Tag Archives: sevgi

HAYAT İÇİN HAYAT

HAYAT İÇİN HAYAT

Hayat icin Hayat

HAYAT İÇİN HAYAT

Sevgili okuyucular!

Sizlere yıllarca önce yaşanmış, insana heyecan ve şaşkınlık veren bir olayı anlatmak istiyorum.

Yıllar önce doğu ülkelerinin birinde karakterleri birbirine tamamen ters olan iki erkek kardeş yaşardı. Genç olanı, her gün içki içip her çeşit günah işler, günahını bırakmak için de kalbinde en ufak bir istek duymaz; kısacası, kötü, dü­şük, sefil bir hayat yaşamaya devam ederdi.

Ağabeyi ise, Tanrı’dan korkan, alçakgönüllü, iyiliksever, kutsal bir hayat yaşamak için kendini gerçek ve yorulmaz bir imanla Tanrı’ya teslim etmiş bir adamdı. O, kardeşinin yıkıma doğru giden bu yaşamına üzülür, gözyaşları içinde ona yalvararak bu kötü yaşamından vazgeçmesini söylerse de, öteki onun yalvarışlarını ve sözlerini öneme almaz, tersine, kendini bedenen ve ruhen yıpratmaya devam ederdi. Hemen hemen her gün bu düşük hayatı gece yarıla­rına kadar yaşar ve ağabeyinin kendisi için Tanrı’ya candan dua edip yalvararak bekleyişiyle eğlenirdi.

Yine bir gece ağabey evde yalnız, kardeşinin eve dönme­sini beklerken, evin kapısının şiddetle çalındığını duydu. He­men koşup kapıyı açtı. Kapıyı açmasıyla kardeşinin içeriye girmesi bir oldu. Kardeşi, korkudan benzi sararmış, titreye­rek, elbiseleri kan içinde karşısında duruyordu.

Ağabeyine: „Beni kurtar! Beni sakla! Beni takip ediyorlar. Ben bir adam öldürdüm. Kana bak, burada onun kan­ları…“ der.

Ağabeyi, ‚onu kimsenin bulamayacağı şekilde nasıl saklamalı?‘ diye düşündü. Kardeşine karşı olan sevgisi şaşırtıcı­ydı. Daha fazla vakit kaybetmeksizin ağabey, kardeşinin kanlı elbiselerini giydi, kendi elbiselerini ona giydirdi ve onu bir yan odaya kilitledi. Biraz sonra polisler içeriye girdiler. Aralarında, „Tamam, düşündüğümüz gibi bu evdir“ diyerek büyük kardeşe doğru gidip, yüzüne ve elbiselerine sertçe baktılar. Biri ona, „Katil sen misin?“ diye sordu. O ise cevap vermez. Sabırsız bir polis diğerine dönerek, „Neden soru­yorsun? Görmüyor musun elbiseleri kan içinde! Gel, onu bağlayıp götürelim!“ dedi. Daha sonra onun ellerine kelep­çeyi takıp, karanlık yollardan geçirerek cezaevinde bir hüc­reye koydular.

Ertesi sabah onu sorguya çekmek için tekrar geldiler. O ise sadece, „Bu suçtan öleceğimi biliyorum. Hükmü ne kadar çabuk yerine getirirseniz benim için o kadar iyidir“ yanıtını verdi.

Birkaç gün sonra onu adliyeye götürüp yargıcın karşısına çıkardılar. Yargıç onun lekeli elbisesine bakarak, „Tanığa gerek yok, olay açıkça görülüyor“ dedi ve sonra sanığa sordu: „Avukatın var mı?“ „Hayır.“ „Kendini savunmak istemiyor musun?“ Sanık kuvvetli, kendinden emin bir sesle, „Hayır, istemiyorum“ diye yanıt verdi. Sonra da gözlerindeki suç­suzluğu anlamamaları için başını yere eğdi.

Yargılamayı bitirip onu ölüm cezasına çarptırdılar. Hükümlü sessizce ölümü bekledi, ama infaz edilmeden bir gün önce, hiç beklenmedik bir şey oldu. Hükümlü konuşmak istediğini söyleyerek cezaevi müdürünün kendisine kadar gelmesini rica etti. Müdür onun hücresine girince, hükümlü, „Ölüme yakın bir insanın son ricasını yerine getirip iyilik etmek istiyorsanız, lütfen bana bir kâğıt ve kalem veriniz“ diye rica eder. „Bir mektup yazıp mühürleyeceğim. Bu mektubu aç­mayacağınıza ve ölümümden sonra onu istediğim adrese yollayacağınıza, Tanrı huzurunda söz verir misiniz? Emin olun, bu isteğimin kötü bir niyetle ilgisi yoktur. Yarın benim ruhum Tanrı’nın huzuruna çıkacak. Son saatlerimde asla yalan söylemem“ diyerek soran bakışlarla müdürün yanıtını bekledi.

Müdür, hükümlünün yüzüne dikkatle baktı, onun sözlerin­den kuşkulanmadı ve ricasını kabul etti. Kalbi onun isteklerini reddetmez. Sanki hükümlü bütün canını bu ricaya vermiş gibiydi. Öyle sessiz, sa­kin hali vardır ki, gözleri nur gibi parlamaktaydı…

Müdür onun istediklerini kendi eliyle getirip verdi ve ona, kalbinin rahat olmasını, isteğini yerine getireceğini söyledi. Akşam, hücrenin önüne gelen gardiyan sessizce onun yaz­dığı mektubu aldı.

Bir gece geçti; öyle bir gece ki, bazıları için sakin, bazıları için ıstıraplı, çokları için günahlı, – hükümlü için ise uykusuz bir gece, ama huzur dolu bir gece. O, sonsuzluğun eşiğinde, başka bir dünyayı seyrediyormuş gibi diz çökmüş­tü.

Şafak söktü ve yeni bir gün başladı, insanlar, her günkü gibi, yine işlerine gittiler. Onu ölüme götürenler de. Bir saat sonra her şey bitmişti.

Aradan kısa bir zaman geçti, mektubu bir memurla ölenin kardeşinin evine gönderdiler. Korkudan yüzünün rengi kaçmış, heyecanlı genç bir adam kapıyı açtı ve mektubu aldı. Mektup sanki yanlışlıkla gelmiş gibi, şaşkın, sert bakışlarla uzun zaman ona baktı. Nihayet mührü açıp mektubu okudu…

Birden ıstırapla inleyerek çılgınlar gibi evin içinde dolaş­maya başladı. Bütün vücudu titreyerek yüksek sesle feryat etti. Bu adamı bu denli acılar içinde kıvrandıran mek­tupta neler yazıyordu acaba? Çok değil, sadece birkaç söz:

„Yarın, senin elbiselerinle, senin için ölüyorum, sen benim elbiselerimle, beni hatırlayarak doğru ve kutsal bir hayat yaşa! Ağabeyin…“

„Senin için ölüyorum!“ Adamın derinliklerine kadar işleyen ve onu acılara boğan bu sözler karşısında, korku ve güna­hın taşlaştırdığı kalbi sanki yağ gibi erimiştir. Ağabeyinin yazmış olduğu bu cümleyi yüksek sesle haykırarak tekrar okudu: „SENİN İÇİN ÖLÜYORUM.“

Belki daha ölmemiştir!… Ağabeyini kurtarmak için hızla evden çıkarak cezaevine koştu. Orada onu durdurdular. O ise, ısrarla müdürü görmek istediğini söyledi. Yalvarışlarına dayanamayıp onu müdürün yanına götürdüler. „Ben senin için ölüyorum“ cümlesini okuyunca müdür dehşetle ürpe­rdi, ölenin rica eden sesi kulaklarında çınlarken sağlam ve sakin bakışları bir an gözlerinin önünde canlandı. Bir süre yerinden kalkamadı. Sonra büyük bir heyecanla mektubu yargıca götürdü. Yargıç da onu okudu ve gerçek suç­luyu sorguya çekmeye başladı. Gerçek suçlu, tüm geçmiş yaşamını, işlediği cinayeti, kaçışını ve alçakça susuşunu anlattı.

„Beni öldürün! Sizden rica ederim, bırakın beni öleyim!“ dedikten sonra sustu.

Ama ölenin yazdığı „Ben senin için ölüyorum“ sözü yar­gıca çok kutsal geldi. Böyle büyük bir kurban geçici olamazdı. Yargıç şaşkınlıkla genç adama baktı. O’nun ne denli büyük bir sevgiyle sevildiğini düşünerek onu hapsetmeyi ve ölüme mahkûm etmeyi uygun bulmadı. Çünkü ağabeyi onun günahı için canını vermiştir. So­nunda genç adam, mektup elinde, affedilmiş olarak evine döndü.

Tamamen pişman olmuş bir kalple tövbe edip Tanrı’ya seslendi. Gözyaşları dökerek Tanrı’ya yalvardı: „Ya Rab! Beni günahlarımla öldürme. Bir başkası günahlarım için öldü ya. Günaha karşı koymam için bana sabır ve güç ver. Beni, be­nim için ölenin elbiselerini giymeye layık kıl. Onları tüm lekelerden saklayabilmem için bana yardım et ve beni her günahtan koru.“

O günden sonra o, o kadar değişti ki, arkadaşları onu tanıyamadılar. Cana yakın ve sevgi dolu olmasına rağmen, sanki onların arasında bir yabancı gibiydi. Başlangıçta eski arkadaşları onu tekrar önceki yaşamına döndürmek isteseler de o, herkese tatlılıkla şu kesin cevabı verdi: „Bu elbiselerle gelemem; çünkü ağabeyim asla öyle yerlere gitmezdi.“

Arkadaşları yavaş yavaş tüm uğraşılarının boşa gittiğini gö­rüp ondan vazgeçtiler. Bazıları onu tamamen terk etti, ba­zıları ise giydiği elbiselere saygıyla baktılar. Değişen yaşa­mını seyretmekle kalmayıp, onlar da onun bu temiz haya­tına katılırlar.

Yılları Rabbi için çalışmakla geçti ve çabaları Tanrı’nın önünde bol ürün verdi. Günün birinde ağır hastalandı. Artık iki kardeşin sonsuzlukta daima beraber kalmak için birleşe­cekleri an gelmişti. Küçük kardeş ölünce, kendi isteği üze­rine, ağabeyinin elbiselerini onun ölüsü üzerine örtüp me­zara taşıdılar. Bunun derin anlamını öğrenen tanıdıkları, bu olayı asla unutamadılar.

Sevgili arkadaş, öykümüz burada bitiyor. Ağabeyinin kü­çük kardeşine olan şaşırtıcı sevgisine hayran kalıyoruz. Böyle bir sevgiyi çok az gördüğümüz için öyküyü ilgi ve merakla sonuna dek okudunuz. Dünya edebiyatında bu öyküye­ benzeyen iki üç olay daha okuyabiliriz. Bir kardeş için, ya da çok değerli bir dost için ölmeye cesaret etmiş birkaç kişiye rastlayabiliriz. Ama bizleri hepsinden daha fazla ilgi­lendiren bir olaya dikkatinizi çekmek istiyorum: İsa Mesih, bir kardeş veya bir dost için değil, tam tersine, günahlılar ve O’ndan nefret eden düşmanları uğruna canını feda etmiştir.

