ahmet kalktı, tekrar yürümeye başladı. Sokağın başına gelince orada durdu. Kırmızı tuğlalı evleri görünüyordu. Yüreği sevinçle dolmuştu. Ama çok tuhaf! Evin duvarları beyazlara bürünmüştü. Ahmet birkaç adım daha yaklaştı. Şimdi her şeyi daha iyi görebiliyordu. Evin sokağa bakan duvarlarına ve pencerelerine o kadar çok beyaz şeyler asmışlardı ki, evin duvarları zor görülüyordu. Beyaz yatak çarşafları, beyaz masa örtüleri, beyaz mendiller, havlular ve perdeler. Ahmet şaşırıp buna bir anlam veremiyordu. Bu kadar çok beyaz örtüyü nereden bulmuşlar ve neden oraya asmışlardı? Üstelik evin kapısı da sonuna kadar açıktı. Birden durumu kavradı. Tüm bu örtüleri onun için asmışlar, kapıyı da onun için açık bırakmışlardı…. Kalbi sevinç ve heyecandan yerinden fırlayacak gibiydi. Önce ürkek adımlarla eve doğru yürüdü, sonra sokaktan evlerine giden dar yolu koşarak geçti ve açık kapıdan içeriye girdi.

********

Sorular:

1) Bu öykü size İncil kitabındaki hangi öyküyü anımsatıyor?

2) Bu öyküye benzeyen öykü İncil kitabının neresinde bulunmaktadır?

3) „Beyaz bir mendil“ öyküsündeki babayı Tanrı’ya benzetiyor musunuz? Eğer yanıtınız evet ise, hangi yönlerini benzetiyorsunuz?

4) Bizim durumumuz da ‘Beyaz Mendil‘ öyküsündeki oğlun gibi midir? Öyle ise hangi yönlerde onunla benzerlik gösteriyoruz? Tanrı’nın bize olan eşsiz sevgisi ve iyilikleri karşısında O’nu gerektiği gibi seviyor ve O’na itaat ediyor muyuz? Yoksa O’na acı mı çektiriyoruz?

5) Tanrı’dan ayrıldıktan sonra, O’na tekrar dönebiliyor muyuz? Tanrı’nın kapısı bize her zaman açık mıdır?

6) Asılmış olan beyaz mendil (veya beyaz çarşaf) dünyanın her tarafında barışı simgelemektedir. Babasının Ahmet’le barışmaya hazır olduğu gibi, Tanrı da bizimle barışmaya hazır mıdır? Acaba bizler Tanrı’yla barışmaya hazır mıyız?

7) Tanrı, Kendisi’nden uzaklaşmış olan çocuklarını bağışlar mı? Kaç kere bağışlar?

8) Böyle bir göksel Babamızın olması ve bizlere bu şekilde davranması seni sevindiriyor mu? Tanrı’nın bizi olduğumuz gibi kabul etmesine seviniyor musun?

9) Sen de göklerdeki Babamıza benzemek istiyor musun? Sana karşı borçlu ya da suç işlemiş olan insanları, Tanrı’nın seni bağışladığı gibi, bağışlamaya hazır mısın? Tanrı’nın seni kabul ettiği gibi, sen de sana dönen kardeşini kabul edecek misin?

10) Göklerdeki Babamıza benzer olmak için Kutsal Ruh’un seni değiştirmesine ve seni sevgisiyle doldurmasına izin veriyor musun?

Bir kardeşimiz şöyle demişti: „Kardeşini bağışlamayan bir kişi şeytanın ekmeğine yağ sürer.“

Kutsal Kitap’tan ayetler:

İsa, “Bana geleni hiç geri çevirmeyeceğim” dedi (Yuhanna 6: 37).

“Tanrı’nın melekleri, Tanrı’ya dönen günahlı bir insan için sevinç duyacaklar” (Luka 15: 10).

“Sevinmek ve eğlenmek gerekti, çünkü bu kardeşin ölmüştü, yaşama döndü, kaybolmuştu, bulundu” (Luka 15: 32).

“Günahımız yoktur dersek kendi kendimizi aldatırız; ama günahımızı açığa çıkarırsak, güvenilir ve adil Tanrı günahlarımızı bağışlayıp bizi her kötülükten arındıracaktır” (1 Yuhanna 1: 8-9).

“Tanrı sevgidir” (1 Yuhanna 4: 8).

“Tanrı, bize olan sevgisini böyle kanıtlıyor: Biz daha günahlı (O’ndan uzak) iken Mesih bizim için öldü” (Romalılar 5: 8).

“Rabbi bulunabilirken arayın; yakınken O’na seslenin. Kötü kişi kendi yolunu ve sapmış kişi kendi düşüncelerini bıraksın ve Rabbe dönsün, Rab ona acıyacak, o kişi Tanrı’mıza dönsün, çünkü O bol bol bağışlar” (Yeşaya 55: 6-7).

“Tanrı sizi Mesih’te bağışladığı gibi, siz de birbirinizi bağışlayın” (Efesliler 4: 32).

“Mesih sizi kabul ettiği gibi, O’nun yüceltilmesi için siz de birbirinizi böyle kabul edin” (Romalılar 15: 7).

Sevgili okuyucumuz, okuduğunuz yazı hakkında söyleyeceğiniz veya soracağınız varsa, lütfen bize mektup yazınız. Kurtuluş konusunda daha fazla bilgi edinmek isterseniz, ücretsiz Kutsal Kitap derslerimizden ve diğer yayınlarımızdan isteyebilirsiniz. Haberinizi bekliyoruz.

Mutlu Kaynak

mektup@tevratzeburincil.org