Bizler belki iyi bir adam için veya yüksek bir amaç uğruna kendimizi feda etmeye hazır olabiliriz. İsa Mesih ise, nan­kör, gururlu, yalancı, bencil, cimri, dolandırıcı, tembel, kıs­kanç, hain, kavgacı, sözünde durmayan, zina işleyen, sövücü, kin güden kimseler için canını verdi. O şöyle der: „Ben doğru kişileri değil, günahkârları çağırmaya geldim“ (İncil’den Matta 9: 13).

Âdem ve Havva bir tek itaatsizlikleri yüzünden Aden bah­çesinden kovulup sonsuz yaşamlarını kaybettiler. Bizler ise, Tanrı’ya karşı sadece bir kere değil, sayısız kereler itaat­sizlikte bulunduk ve bulunuyoruz. Günah yükümüz çok ağırdır. Kendi gücümüz ve çabalarımızla günahlarımızdan arınmamız olanaksızdır. Durumumuz tıpkı öykümüzdeki genç kardeşin durumuna benzemektedir: Adaletten, yargıdan ve sonsuz ölümden korkmalıyız. Hiç kimse Tanrı’nın günahları­mıza göz yumacağını sanmasın! Tanrı her şeyi görür. O’nun gözünde her şey apaçıktır. O Nur’dur, karanlık da O’ndan gizlenemez. Ama Tanrı, çaresizliğimizi bilerek bize İsa Mesih’i Kurtarıcı olarak atadı. O, suçsuzdu. Bizim günah yükümüzü üzerine alıp cezamızı ödedi. Kor­kunç ıstıraplar içinde öldü. Din, dil, ırk ayrımı yapmadan bü­tün insanlar uğruna canını verdi. Bizim için öldü, senin ve benim için.

Yargıç, ağabeyin sevgisini görünce, onun verdiği hayatı genç kardeşinin hayatı yerine saydı. Genç kardeşi affedip serbest bıraktı. Tanrı bu dünyevi yargıçtan çok daha üstün­dür, İsa Mesih’i Kurtarıcı ve Rab olarak kabul edenlerin hiçbirine hüküm yoktur. İsa Mesih’in tüm insanların yerine yar­gılanarak ölmesini Tanrı kabul ederek onaylamıştır. İsa’yı ölümden üç gün sonra diriltmekle O’nun her yaptığı işi beğendiğini bize göstermiştir.

Ne yazık ki, insanların çoğu, ismen Hıristiyanlar dahi, İsa Mesih’in sevgisini ve ölümünün biçilmez değerini öneme almamaktadırlar. Hatta „Bir insanın başka birinin yerine ceza çekmesi, ölmesi olur mu hiç?“ diyerek, İsa’ya bağlı olanları hor görürler. „Siz İsa’nın ölümüne güvenip istediği­niz kadar günah işlersiniz“ diyerek alay ederler.

Keşke böyle konuşan kişiler „ağabeyin elbisesinin kutsallığını“ anlayabilselerdi. İsa Mesih bu dünyada tertemiz, leke­siz, hilesiz bir hayat sürdü. O’nun her sözü ve her davranışı gerçek ve sevgi ile doluydu. Düşmanlarını bile iyilikle karşı­ladı. İsa Mesih, bizim kirli günah elbiselerimizi giyerek, bize en küçük bir lekesi bile olmayan kendi elbisesini emanet etti. Bu elbiseyi giyenler, üzerlerine büyük ve kutsal bir sorumluluk alırlar. Kurtarıcı’ya olan sevgileri yüzünden, O’nun gibi olmak, O’nun gibi konuşmak, O’nun gibi dav­ranmak ve O’nun gibi sevmek isteyerek O’nu örnek alırlar. Rabbin sevgisi onlar için hiçbir dünyevi değerle kıyaslana­mayacak kadar büyüktür.

Bu insanlar, bu şekilde yaşayabilmek için nereden ve kim­den güç alırlar? İsa Mesih, öyküde okuduğumuz gibi, bize sadece temiz elbisesini bırakmakla kalmamıştır. Ölümün­den üç gün sonra dirilmiştir. Kendisine Kurtarıcı olarak iman edenlere sonsuz yaşamla birlikte Kendi sevgisinden, doğ­ruluğundan, iyiliğinden ve kutsallığından da vermektedir. Onlar ölümden yaşama geçmişlerdir. İsa’yı yakından izle­yenlerin güçlükleri ve sıkıntıları olacaktır, ama ölümü yenmiş olan İsa Mesih, yolun sonuna dek onlarla birliktedir.

İsa şöyle der: „Dar kapıdan girin. Çünkü yıkıma götüren kapı ge­niş ve yol enlidir. Bu kapıdan girenler çoktur. Oysa yaşama götü­ren kapı dar, yol da çetindir. Bu yolu bulanlar azdır.“

Hayat İçin Hayat!

Sevgili okuyucu, bu fevkalade sevgi karşısında her­hangi bir yorum yapmadan önce derin düşünmenizi ve aynı zamanda bu eşsiz sevgiyi cevapsız bırakmamanızı rica ederim.

Okuduğunuz yazı hakkında söyleyece­ğiniz veya soracağınız bir şey varsa, lütfen bize mektup yazınız. Kurtuluş konusunda daha fazla bilgi edinmek isterseniz, ücretsiz Kutsal Kitap derslerimizden ve diğer yayınlarımızdan isteyebilirsiniz. Haberlerinizi bekliyoruz.

Mutlu Kaynak

mektup@tevratzeburincil.org

“HAYAT İÇİN HAYAT” konusu ile ilgili İncil Kitabından seçilmiş bazı ayetler:

Kutsal Yazılar uyarınca Mesih günahlarımıza karşılık öldü, gömüldü ve Kutsal Yazılar uyarınca üçüncü gün ölümden dirildi.

1. Korintliler 15: 4

*

Sevginin ne olduğunu Mesih’in bizim için canını vermesinden anlıyoruz. Bizim de kardeşlerimiz için canımızı vermemiz gerekir.

1. Yuhanna 3: 16

*

Tanrı ise bizi sevdiğini şununla kanıtlıyor: Biz daha günahkârken, Mesih bizim için öldü.

Romalılar 5: 8

*

Bizler günah karşısında ölelim, doğruluk uğruna yaşayalım diye, günahlarımızı çarmıhta kendi bedeninde yüklendi. O’nun yaralarıyla şifa buldunuz.

1. Petrus 2: 24

*

Biliyorsunuz ki, atalarınızdan kalma boş yaşayışınızdan altın ya da gümüş gibi geçici şeylerle değil, kusursuz ve lekesiz kuzuyu andıran Mesih’in değerli kanının fidyesiyle kurtuldunuz.

1. Petrus 1: 18-19

*

Evet, Mesih herkes için öldü. Öyle ki, yaşayanlar artık kendileri için değil, kendileri uğruna ölüp dirilen Mesih için yaşasınlar.

2. Korintliler 5: 15

*

Gerçek doğruluk ve kutsallıkta Tanrı’ya benzer yaratılan yeni yaradılışı giyinmeyi öğrendiniz.

Efesliler 4: 24

*

Rab İsa Mesih’i kuşanın. Benliğinizin gereksiz tutkularını karşılamayı bırakın.

Romalılar 13: 14

Problemleriniz

Problemleriniz

Tanrı sevgidir!

Değersiz Mi Hissediyorsun?

 

Linkler

Almanya’da Türkçe konuşan kiliseler…

Online İncil Kursu: www.mesihinyolu.de
Başka kurslar: www.incil24.eu
Hikayeler: www.gercekhikaye.de
Başka ücretsiz kampanyalarwww.versene.org
Müslümanların İsa Mesih inançı hakkında sorularına cevap: www.iman-glaube.de
Videolar: www.baskakitap.org Kutsal Kitap ve tarih video kliplerle anlatılıyor https://www.youtube.com/watch?v=p83LaczQfzQ
İncil’e sipariş ücretsiz: www.tevratzeburincil.org
Kutsal Kitap online kursları: www.kutsalkitap.org

Türkiye’deki kiliseler ve daha cok bilgi için şu sayafalara başvurun…

  • www.islamacevap.net   Sitemiz Mesih inancı ve toplumumuzda yanlış anlaşılan konular ile ilgili sorularınıza cevap vermeye çalışacaktır.
  • www.hristiyan.gen.tr   presbyterian geniş bir bilgi bankasıdır
  • www.incilturk.com   Kilise adresleri, tanıklıklar v.s.

Bilgisayar için Kutsal Kitap almak isterseniz…

  • www.e-sword.org (Kurmak için İngilzce bilginiz gerekiyor) Program ve TKK.exe modulü yüklemeniz gerekiyor
  • www.incil.info sesli Kutsal Kitaba dinlemek ve okumak

Hıristiyan siteler…

  • www.baskakitap.org: Kutsal Kitap ve tarih video kliplerle anlatılıyor
  • www.kutsalkitap.org Türkiye’de ücretsiz İncil almak isterseniz
  • www.hristiyan.org: eğitim serisi
  • www.hristiyan.net Hıristiyanlık hakkındaki websitelerin ve kaynakların listesi. Web, film, resim, müzik arama motoru, bedava incil, ücretsiz E-mail servisi, Eğlence, mail listesi…
  • www.islamacevaplar.com: Sitede Christian Troll’ün „Müslümanlar soruyor, hristiyanlar yanıtlıyor“ adlı kitabı hem HTML hem de PDF formunda sunuluyor. Kitap, müslümanların hristiyanlıkla ilgili soru ve iddialarından en önemli 12 konuyu derinlemesine inceliyor ve katolik ve incili hristiyanların yanıtlarını sunuyor.
  • www.gospelcomics.com/turkish/index.html: resimili roman
  • www.incil.com Diliyoruz ki, Tanrı’nın vermiş olduğu sonsuz yaşamı ve gerçek yolunu bu sitenin aracıliği ile bulmanızı arzu ederiz.
  • www.incilbg.com Bulgaristan’dan cok kaynaklı bir sayfa: video, powerpoint v.s.
  • www.isamesih.org Hıristiyanlık hakkında yazılı ve sesli birçok doküman bulabileceğiniz büyük ve içerikli bir adres.
  • www.kutsalkitap.de ücretsiz Tevrat, Zebur ve İncil sahip olmak
  • www.radyokumru.com/ İncil’in temel konuları içerikli birkaç bölümlü kurs çalışması… ve bir hıristiyan internet radyosu
  • www.alodua.com/ dua isteklerinizi sunmak
  • www.babaocagi.org Yeşaya peygamberin ve Galatyalıların yorumu
  • www.hristiyan.net/temeller/  tarihte Hıristiyan iman açıklamaları

KÖLE OLAN KRAL

KÖLE OLAN KRAL

Köle olan kral

Köle olan Kral

Değerli okuyucumuz,

Dünya tarihinde basit bir mevkide bulunan birçok ki­şinin önemli mevkilere yükseldikleri görülmüştür. Hatta önce hizmetçi ya da köle olan kimseler, üstün yetenek ve çabaları sonucunda bir kurumun genel müdürü, hükümet adamı, padişah veya kral olmuşlar­dır. Böyle adamların başarılarına elbette hayran ka­lıyoruz.

Ama burada size krallığa yükselen bir kö­leyi değil, kendisini köleliğe kadar alçaltan bir kralı tanıtmak istiyoruz.

Eski zamanlarda doğu ülkelerinin birinde çok iyi yü­rekli bir kral vardı. Yönetimi altında olan insanları çok severdi. Günün birinde bu kral, ülkesinde kut­lanan bir bayram nedeniyle on iki vezirini yemeğe çağırdı. O ülkenin göreneklerine göre ye­mekten önce konukların ayakları efendinin kölesi ta­rafından yıkanırdı. O zamanlar sandal ayakkabı giyildiği, yollar da çok tozlu olduğu için, ayaklar ça­buk kirlenirdi. İşte misafirlerin ayaklarını yıkatmak her konuksever ev sahibinin gösterdiği bir sevgi ve saygı işaretiydi.

Ne var ki, o gün ziyafete çağrılan vezirler, ayakları hiç yıkatılmadan sofraya oturtulmuşlardı. Kendi ken­dilerine: „Acaba yüce kralımız bu hizmeti bize yap­tırmayı unuttu mu?“ diye merak ediyorlardı.

Tam o sırada kralın kendisi koltuğundan kalkıp kaf­tanını çıkardı, kölelere özgü bir önlüğü giydi ve bir leğene su doldurup konuk gelen vezirlerin ayaklarını yıkamaya koyuldu. Bunu gören vezirlerin ağızları bir karış açıldı. Hayretten bir türlü konuşamıyorlardı. Nasıl oluyor da bu kadar çok sevdikleri efendileri kö­le işi olan bu görevi yapıyordu?

Kral ise sırayla tek tek vezirlerinin ayaklarını yıkayıp havluyla kuruladı. Sıra en yaşlı vezire gelince, can­dan sevdiği bu padişahın böyle adi bir iş yapmasına dayanamayıp ayaklarını çekiverdi ve heyecan için­de: „Hayır kralım, hayır! Bu olamaz! Siz benim ayaklarımı nasıl yıkarsınız? Ben kulunuz olarak sizin ayaklarınızı yıkamalıyım“ dedi.

Gerçekten de vezir, ayaklarının yüce kral tarafından yıkanmasını nasıl hoş görebilirdi? Böyle bir şey hiç düşünülemezdi. Oysa kral yumuşak ve sakin bir sesle şöyle yanıt verdi:

„Senin ayaklarını yıkamam gerekiyor. Eğer ayakları­nı yıkamazsam benimle paydaşlığın olmaz.“

Ne garip sözler! Bunu duyan ve hiç de anlamayan vezirler şaşırıp kaldılar. Böylece yaşlı vezir de kralın buyruğuna uyarak ayaklarının yıkanmasına razı ol­du. Kral, işini bitirince leğeni, ibriği, havluyu bir ke­nara koyup kaftanını yine giydi ve sofranın başındaki koltuğuna oturdu. Gözlerini kendisine dikmiş olan vezirlerini uzun uzun süzdü ve gergin havayı bir so­ruyla dağıtıverdi:

„Vezirlerim, dostlarım, bunu niçin yaptığımı biliyor musunuz?“

Sorusuna karşılık alamayınca devam etti sözlerine:

„Siz bana efendi, kral diyor ve doğru söylüyorsunuz. Ben efendiyim, kralım. Kul ise efendisinden büyük değildir. Ben nasıl ayaklarınızı yıkadıysam, sizler de birbirinizin ayaklarını yıkamalısınız. Ben şimdi size bir örnek verdim. Benim yaptığımı siz de yapmalısı­nız.“

Yavaş yavaş vezirler söylenen sözleri anlamaya başladılar. Kral onların, gururlarını bırakmalarını,  alçak gönüllülükle ve gerçek bir sevgiyle başkalarına hizmet etmeye hazır olmalarını istemişti. Bu ne yüce bir kraldı! Kendi davranışıyla vezirlerine örnek ol­muştu.

Bu kral kimdi? Vezirlerini tanıyor musunuz?

Bu kral, yaklaşık olarak 2000 yıl önce yeryüzüne gelmiş olan İsa Mesih’ti. Vezirleri ise O’nun öğrencileriydi.

İsa Mesih’i tanıyan kimseler O’na birçok adlar, ün­vanlar vermişlerdir, örneğin: Efendi, Öğretmen, „Tanrı’nın Sözü“ ve „Kralların Kralı“. İsa Mesih ezel­den beri Tanrı’yla birlikte olandır. Tanrı, yıldızları, güneşi, yeri, insanları ve tüm evreni  „OL“ sözüyle yarattı. İsa Mesih de başlangıcı ve so­nu olmayan Tanrı’nın Sözüdür.

Ne var ki, Yaradan’larından uzaklaşıp doğru yoldan sapmış, suç ve günaha düşmüş insanları sonsuz ölümden kurtarmak için İsa Mesih, Tanrı yanındaki yüksek yerini bir süre için bırakıp gönüllü olarak yeryüzüne geldi. Tanrı’nın bir mucizesiyle İsa, Mer­yem anadan babasız olarak doğup bizim gibi insan oldu.

İsa Mesih dünyada yaşarken para, mal ve şöhret aramadı. Yoksul ve sade bir yaşam sürdü. Otuz ya­şına dek marangozluk yaptı. Ondan sonraki üç yılını da tamamen insanlara Tanrı’yı tanıtmaya adadı. Kendisini Tanrı’nın gönderdiğini bildirerek insanların Rabbe ve birbirlerine karşı olan ödevlerini hatırlattı, yaşamın baş ilkesinin sevgi olduğunu öğretti. İsa Mesih bu sevgiyi tam anlamıyla kendi yaşantısına uyguladı. Sayısız hastayı iyi etti, tanrısal güçle kötürüm, topal, inmeli, cüzamlı kişilere sağlık verdi. Nice körlerin gözlerini açarak karanlık dünyalarına aydınlık getirdi. Hatta birkaç ölüyü de diriltti. Dertli, kederli olan bir çok insanın acılarını, korkuları­nı giderdi, onlara umut ışığını yaktı.

Kendisine iman edip öğrencisi olmuş kimselerden on iki adamı elçi olarak atadı. Onlara, kur­tuluş müjdesini bütün insanlara duyurma görevini verdi. İşte bunlar, İsa’nın toplayıp ayaklarını dahi yı­kadığı „on ikiler“di…

İzleyicilerinden bazıları birbirinden büyük olmak isteyince Mesih onları şöyle azarladı:

„Aranızda kim büyük olmak isterse hepinizin hizmetçisi olsun. Çünkü İnsanoğlu da kendisine hizmet edilsin diye değil, hizmet etmeye ve birçok insanın kurtuluşu için canını vermeye geldi.“ (Matta 20: 26-28)

Evet, kendisini „İnsanoğlu“ diye adlandıran İsa Me­sih, ezelden beri Tanrı’yla beraber olduğu halde in­sanlar arasına indi. İnsanlar kendisine hizmet etsinler diye değil, tersine, günahlı insanlar uğruna canını vermek için… Mesih, öğrencilerinin de kendisi gibi alçak gönüllü olmalarını ve diğerlerine hizmet etme­lerini istedi.

Mesih istemiş olsaydı, bu dünyamızın kralı, egemeni olabilirdi. Bir gün Şeytan O’nu çölde deneyerek dün­yanın bütün zenginliklerini, görkemini ve egemen­liğini O’na vermeyi önerdi. Ama İsa bu geçici krallığı kabul etmedi. Yahudi halkı da O’nun yarattığı eşsiz mucize ve harikaları görünce İsa’yı kral yapalım diye coştular. Ama O bu krallığı reddetti. Romalı vali Pilatus O’na: „Yahudilerin kralı sen misin?“ diye sorduğu zaman İsa: „Benim krallığım bu dünyadan değildir“ diye yanıt verdi.

Evet, İsa Mesih bu dünyada yaşadığı sürece insan­ların hizmetçisi, yardımcısı olmayı seçmişti. Ve bu sevgi dolu yaşamının sonunda en acıklı bir şekilde öleceğini de biliyordu. Zaten O’nun dünyaya gelişi­nin başlıca amacı, günahlı insanlar uğruna ölüp he­pimize kurtuluş sağlamaktı. İsa kendi günahı için ölme­di. O büsbütün kusursuz, suçsuz, günahsızdı. Ama eşsiz sevgisinden dolayı biz suçlu insanların cezasını canını vererek çekmeye hazırdı. Kutsal Yasa’ya göre Tanrı, günahlarımızı sonsuz ölümle ceza­landırır.

İsa Mesih o korkunç çarmıha çivilendiği zaman Tanrı’nın günahlı insanlık üzerine biçtiği yargı O’nun üze­rine indi. Tanrı’nın eşsiz sevgisi bu olayda tam anla­mıyla belirdi.

Artık İsa Mesih’e iman eden kişi sonsuz ölüm ve azaptan kurtulur, suçları bağışlanır ve sonsuz yaşam ar­mağanını alır. Köle olan Kral o gün öğrencilerin ayaklarını yıkamakla kalmadı. Ertesi gün çarmıhta kanını akıtarak onların yüreklerini de suç ve günah­tan arıttı. Ne büyük bir sevgi bu!

Tanrı, İsa Mesih’in yaşamından ve ölümünden çok hoşnut kaldı, O’nu ölümünün üçüncü gününde diriltti. İncil kitabında şu önemli sözleri okuruz:

Mesih, Tanrısal yüceliğinden soyunarak kul benzerliğini aldı. İnsan biçimini alarak kendisini alçalttı, ölüme, ta çarmıh ölümüne kadar boyun eğdi. Bunun için de Tanrı O’nu pek çok yükseltti ve her addan üstün olan adı O’na verdi – öyle ki, İsa’nın adı anıldığında gökte olanlar ve yerde olanlar ve yer altında olanların hepsi diz çöksün ve Tanrı’nın yüceliği için her dil „İSA MESİH EGEMENDİR“ diye söylesin. (Filipililer 2: 6-11)

Değerli okuyucumuz, köle olmuş kral İsa Mesih yeryüzünden ayrılıp Tanrı’nın yanına gitmiş, göksel kaftanını giymiş, yüce tahtına oturmuştur. Tanrı O’na yer ve gök üzerine tüm yetkiyi ve gücü vermiştir. Bu dünyadan ayrılmadan önce İsa Mesih, kesinlikle yeryüzüne bir daha ineceğine söz vermiştir.

İkinci gelişindeyse İsa, hizmetçi olarak değil, büyük güç ve görkemle gelecektir. Ama O’nun geleceği gü­nü Tanrı’dan başka kimse bilmez. İsa’nın kendisi o günün hırsız gibi, umulmayan bir anda geleceğini söylemiştir. İncil Kitabı İsa Mesih’in ikinci gelişini şöyle anlatır:

O zaman İnsanoğlu’nun belirtisi gökte görünecek. Yeryüzündeki bütün halklar ağlayıp dövünecek, İnsanoğlu’nun gökteki bulutlar üzerinde büyük güç ve görkemle geldiğini görecekler (Matta 24: 30).

O büyük güne dek Kralımızın ölümüyle sağlanmış olan kurtuluş yolu herkese açıktır. İsa Mesih kültür, ırk, din ayrımı yapmadan her insanı davet eder. Gu­rurunuzu yenip İsa Mesih’i kurtarıcınız olarak kabul edin. O’nu yaşamınızın kralı yapın. Henüz fırsat varken İsa Mesih adıyla Tanrı’yla barışın, Mesih’in gösterdiği sevgi ve alçak gönüllülük yolunu izleyin.

Sevgili okuyucumuz, okuduğunuz yazı hakkında söyleyece­ğiniz veya soracağınız bir şey varsa, lütfen bize mektup yazınız. Kurtuluş konusunda daha fazla bilgi edinmek isterseniz, ücretsiz Kutsal Kitap derslerimizden ve diğer yayınlarımızdan isteyebilirsiniz. Haberlerinizi bekliyoruz.

Mutlu Kaynak

mektup@tevratzeburincil.org

TANRI SEVGİDİR

TANRI SEVGİDİR

TANRI SEVGİDİR

Dünyamız, sonsuz okyanusta yüzen bir topa benzer. Bilim adamları derler ki: “Teleskoplar (gök dürbünleri) geliştikçe kâinatın sonsuz derinlikleri beliriyor.” Bilim adamları, dünyamızdan çok daha büyük olan milyonlarca yıldızları keşfettiler. Yıldızlar geniş mesafelerle birbirlerinden uzak, bu sonsuz boşluğun içinde yüzmektedirler. Bize anlatıyorlar ki: Ufak bir topa benzetilen dünya, binlerce seneden beri hareketine devam etmektedir. Ne kadar genişliktedir bu kâinat? Ne kadar zamandan beri mevcuttur? Ne zamana kadar devam edecektir? Kesin olarak kim söyleyebilir?

Bütün bunlar bize, ne kadar ufak olduğumuzu ve ömrümüzün ne kadar kısa olduğunu düşündürür. Dünyamız uçsuz bucaksız olan bu okyanusta yüzen bir top ve biz bu top üzerinde sadece bir zerre, çabuk beliren ve hemen kaybolan, yanıp sönen bir ışığız. Davut Peygamber şöyle demiş: “İnsan nedir ki, onu anasın, ey Tanrı?” Eğer bugünkü bilimin ışığı altında düşünürsek bu sözü daha iyi anlarız. Evet, bu dünya üzerindeki ömrümüz çok kısadır ve kendi kendimize baktığımızda, kendimizi bir hiç görürüz. Acaba hem dünyayı, hem de bizi yaratan yüce Tanrı da bizim gibi mi düşünüyor? Yoksa “Tanrı’nın düşünceleri bizimkinden ve O’nun yolları bizim yollarımızdan çok daha üstündür” diye konuşmuş olan Hazreti Yeşaya haklı mıydı? Çoğu zaman bizler bir şeyi büyük olduğu için önemli ve değerli sayarız. Ama Tanrı için, yarattığı kâinatın büyüklüğü ve devamı neden o kadar değerli olsun? Tanrı, insanı yaratıklarının en üstünü olarak yarattığını bildirmiyor mu? O kadar az gelişmiş akıllarımızla kendimizi birer “hiç” görürken, acaba Tanrı bizi daha mı değerli sayar?

Sevinçle söyleyebiliriz ki, Tanrı bizi, bizden daha fazla düşünmektedir. Bizi korur, bize bakar ve bizim şimdiden sonsuzluğa kadar kendisinde olmamızı ister. Bizleri O´na dönmeye davet eder ve bizleri kabul ettiğine inanmamızı diler. Sizlere bu şaşkınlık yaratıcı gerçeği anlatmak amacıyla şu güzel ve kısa öyküyü anlatmak istiyorum:

Bir gün çocuğun biri büyük özenle ve maharetle ufak bir kayık yapar. Kıvançla onu nehre indirir ve yüzmesini seyreder. Ama bir gün çocuk küçük eserini yüzdürürken ani bir rüzgâr esmeye başlar, kayık akıntıya kapılarak sürüklenir ve hemen gözden kaybolur. Kayığın kayboluşu üzerinde bilmem çocuğun üzüntüsünü tarif etmeye gerek var mı? Sizler de takdir edersiniz ki, kayığın küçük ve kolay elde edilir olmasına rağmen, onun kayboluşu yapıcısına derin bir üzüntü vermiş.

Bir kaç gün sonra, çocuk kayığını bir dükkânda görür. Zedelenmiş olmasına rağmen çocuk derhal kayığını tanır ve ona sahip olmak ister. Dükkânda oyuncağa iki lira fiyat koymuşlardır. Bu bir çocuk için çok paradır. Ama çocuk her ne pahasına olursa olsun, onu elde etmeye karar verir. Kayığı için severek fedakârlık yapar. Çocuk, bir kaç günlük sıkı çalışmadan sonra iki lirayı kazanır ve hemen dükkâna koşar. Dükkâncıya iki lirayı verip kayığını sevinçle kucaklayarak geri alır ve onu evine getirirken şöyle der: “Seni ben yaptım, şimdi ise satın aldım. İkinci defa benim oldun.”
Buna benzer bir şekilde Tanrı bizi yarattı, ama biz günah akıntısına kapılarak Tanrı’dan ayrı düştük. Bedenen, aklen, kalben kirlendik, bozulduk. Her şeye rağmen Tanrı bizimle ilgilenmektedir. Kutsal Kitap´ta anlatıldığı gibi, Tanrı, bize olan sevgisini ve alakasını göstermek için insan olup aramıza gelmiştir. Böyle bir şey mümkün değildir diye hemen itiraz edebiliriz. Ama Tanrı’ya iman edersek, O’nda her şey mümkündür.

Tanrı, İsa Mesih’te aramıza gelmiştir. Bunun kanıtı İsa Mesih’te gördüğümüz sevgidir. Hiç bir insan, peygamber dahi, kendiliğinden İsa Mesih kadar sevgi gösteremez. Sevginin en üstün noktası, İsa Mesih’in düşmanları olan bizler uğruna hayatını feda etmesidir. Çarmıh üzerinde ölerek bizim günahlarımızın borcunu ödedi ve bizi sonsuzluk boyunca helak olmaktan kurtardı, bizi satın aldı. Artık günahın çocukları değil, tekrar Tanrı’nın çocukları olabiliriz. İsa Mesih, ölümden dirilerek bize de ölümden dirilmeyi bağışladı, ta ki daima O’nunla beraber yaşayabilelim.

İsa Mesih, günahlarımızın borcunu ölümüyle ödeyerek korkunç ağırlıkta bir bedel vermiştir. Ama Tanrı sonsuz sevgi olduğundan, bunu fazla acayip görmemeliyiz. O, kendi büyüklüğüne göre davranmıştır.

Okyanusta yüzen bir topun üzerinde bir zerre olan insan! Zerre kadar olsak bile, bu kâinatta her ne kadar ufak isek de, yine Tanrı bizi çok sevmekte ve bizimle ilgilenmektedir. Bizi O yarattı ve bizi O kurtarıp kendisine döndürdü. O’nun sevgisinden dolayı İsa Mesih aracılığıyla ile biz O’nunuz. Bizi seven Tanrı´ya hamdolsun.

Sevgili okuyucumuz, okuduğunuz yazı hakkında söyleyece­ğiniz veya soracağınız varsa, lütfen bize mektup yazınız. Kurtuluş konusunda daha fazla bilgi edinmek isterseniz, ücretsiz Kutsal Kitap derslerimizden ve diğer yayınlarımızdan isteyebilirsiniz. Haberlerinizi bekliyoruz.

Mutlu Kaynak

mektup@tevratzeburincil.org

SEVEN UŞAK

SEVEN UŞAK

Seven Usak

SEVEN UŞAK

Uzun yıllar önce, soğuk ülkelerin birinde yaşayan zengin bir iş adamı, eşi, küçük kızı ve uşağıyla birlikte uzak bir kente doğru yolculuğa çıktı. Yolculuk, dört atın çektiği sağlam bir arabayla yapılıyordu. Kış mevsimi başlamış, kar bazı yüksek yerlere yağmıştı. At arabası saatlerdir hızla yoluna devam ediyordu. Atlar oldukça yorulmuştu. Sonunda mola vermek için arabayı durdurup bir hana girdiler. Orada bir süre dinlenip sıcak çorbalarını içtiler. Artık tekrar toparlanıp yola çıkmanın zamanı gelmişti.

Bu bölgeyi iyi tanıyan hancı şaşkınlık içerisinde onlara dönerek: „Aman efendim, ne yapıyorsunuz?“ diye sordu. „Hava kararmak üzere, bu mevsimde her taraf yırtıcı kurtlarla doludur. Ayrıca soğuktan donma tehlikesiyle de karşı karşıyasınız. Lütfen beni dinleyin, gitmeyin, geceyi burada güvenlik içinde geçirin. Sabah erkenden, gün ağarır ağarmaz yola koyulursunuz.“ Hancı yalvaran bakışlarla onlara bakıyordu.

Zengin adam kararlı bir şekilde, „Hayır, Mahmut bey, hemen yola çıkmalıyız, yolumuz çok uzun“ diye yanıt verdi. „Hem de kurtların dışarıya çıkmaları için vakit henüz erken. Elimizde silahlarımız, üzerimizde de kürklerimiz var. Akşam olmadan ve soğuk bastırmadan ikinci bir hana varır, orada geceleriz.“

Bu konularda oldukça deneyimli olan hancının tüm ısrarları boşunaydı. Yolcular hancıyla vedalaştıktan sonra yola koyuldular. Arabayı uşak sürüyordu. Bir süre buzlu yollar üzerinde ilerlediler. Hava kararmıştı. Sessizliği küçük kızın korku dolu sesi bozmuştu.

„Babacığım!“ diye haykırdı küçük kız birden. „Uzaktan korkunç uluma sesleri geliyor, çok korkuyorum“ diyerek sıkıca babasına sarıldı. Korkudan her yanı tir tir titriyordu. Babası şefkatle kızını kucakladı, saçlarını okşadı ve yumuşak bir sesle: „Korkma yavrum, korkacak bir şey yok!“ dedi. „Bu ses, ormandan esen sert rüzgârın sesidir“ dedi.

Küçük kız bir an rahatlamıştı. Başını babasının sevecen göğsüne dayamış, uyumaya çalışıyordu. Bey, uşağına arabayı daha hızlı sürmesini söyledi. Uluma sesleri ona hiç de yabancı gelmiyordu. Uşak da tehlikeyi sezmiş, atları dörtnala koşturuyordu. Beyin hanımı: „Keşke hancıyı dinleyip geceyi orada geçirseydik“ dedi kısık bir sesle.

Bey uşağa bir silah uzattı ve „Bir tehlike var mı?“ diye sordu. Uşak: „Birkaç yüz metre geriden kurt sürüleri bizi izliyor, efendim“ diye yanıt verdi. Sesi kaygılıydı. Bey uşağa: „Kurtlar bize yaklaşınca, sen birine, ben de diğerine ateş ederiz. Kurtlar yaralı olanları yemekle uğraşırken, bizler de epeyce yol kat etmiş oluruz“ dedi.

Kurtların ürkütücü sesleri çok yakından duyulmaya başlamıştı. Kimseden çıt çıkmıyordu. Sanki herkes nefesini tutmuştu. Kurtlar iyice yaklaşmışlar, arabanın çevresini sarmışlardı. Uşak ve bey silahlarına sarılarak birer kurt vurdular. Kurtlar hemen yaralı cinslerini parçalayarak yemeye başladılar. Bu, beye biraz zaman kazandırmış, bu arada araba biraz daha yol almıştı. Ama daha önlerinde kilometrelerce yol vardı. Kan kokusu aç kurtları çılgına döndürmüştü. Az sonra arabaya yetişip yeniden saldırmaya başladılar. Tekrar ateş edildi, yaralananlar diğerleri tarafından parçalanırken, araba biraz daha yol aldı. Ama han daha çok uzaklardaydı. Kurtlar arabaya yeniden yetiştiler. Tekrar ve tekrar ateş edildi. Kurt sürüleri bitmek tükenmek bilmiyordu. Artık silahlarda kurşun kalmamıştı. Araba büyük bir hızla ilerlemeye devam ediyordu. Han hâlâ çok uzaklardaydı.

Beyin eşi, küçük kızlarını korkunç kurtlardan korumak için onu sımsıkı kucaklamış, küçük kız da başını annesinin göğsüne gömerek, gözlerini yummuş, tir tir titriyordu. Şimdi ne yapacaklardı? Bey uşağa dönerek, „Atlardan birini salıver“ dedi çaresiz bir şekilde. Uşak derhal dört attan birini çözdü. Kurtların bir kısmı atı kovalarken, diğerleri de arabaya atlamaya çalışıyorlardı. Çok geçmeden ikinci at da çözüldü.

Kurtlar kan kokusuyla çılgına dönmüş, deliler gibi ellerindeki avı parçalayıp yemekten bıkmıyorlardı. Araba hana epey yaklaşmıştı! Ancak birkaç dakikalık yol kalmıştı. Çılgın kurtlar arabanın merdivenlerine atlayıp içeridekileri parçalamak üzereyken uşak şöyle seslendi: „Efendim, seni, hanımını ve küçük kızını, hepinizi çok seviyorum. Kesinlikle size bir şey olmasını istemiyorum“ diyerek kendisini azgın kurtların önüne attı. Kurtlar zavallı uşağı parçalarken, araba hana vardı.

Değerli okuyucular, bu küçük öyküde bir kez daha sevginin, sadakatin büyüklüğünü ve değerini görmekteyiz. Seven bir kimse, yeri geldiğinde sevdikleri uğruna canını bile vermekten çekinmez. Sevgi sözcüğü günümüzde öylesine çok kullanılmaktadır ki, asıl değerini ne yazık ki, kaybetmiş durumdadır. Eğer insanlar sevginin gerçek anlamını kavramış olsalardı, sevgi sözcüğünü böylesine sık sık ağızlarına almaya cesaret edemezlerdi. Gerçek sevgi, kendi çıkarını aramayan, her çeşit fedakârlığa hazır sevgidir.

Yalnız o arabadakiler değil, bizler de böyle olağanüstü bir sevgiyle sevilmekteyiz. Peki, ama bizi çıkar aramayan bir sevgiyle seven kişi kimdir? Seni ve beni eşsiz bir sevgiyle seven kişi İsa Mesih’tir, sevgili okuyucumuz. İncil Kitabı şöyle der: „Biz daha günahlıyken Mesih bizim yerimize öldü!“ (Romalılar 5: 8).

Öyküdeki uşak, efendisi ve onun ailesi için canını feda ederek kendisini kurtların önüne attı. Hiç kuşku yok ki, onlar bu uşağa çok iyi davranmışlar, onu derin bir sevgiyle sevmişlerdi. Belki de ona birçok iyiliklerde bulunarak onu büyük kötülüklerden kurtarmışlardı. Bu nedenle de bu uşağın onlara karşı derin bir gönül borcu vardı. Peki, ama bizler İsa Mesih’e ne gibi bir iyilik yaptık? Tabii ki, hiçbir iyilik yapmadık!

Evet, dostum, İsa Mesih’e hiçbir iyilik yapmadık; O’nun sevgisini hak etmedik. Günahlı, itaatsiz ve bencil yaşantımızla Tanrı’ya ve insanlara üzüntü ve acı verdik. Kötü huylarımızla, bencil niyetlerimizle, çıkarcılığımızla, sadakatsizliğimizle, sevgisizliğimizle, merhametsizliğimizle Tanrı’dan uzaklaştık, hepimiz sonsuz ölümün ve cehennemin yolundaydık.

Bir gün Davut Peygamber kendi durumunu düşünürken Tanrı’ya şöyle yalvardı: „Kulunla yargıya girme; çünkü hiçbir canlı Senin önünde doğru çıkmaz“ (Mezmur 143: 2).

Tanrı’nın önünde günahlıyız, suçluyuz. Ama bize acıyan ve bizi eşsiz bir sevgiyle seven Tanrı, bize akılları durduran bir yardım sundu: Tanrı’nın özünden olan, yaşamında hiçbir kusuru olmayan Mesih İsa, bizim günahlı yaşamımızı kendi üzerine aldı; hak ettiğimiz ölümü O bizim için öldü. Şimdi Tanrı, İsa Mesih’in ölümünü bizim ölümümüz yerine saymaya, İsa’nın kusursuz yaşamını ise, bizim yaşamımız yerine saymaya hazırdır. Demek ki, Tanrı’nın sonsuz sevgisinden kaynaklanan bu kurtuluşu kabul eden kişi, Mesih’in kusursuz yaşamını giyinmiş olarak güvenle, sevinçle Tanrı’nın huzuruna çıkabilir.

Öykümüzdeki uşağın arabadaki insanları kurtarmak için kendini kurtların önüne atması gibi, İsa Mesih de, biz günahlı insanları kurtarmak için bizim yerimize acı çekip ölmeye razı oldu.

İsa Mesih’in günahlılara olan sevgisi, kurumuş, çatlamış ve çöle dönüşmüş toprağa dökülen su gibidir. Toprak, suyu içine çekince yumuşar, üzerindeki bitkiler canlanmaya ve yeşermeye başlar; kısa bir zaman sonra meyve verdiğini bile görebiliriz. İsa Mesih’in bu eşsiz sevgisini imanla kabul eden günahlının da yüreği yumuşar, yaşamı canlanır ve iyi meyve vermeye başlar.

Yüreğini İsa Mesih’in sevgisine açan kişi, bencillikten uzaklaşır, sevgi, sabır, anlayış, tatlılık ve sevecenlikle dolar. İsa’nın sevgisi onun yüreğinde bir yaşam pınarı olur.

İsa Mesih’in sevgisine yüreğimizi açmak için şöyle bir dua edebiliriz:

„Tanrım, o uşağın sadakati ve sevgisi çok büyüktü; ama Senin bana olan sevgin bundan çok çok daha üstündür. Benim gibi bir günahlıyı kurtarmak için, İsa Mesih benim uğruma canını verdi. Buna iman ediyorum. İsa Mesih’in eşsiz sevgisi ve kurtarışı için sana sonsuz teşekkürler sunarım. Ben de bencillik ve sevgisizlik yollarımdan kesinlikle vazgeçip bu sevgi yolundan gitmek istiyorum. Lütfen elimden tut, İsa Mesih’in yolunda yürüyebilmem için bana yardım et. Âmin“.

Sevgili okuyucumuz, okuduğunuz yazı hakkında söyleyece­ğiniz veya soracağınız bir şey varsa, lütfen bize mektup yazınız. Kurtuluş konusunda daha fazla bilgi edinmek isterseniz, ücretsiz Kutsal Kitap derslerimizden isteyebilirsiniz. Haberlerinizi bekliyoruz.

Mutlu Kaynak

mektup@tevratzeburincil.org

SAHTE PARA

SAHTE PARA

Sahte Para

SAHTE PARA

 

Sevgili okuyucumuz, bugün size „Sahte Para“ adlı öyküyü anlatmak istiyoruz.

Kemal, ailesiyle küçük bir köyde otururdu. Tarlasında yetiştirdiği sebzeleri çarşıda satar, ailesine güçbelâ bir geçim sağlardı. Tembelliği çalışkanlıktan daha fazla seven Kemal, toprak ve ev vergilerini ödemekte daima zorluk çekerdi.

Her yıl olduğu gibi, vergi makbuzu yine geldi. Vergilerini ödemek için Kemal’in oldukça vakti vardı. Makbuzu bir yana koydu. Ne var ki, o yıl havalar kurak gittiği için sebzelerin çoğu kurumuştu. Vergilerini ödeyebilmek için para kazanmak şöyle dursun, ailesini geçindirmekte bile zorluk çekeceğini biliyor ve kaygılanıyordu.

Bir gün Kemal evinin yıkık duvarını onarırken duvarın içerisinde küçük bir testi, testinin içinde ise eski, maden bir para buldu. Parayı parlattığı zaman altın gibi ışıldadığını gördü. Kemal sevincinden neredeyse uçacaktı. Artık vergilerini ödeyebilecekti. Tüm kaygılarını unutup mutluluk içinde bir sigara yakıp keyfine baktı.

O akşam, Kemal’in kuyumcu bir dostu onu görmeye geldi. Kemal’in umutsuz vergi durumunu biliyordu. Kemal, bulduğu parayla vergi sorununun çözümlendiğini kuyumcu dostuna sevinç içinde anlattı. Kuyumcu: „Parayı bir göreyim hele“ dedi.

Kuyumcu, Kemal’in çıkardığı parayı alıp enine boyuna inceledi ve sonra bir taş üzerine düşürdü. Üzgün bir tavırla parayı geri verip, „Bu para sahtedir, dostum. Çıkardığı sesten de belli oluyor“ dedi. Kemal şaşkınlık içinde ona baktı. „Ama bu para dedelerimden kalmadır. Sahte olsaydı saklamazlardı“ yanıtını verdi. Kuyumcu dostu yeniden parayı inceledi. „Madene bir miktar altın katılmış, hepsi o kadar. Bu paranın hemen hemen hiçbir değeri yok. Maliye dairesi bunu kesinlikle kabul etmez“ dedi.

Bu sözler üzerine Kemal’in tepesi attı: „Atalarımın budala olduğunu mu demek istiyorsun yani? İyiyi kötüden ayırt edemezler miydi onlar?“ diyerek dostuna çıkıştı.

Atalarımdan kalma bu para sahte olamaz, diye kızan Kemal’e kuyumcu dostu, „Kardeşim, ataların nasıl kişilerdi bilmiyorum. Belki de bu paranın sahte olduğunu bilmeyerek saklamışlar. Olabilir ki, senin gibi onlar da paranın parlak görünüşüne aldanmışlar. Ama şu anda önemli olan, hükümete olan borcundur. Sana kesin olarak diyebilirim ki, bu para geçmez. Durumunun kötü olduğunu çoktandır biliyorum. Onun için bu akşam seni görmeye geldim. Bak, bende has altından bir madalyon var. Seni dost olarak sevdiğimden ve seni alacağın cezadan kurtarmak istediğimden bu madalyonu sana vermek istiyorum. Onunla tüm vergilerini ödeyebilirsin“ dedi.

Kemal’in gururuna dokunmuştu bu. Atalarından kalma eski paraya güvenmeyi yeğleyip dostunun hediyesini kabul etmedi.

Gururu yüzünden dostunun sunduğu yardımı kabul etmeyen Kemal’e bir gün sonra vergisini ödemesi için son uyarı mektubu geldi. Kemal, bulmuş olduğu parayı alıp maliye dairesine gitti. Maliye memuru parayı alıp iyice inceledi ve sonra uzman birine de gösterdi. Uzman parayı inceledikten sonra, onu geri vererek „ne yazık ki, bu para sahtedir“ dedi. Kemal’in dünyası yıkıldı. „Ama başka param yok“ diye kısık bir sesle yanıt verdi. Maliye memuru, „Kanun kanundur, arkadaşım“ dedi. „Ya ödersin ya da hapsi boylarsın. Kanuna göre üç gün daha zamanın vardır.“

Kemal, maliye memuruna, „Üç gün içinde nereden bulacağım bu kadar para? Yalvarırım size, elimdeki şu parayı alın. Ne de olsa atalarımdan kalma; hem içinde altın da vardır“ diye yakardı. Memur, „Evet, atalarından kalma olabilir, gene de değeri yok gibidir. Bu parayı kabul edemem. Maliye kasasına ancak kusursuz para girebilir. Bir yerden borç bul. Herhalde sana borç verecek biri vardır!“

Kemal, kuyumcu dostunu anımsadı. Onun yardım etmeye hazır olduğunu biliyordu; ama bir türlü gururunu yenip dostunun sunduğu yardımı kabul etmedi. Böylece üç gün sonra hapse atıldı.

Kemal niçin cezaevine atıldı? Vergi borcunu ödeyemediğinden mi? Kuyumcu arkadaşına güvenmediği için mi? Gururundan mı? Yoksa sahte paraya güvendiğinden mi?

Belli bir günde Kemal vergisini ödemek zorunda kaldığı gibi, her insan bir gün Tanrı’nın önünde durup yaşamının hesabını vermek zorunda kalacaktır.

Tanrı bizi neden yarattı? Ne diye bize yaşam verdi? Tanrı bizi Kendisi için yarattı. O’nunla olalım, O’nu yüceltelim diye. Yaşamımız O’nu övsün diye Tanrı bizi var etti.

Yaşamımızla Tanrı’yı yüceltiyor muyuz, yoksa yaşamımız, davranışlarımız, tutumlarımız ve sözlerimiz Yaratanımızı lekeleyip utandırıyor mu?

İşte bir gün, kıyamet gününde Tanrı’nın bize soracağı şudur: „Beni bütün yüreğinle aradın mı? Beni insanlardan ve kendi rahatından daha fazla sevdin mi?“ O gün Tanrı, bize vermiş olduğu bu yaşamın hesabını soracak.

Kıyamet gününde hesap soran Tanrı’ya, „Adam öldürmedim, zina işlemedim, hırsızlık etmedim“ diye kolaylıkla yanıt verebileceklerini umut edenler var. Ama Tanrı’nın doğruluk ölçüsü bundan çok daha yüksektir. İsa Mesih şöyle demiştir:

Musa’nın yasasında ‚Adam öldüren, yargılanacak‘ denildiğini duydunuz. Ama ben size diyorum ki, kardeşine öfkelenen kişi yargı giyecek.

(Matta 5: 21–22)

‚Zina etme‘ denildiğini duydunuz. Ama ben size diyorum ki, bir kadına bakıp onu arzulayan her adam, zaten yüreğinde o kadınla zina etmiştir.

(Matta 5: 27)

Bu ölçüye göre Tanrı’nın önünde kim durabilir? Kemal’in ödeyemediği bir hesabı olduğu gibi, bizim de Tanrı’nın önünde ödeyemeyeceğimiz bir hesabımız vardır.

Birçok insanın tutumu, Kemal’in vergi dairesindeki tutumuna benziyor. Kemal’in parası kusurlu ve değersizdi. Buna rağmen o, elindeki bu paranın maliyece kabul edilmesini istiyordu.

Tanrı’nın önünde ancak kusursuz bir yaşam kabul edilir. Oysa birçok insan, „sevap“ sayılan, ama değeri düşük, kusurlu işlerle Tanrı’nın huzuruna çıkıyor.

Değerli okuyucumuz, dincilik, bir hayır kurumuna bir bağışta bulunmak, oruç tutmak, namaz kılmak, iyilik etmek insanı Tanrı’nın önünde kusursuz yapmaz. İyi bir aile veya üstün bir tarikata ait olmak da Tanrı’nın huzurunda canın bedeli olarak geçmez.

Tanrı, kurtuluşu insana armağan olarak vermeyi seçti. Çünkü insanın en iyi işi bile kusurlu ve eksiktir.

Kemal’in kötü durumunu bilip ona acıyan kuyumcu arkadaşı kusursuz, has altından bir madalyonla Kemal’in vergi borcunu ödemeye hazırdı. Ancak Kemal gururlanıp onun yardımını kabul etmedi.

Bize acıyan ve bizi eşsiz bir sevgiyle seven Tanrı, bize akılları durduran bir yardım sundu: Tanrı’nın özünden olan, yaşamında hiçbir kusuru olmayan Mesih İsa, bizim günahlı yaşamımızı kendi üzerine aldı; hak ettiğimiz ölümü O bizim için öldü. Şimdi İsa Mesih’in kusursuz yaşamını Tanrı, bizim yaşamımız yerine saymaya, görmeye hazırdır. Demek ki, bunu kabul edersek, Mesih’in kusursuz yaşamını giyinmiş olarak güvenle Tanrı’nın huzuruna çıkabiliriz. Kimi buna „saçma“ diyebilir. Ama Tanrı’nın sevgisi bu kadar üstündür, sevgili okuyucum.

Kemal’in vergi borcunu ödemeye hazır olan kişi, bir kuyumcu arkadaşıydı. Bizim günah borcumuzu ödemeye hazır olan kişi ise, Tanrı’nın isteğine uyan İsa Mesih’tir. Tanrı’nın Sözü şöyle diyor:

İsa Mesih, günahlarımıza karşılık öldü, gömüldü ve üç gün sonra dirildi.

(1 Korintliler 15: 4)

Sevginin ne olduğunu, Mesih’in bizim uğrumuza canını vermesinden anlıyoruz. Bizim de kardeşlerin uğruna canımızı vermemiz gerekir.

(1 Yuhanna 3: 16)

Mesih herkesin uğruna öldü. Öyle ki, yaşayanlar artık kendileri için değil, kendileri uğruna ölmüş ve dirilmiş olan Mesih için yaşasınlar.

(2 Korintliler 5: 15)

Biz daha günahlıyken Mesih bizim yerimize öldü. Tanrı bize sevgisini bununla kanıtlıyor.

(Romalılar 5: 8)

Kemal’in cezaevine atılması yoksul oluşundan değildi, çünkü ona yardım edecek biri hazırdı. O, cezaevine gururu yüzünden atıldı.

Gururumuzun iyi yönleri vardır. Örneğin, bir öğrenci birinciler arasında bulunmak amacıyla her gün derslerine çalışırsa, buna iyi diyebiliriz. Ya da gururumuz bizi düşük, yüz kızartıcı işler yapmaktan alıkoyarsa, bu yine iyidir. Oysa işin biraz daha derinine inersek gururlanmanın, kendini beğenmenin, övünmenin kötü ve zararlı bir şey olduğunu kabul etmeliyiz.

Bir de „Sahte Para“ öyküsündeki Kemal’e benzeyenler vardır: Gururlarından dolayı hiçbir yardımı, öğüdü ya da bir armağanı kabul etmezler. Kötü günde onları kim kurtarabilir?

Gururlu kişi çabuk alınır, çabuk küser, herkesi hor görür, kendini beğenir. Minnet altına girmekten korktuğu için, yardıma ihtiyacı olmasına rağmen, acıklı durumunu belli etmemeye çalışır.

Daha da kötüsü, Tanrı’ya karşı da gururlu olup O’nun yüce sevgisini reddeder. Tanrı, İsa Mesih’in sayesinde günahlarımızı bağışlayıp bize yeni bir yaşam vermek istiyor. Bizden tek istediği, günahlı ve bağışlanmaya muhtaç olduğumuzu O’na söyleyip O’nun sunduğu kurtuluşu armağan olarak sevinçle kabul etmemizdir.

Buna gururumuz engel olmasın! Tövbe edip gururumuzu, kendimizi, yaşamımızı tümden Tanrı’ya teslim edelim.

Sevgili okuyucumuz, okuduğunuz yazı hakkında söyleyeceğiniz veya soracağınız bir şey varsa, lütfen bize mektup yazınız. Kurtuluş konusunda daha fazla bilgi edinmek isterseniz, ücretsiz Kutsal Kitap derslerimizden ve diğer yayınlarımızdan isteyebilirsiniz. Haberinizi bekliyoruz.

Mutlu Kaynak

mektup@tevratzeburincil.org

KADİR’İN MİRASI

KADİR’İN MİRASI

Kadirin Mirasi

KADİR’İN MİRASI

Kadir varlıklı bir ailenin tek çocuğuydu. Baba ve annesiyle birlikte büyük şehirlerden uzak bir köyde kalırdı. Kadir iki yaşındayken annesi, daha sonra da babası öldü. Çocuğun aksi, sinirli, yalnız kendi rahatını düşünen amcası, onu istemeyip başka köydeki uzak akrabasına gönderdi. Çocuk burada biraz daha iyi karşılandı.

Aradan bir ay kadar geçince, kötü kalpli amca, köyün ileri gelenlerine, „yeğenim öldü“ dedi. Bunu söylemekteki amacı, kardeşinden kalan mirasa tek başına konmaktı. Nihayet bu arzusunda da başarılı oldu.

Yıllar geçti, Kadir büyüyüp tarlada çalışmaya başladı. Her sabah şafakta yatağından kalkar, torbasına biraz ekmek, peynir koyup tarlaya giderdi. Akşam güneş battıktan sonra eve dönerdi. Bu kadar çok çalışmasına karşılık evdekiler onu hor görür, fakirlik ve kimsesizliğini başına kakar, biz iyiyiz de sana bakıyoruz, derlerdi. Oysa zavallı Kadir’i okula dahi göndermemişlerdi. O, biraz okumayı arkadaşlarının yardımıyla öğrenmişti. Günleri çalışmayla geçen Kadir 22 yaşına girdi. Bir gün Kadir evde yalnızken kapı çalındı. Hemen koşup kapıyı açtı. Postacı ona bir mektup uzattı. Mektubun üzerinde „Sayın Kadir Efendiye“ yazılıydı. Delikanlı mektubu alınca pek şaşırdı. Çünkü o, kendisine mektup yazacak kimsesi olduğunu bilmiyordu. Acaba ona bu mektubu kim yazmıştı? Mektubu koynuna soktu, sonra rahatça okuyabileceği bir yerin yolunu tuttu. Uygun bir yer bulup etrafında kimsenin olmadığından emin olunca, mektubu açıp okumaya başladı.

5. Mayıs 1945

Sayın Müfit oğlu Kadir Efendi, bu mektubu sana yazan ben Nurettin oğlu Aziz, senin dayınım. Uzun aramalarımdan sonra, birkaç yıl önce senin yaşamakta olduğunu öğrendim. Buna çok sevindim. Sen benim etimden, canımdan bir parçasın. Sevgili yeğenim, öğrendiğime göre kendi durumundan habersizsin. Oysa baban öldüğünde sana büyük bir miras bırakmıştı. Ancak eline düştüğün düşman o mirası yalan uydurarak ele geçirdi. Seni aldatan adam güçlü ve kurnazdır, onun için onunla mücadele etmekten kaçındım. Senin haklarını geri alıp sana teslim edebilmem için satın almaktan başka çare bulamadım. Bunun için çok çalıştım. Sana satın aldığım mirasın tapuları doğduğun köyün kasabasındaki kaymakamdadır. Onları imzalayıp derhal alabilirsin. Oraya giderken bu mektubu ve nüfus kâğıdını yanına al. Beni hemen görmek isteyeceğini biliyorum, ama ben şimdi uzun bir yolculuğa çıkıyorum. Daha sonra dönüp seninle görüşeceğim. O zaman birlikte sevineceğiz. Şimdilik Tanrı’ya emanet ol. Gözlerinden öperim.

Dayın Aziz.

Kadir, mektubu okuyunca heyecanlandı. Kendisine yazılan bütün bu şeyler doğru muydu? Gerçekten büyük bir servetin mirasçısı mı, yoksa ekmeğini çıkarmak için sıkı çalışmak zorunda kalan yoksul bir genç miyim, diye düşündü. Kafasındaki böyle sorulara cevap bulmak için mektubu tekrar okudu. Sonra, mektubu ondan zorla alırlar korkusuyla onu kimsenin bulamayacağı bir yerde bir tasın altına sakladı. Eve gelirken yolda kendi kendine şöyle dedi: „Acaba gerçekten benim böyle bir dayım var mı? Bana müjdelenen miras doğru mu? Gerçekten mektup benim adıma geldi, ama…“

Düşünceli hâli evdekilerin dikkatini çekti ve ona, neyin var, diye sordular. Kadir niçin düşünceli olduğunu önce onlardan saklamak istedi, ama ısrarları karşısında dayanamadı, dayısından bir mektup aldığını, doğduğu köyün kasabasına gidip araştıracağını söyledi. O zaman onunla alay etmeye başladılar: „Sanki koca dünyada senden başka Kadir isimli adam yok! Bu mektup sana değil, kuşkusuz başka birisine yazılmıştır.“ Mektubu görmek istediler, ama Kadir mektubu göstermedi.

Ertesi günü nüfus kâğıdını alıp mektubu sakladığı yere gitti. Orada nüfus kâğıdını dayısının ona gönderdiği nüfus kâğıdı suretiyle karşılaştırdı. Kâğıtlardaki ad, soyadı, doğum yeri, doğum tarihi, anne ve baba adı birbirinin aynısıydı. Artık bu mektubun kendisine yazıldığından emindi.

Dayısının mektubu ile birlikte kendi nüfus kâğıdını da taşın altına sakladı. Akşam yemeğine eve gelince Kadir, ağasının, köyün bütün ileri gelenlerini evlerine davet ettiğini gördü. Kadir’e, „Bu gelen mektuba inanacak kadar aptal olamazsın; bu mektup sahtedir, birisi sana kötü bir şaka yapmak istiyor. Mektubu bize göster, onun sahte olduğunu sana ispat edelim“ dediler.

Bunun üzerine Kadir şüphelenmeye başladı. Mektubun sahte olup olmadığını şimdiye dek düşünmemişti. Kendi kendine şöyle dedi: „İçimde bir şey bana mektubun doğru olduğunu söylüyor, ama yine de gidip bu Aziz dayım hakkında bir şeyler öğrensem hiç de fena olmaz.“

Bir gün çarşıya gitti. Oranın en güvenilir adamını bulup ona, o kasabada Aziz adında birisinin yaşayıp yaşamadığını sordu. Adam, „Evet, gerçekten de orada Aziz adında çok iyi bir adam yaşıyor, ama birkaç gün önce uzun bir yolculuğa çıktı. Aziz efendi çok varlıklı biridir, ancak duyduğuma göre, bir miras meselesi yüzünden son yıllarda epey çalışmış ve sonunda bu mirası geri satın almış“ yanıtını verdi. Delikanlının yüreği rahatladı, sevinçle köye döndü.

Kendi kendine, „Vay be, demek ki, bu dayım benim için çalışmış!“ dedi. Kalbinde dayısına karşı büyük bir sevgi doğmuştu.

Eve gelince efendisine, yolculuğa çıkacağını bir kere daha söyledi. Efendisi buna çok kızdı ve „eğer bizi bırakırsan, bizden tamamen ayrılmış, kesilmiş olacaksın“ diyerek ona kendisini bekleyen tehlikelerden söz etti. Engel olamayacağını anlayınca, Kadir’in bu aptallığının geçeceğini umarak onu bir odaya hapsetti. Ama Kadir, bir gece herkes mışıl mışıl uyurken, odanın kerpiç duvarını deldi ve kendisine geçebileceği bir yer açıp ay ışığında sessizce evden uzaklaştı. Sakladığı yerden mektup ve nüfus kâğıdını alıp koşarak köyden uzaklaştı. Kadir gündüzleri saklanıp geceleri yoluna devam etti. Mümkün olduğu kadar rastladığı hanlarda çalıştı, ama yine de karnını doyurabilmek için ayakkabısını ve ceketini satmak zorunda kalmıştı. Evet, Kadir büyük bir mirasın sahibiydi, ama şu andaki görünümü bunun tam tersini gösteriyordu.

Kadir üç hafta yürüyerek nihayet yorgun ve perişan bir durumda kasabaya vardı. Kaymakamlık binasını buldu. Oradaki memurlara dayısından gelen mektubu ve nüfus kâğıdını gösterir göstermez onu derhal kaymakam beyin huzuruna çıkardılar. Kaymakam, Kadir’in kim olduğunu derhal anlayıp, „Oğlum, geldiğine iyi ettin, çünkü dayın senin buraya gelmeni istedi. Şimdi tapular şahitlerin önünde sana verilecek, kendi imzanı atıp bütün mirasa sahip olacaksın. Aldığın mektuba güvendin ve tüm engelleri aşarak buraya geldin. Bu güvenin de seni büyük bir servete kavuşturdu“ dedi. O gece Kadir yatağına fakir bir yolcu değil, çok zengin biri olarak, birçok malın, tarlanın sahibi olarak girdi.

Kadir, sevincinin zirvesine ulaşacağı günü, kendisini sevip uğruna bu kadar çalışmış olan dayısını yüz yüze göreceği anı özlemle bekledi.

Değerli okuyucumuz, sana da bir mektup geldi. Bu mektup, gökten gelen İncil Müjdesidir. Bu mektup sana geçici, dünyasal servetlerden değil, senin için göklerde saklı, çürümez, lekesiz ve solmaz bir mirastan söz eder (1 Petrus 1: 4). Bu mirasın anlamı, Tanrı’yla barış olanağı, O’nun sana olan lütfü, iyiliği ve sevgisidir. Bir babanın oğluna miras bırakması gibi, Tanrı da insanlara miras vaat eder.

İncil bize der ki:

Düşmanımız olan şeytan bizi kandırarak Tanrı’dan ayırmıştır. Karanlıkta kaldığımız sürece Tanrı’nın zenginliğinden ve bizim için hazır duran büyük mirastan habersiziz. Şeytan, hiçbir zaman bizim bu mirasa konmamızı istemez. Bu nedenle de İncil’in müjdesini saklamaya ya da yalanlamaya çalışır çeşitli yollarla.

Evet değerli dostum, şeytan, İncil Müjdesini senden saklamak istemektedir. Ama mektubun Kadir’in eline ulaşması gibi, İncil Müjdesi de sana ulaştı. Bu mirasa seni kavuşturmak için uğraşıp kendisini feda etmiş olan İsa Mesih’tir. O, kendi canı pahasına günahlarının affını sağlayarak seni bu mirasa sahip kıldı. Kendisi suçsuz ve lekesiz olduğu halde İsa Mesih, senin suçlarını ve senin Tanrı’ya olan borçlarını yüklenerek sonsuz ıstıraplar çekip çarmıhta ölerek ödedi. Tanrı da İsa’nın bu lekesiz sevgisinden, bu kusursuz itaatinden ve fedakârlığından hoşnut kalarak O’nu üçüncü günde ölülerden diriltti, hem de sonsuzluğa kadar yaşamak üzere. Demek ki, Tanrı’ya olan borcun ödenmiştir, tümden silinmiştir, değerli dostum. Senin yapacağın, eski yaşamını bırakıp iman ve cesaretle seni bekleyen bu büyük bağışı almak için Tanrı’ya gitmendir.

Şüphesiz, böyle bir karar verdiğinde, çevrendekiler senin onlarla birlikte kalmanı, içinde yetişmiş olduğun adetleri, yolu bırakmamanı isteyecekler. Unutma ki, bu adetler seni ebedi mirasa kavuşturamaz.

Kadir’e, mektup sana ait değil, dedikleri gibi, sana da, İncil senin için değil, Hıristiyanlara aittir diyecekler. Oysa İncil Müjdesi, ulus, ırk ve dil fark etmeden, herkese verildi.

Bazı kişiler, Kadir’in köyünün ihtiyarları gibi, bu müjdenin sahte, güvenilmez olduğunu iddia edecekler. Ama kendin İncil’i samimi bir şekilde okursan, arayıp araştırırsan, sen de Tanrı Sözü olan İncil’in kusursuz ve gerçek olduğunu görebilirsin. Biz de kendi yaşamımızda, İncil sözlerinin doğru olduğunu, yaşamımızı değiştirip bizi yenilediğini gördük.

Sevgili okuyucu, kendi yüreğinde olan Tanrı sesine de kulak ver. Çünkü O, sana bu müjdenin yalan olmadığını tasdik ve şahadet eder. Olduğun gibi kalmanı isteyen insanların sesine kulak verme, araştırmalarında sana engel olmak isteyenlerden ayrıl. Dua ile Rabbe yaklaş. Günahlı olduğunu O’na söyle ve İsa Mesih’in günahlıları kurtarmak için yeryüzüne geldiğini bildiren sözlerini Rabbe göster. Bu şekilde cesaretle Tanrı’ya gelip İsa Mesih’in sana kazandırdığı mirası, yani günahlarının affını talep edersin. İsa Mesih senin uğruna öldüğü için bu miras senin hakkındır.

Mirasın tapularını nasıl elde edeceksin? Senin uğruna kendisini feda etmiş Rabbe şükretmekle! Sonra, aldığın servetin değerini her gün biraz daha fazla tanıyıp onu kullanacaksın. Tanrı’nın sana verdiği sevgi, barış, sevinç, cömertlik ve sabır etrafındakilerin yararına olacaktır. İsa Mesih’in tekrar geleceği günü özlemle bekleyeceksin. Çünkü O’nu o günde yüz yüze göreceksin. O zaman Mesih ve sen birlikte O’nun mektubuna güvendiğine sevineceksiniz.

Sevgili okuyucumuz, okuduğunuz yazı hakkında söyleyece¬ğiniz veya soracağınız varsa, lütfen bize mektup yazınız. Haberinizi bekliyoruz.

Mutlu Kaynak

mektup@tevratzeburincil.org

SONGÜL

SONGÜL

Songül

Songül

İsmet ve çok yakın arkadaşı olan Tamer her hafta birlikte çay içer, havadan sudan başlayarak en önemli ve en derin düşüncelerini de birbirlerine anlatırlardı. İkisi de elli üç yaşındaydılar, arkadaşlıkları ta gençlik günlerinde başlamıştı.

Bir akşam yine İsmet’in oturma odasında oturup yakında olup bitmiş olanları birbirleriyle paylaşıyorlardı. Şimdi sıra İsmet’teydi. „Biliyor musun ne oldu?“ dedi. „Bende öyle bir sevgi uyandı ki, – ya buna aşk mı diyelim? – duygularım öyle bir kabarıyor ki, tüm yaşamımda benzerini görmedim.“

Tamer zaten birkaç günden beri arkadaşının bu yeni aşkını merak etmekteydi. İsmet sözlerine şöyle devam etti: „Oğlumun çalıştığı şirket yirmi beş yıl önce kuruldu ve iyi para kazanmakta. Yirmi beşinci yıl dönümü nedeniyle şirketin müdürleri bütün işçilerini ve işçilerinin yakınlarını da bir eğlenceye davet etmişlerdi. Gelenlere çok nefis yemekler verildi. Ben de o şenliğe katıldım. Orada oğlumla aynı bölümde çalışan Songül’ü gördüm ve tanıştık. İlk andan beri kendimi ona yakın duydum. Sanki onu uzun zamandır tanıyordum, sanki hayatım boyunca onu aramıştım…“

Tamer Songül’ü tanıyordu ve İsmet’in Songül’e âşık olduğunu da başkalarından duymuştu. Hiçbir şey bilmiyormuş gibi davranarak İsmet’e sordu: „Söyle bakalım, bu Songül nasıl biri? Genç midir? Güzel midir? Çok merak ediyorum.“ İsmet gülümsedi. „Evet, genç“ dedi, „benden üç yaş küçük. Aynı zamanda çok güzel. Çok makyaj yapıyor, yüksek sesle kahkaha atıyor, ama bütün bunların arkasında ben onun gerçek güzelliğini görebiliyorum. Dış görünüşünün arkasında beni büyüleyen, beni çeken ve beni bağlayan bir şey var onda. Onun kişiliği çok değerli. Songül bir tanedir ve onun bir benzeri bile yok. Belki de şimdiye kadar hiç kimse ondaki değerin farkına varmamış. Sanırım, kendisi bile, ne kadar değerli olduğunu bilmiyor. Ya da bir zamanlar kendi kıymetini bilmiş de, kıymetli olduğuna inanmaktan vazgeçmiş çoktan…“

Tamer, „Acaba kendisinin değerli olduğuna Songül’ü inandırabilecek misin?“ diye sordu. Ses tonundan ve yüz ifadesinden bu işte İsmet’in başarılı olabileceğinden kuşku duyduğu izlenimi vardı. Ama İsmet, „Evet, kendisinin değerli olduğuna onu inandırabilirim, en azından, bunun için ümidim var“ dedi. „Benim sevgime inansa, sevgimden etkilenirse, onda çoktandır zedelenmiş olan duygular, sönmüş olan iman ve umut yeniden uyanabilir, dirilebilir, gelişip çiçek açabilir. Ama doğrusu, şu anda yaşadığı gibi yaşamaya devam ederse, durumu hiç de iyiye gitmez.“

Tamer, „İsmet, elli yaşında olan bir kadını ne kadar seversen sev, yine de onu değiştiremezsin“ diye arkadaşını uyardı. „Kendine biraz fazla güveniyormuşsun gibi geliyor bana. ‚Aşk, seven kişinin gözünü kör eder‘ atasözünü sen de biliyorsun. Belki de defalarca bu sözü kullanmışsındır.“

„Yooo, gözüm kör değil“ diye İsmet kendini savundu. „Songül’ün dıştan pek çekici olmadığını çok net olarak görebiliyorum. Sonra oldukça sert biri, zamanla acılaşmış, ayrıca çok yaralayıcı, iğneleyici ve küçümseyici sözleri ve davranışları var. Songül geçmiş yıllarda çok kere derinden yaralanmış olmalı ve çok kere hayal kırıklığına uğramış olmalı ki, bir daha yaralanmamak için etrafına sertlik ve acılık taşlarıyla yüksek bir duvar örmüş. Songül artık kimsenin sevgisine, kimsenin yakınlığına, tatlılığına, samimiyetine inanmak, güvenmek istemiyor. Ama Songül bir gün sevgimden emin olursa, onu, olumsuz sayılan yanlarıyla birlikte çok sevdiğime yüzde yüz güvenirse, bu dediğim duvarın taşları kendiliğinden yok olacak; çünkü Songül kendini güvende hissedecek, kendisini hayal kırıklığına uğramaktan korumaya gerek duymayacak.“

„Tasarıların büyük, arkadaş“ dedi Tamer, „bu işte başarılı olman için epey uğraşmak zorunda kalacaksın.“  „Bunu biliyorum“ diye cevap verdi İsmet. „Songül’ü kazanmak için değer.“

Gerçekten de İsmet Songül’e yakın olmak ve ona sevgisini kanıtlamak için çok uğraştı. Onu yemeğe ve şenliklere davet ederdi. Müziği sevdiğini öğrenince onu konserlere götürürdü. Bazen Songül’ün paydos saatinde, çalıştığı şirketin ana kapısında onun gelmesini beklerdi ki, evine kadar onunla beraber yürüyebilsin.

Bazen Songül açık açık İsmet’in sevgisiyle alay ederdi. Birlikte bir yere gitmek için anlaştıktan sonra bir neden yokken, buluşmalarının mümkün olmayacağını bildirir, ya da hiç haber vermeden anlaştıkları yere gelmezdi. Daha da kötüsü, bazen birlikte bir yere gittikleri zaman orada İsmet’in gözü önünde başka erkeklerle flört ederdi. Bütün bunlar İsmet’e çok acı verirdi. Ama yine de Songül’ü sevmekten vazgeçmedi.

İsmet’in her şeye rağmen onu bu kadar sevmeye devam etmesi Songül’ü şaşırttı. Bir iki kere üzüntü dolu gözlerle, „Sen ne kadar tuhaf bir adamsın!“ dedi. O zaman İsmet, Songül’ün etrafına ördüğü duvarın çatlanmış olduğunu sezdi.

Bir akşam İsmet’in oğlu işten eve geldi, benzi kül gibi olmuştu, onun korkunç bir şey yaşamış olduğu besbelliydi. Babasının oturduğu odaya geçti ve ona o gün olup bitenlerini anlattı. Şirkette Songül ve kendisi muhasebeci olarak birlikte çalışıyorlardı. O gün şirketin hesaplarını kontrol eden revizyon memurları gelmiş ve her şeyi gözden geçirmişlerdi. Bir de ne bulsunlar? Şirketin paralarından büyük bir miktarı eksikti. Eksik olan paraların hangi yoldan ve nereye kaçırıldığı henüz açığa çıkmamıştı. Dolandırıcının kim olduğunu da henüz bulmamışlardı. Ama şu kadarı belliydi: Ya Songül ya da İsmet’in oğlu şirkete çok zarar vermişti.

Bunları duyan İsmet ayağa kalktı. Bu, tüm ümitlerinin sonu mu demekti? Bu, sevgisinin de sonu mu olacaktı? İsmet’le oğlu gecenin geç saatlerine kadar birlikte konuştular.

Ertesi gün olup bitenlerden haber almış olan Tamer İsmet’in yanına geldi. Bu acı günde dostunu desteklemek istedi. Selâm verdikten sonra Tamer, „İsmet, acılarını seninle paylaşıyorum“ dedi. „Baştan beri bu kadına pek güvenmemiştim. Ama şimdi onun cezaevine gitmek zorunda kalacağını işittim. Senin için her şeyin bittiğini düşünmek gerçekten beni üzüyor.“

İsmet bir süre sustu. Sonra Tamer’e şöyle dedi: „O, cezaevine gitmek zorunda kalmayacak.“ Tamer bu sözlere şaştı. İsmet’e, „Bu kadar büyük bir miktar parayı hile ile dolaylı yollardan kendi banka hesabına aktardığına göre her halde onu cezaevinden kurtaracak kimse olmayacak“ dedi.

İsmet bir süre sustu. Sonra çekine çekine, „Oğlum cezaevine gitmek zorunda kalacak. Polisler gelip onu yakaladılar“ dedi.

„Deme İsmet, bu kadar da olmaz. Senin oğlunun bu kadar para çaldığına sen de inanmazsın, ben de inanmam. Bu, tümden saçma ve imkânsızdır!“

„Oğlumu ben yetkili makama ihbar ettim“ cevabını verdi İsmet.

„Ne yaptın? Kendi oğlunu mu ihbar ettin? Artık hiçbir şey anlayamıyorum. Niçin oğlunu ihbar ettin? Lütfen bunu açıkla.“

Açıklama yapmak İsmet’e zor geldi. Sanki gerekli olan sözcükleri bulamıyordu. Biraz kekeleyerek şunları söyledi: „Saatlerce beraber konuştuk. Oğlum razı geldi. Çünkü Songül şimdi cezaevine gitmek zorunda kalırsa – belki de beş on yıl orada kalması gerekecek – o zaman orada yok olacak. Cezaevi hayatı onun için fazla ağır olur, dayanamaz buna. Bunun için oğlum razı oldu.“

„Lütfen bunu tekrarla, çünkü buna inanamıyorum“ cevabını verdi Tamer, hem de öfkelenerek. „Gerçekten kendi oğlunu ihbar mı ettin?“

İsmet ‚evet‘ diye başını salladı ve şunları ekledi: „Oğlumu yakalayıp götürdüler.“

Tamer bir süre susup İsmet’in yüzüne baktı. Sonra artık kendini tutamayarak şöyle dedi: „Bu Songül’ün nasıl biri olduğunu hiç bilmiyor musun? Ne kadar edepsiz ve terbiyesiz olduğunu bilmiyor musun? Onun yüzüne biraz gülümseyen her erkeğin peşinden gittiğini öğrenmedin mi? Ve şimdi böyle birisi için kendi oğlunu feda ettin. Delirdin mi?“

Arkadaşının bu öfkeli sözlerinin karşısında İsmet sustu. Ama bir an sonra başını kaldırıp doğrudan Tamer’in gözlerine baktı. „Sana söyledim ya, Songül’ü çok seviyorum“ dedi.“

(“SONGÜL” öyküsü 55 plus 01/2003 dergisinden alınarak Türkçeye çevirildi.)

Size anlattığım öykünün gerçek olduğuna inanmak zordur. Çünkü İsmet’in sevgisine benzeyen bir sevgi gayet nadir görülür. Evet, bu öykü bir benzetme olarak yazıldı. Sizce bu öykünün yazarı İsmet’i kime benzetmek istedi? Peki Songül’ü kime benzetmek istedi? Ya Tamer kime benziyor? Songül, huzursuz, acılaşmış, sertleşmiş, günahlı insanı temsil eder. İsmet’in Songül’e olan şaşırtıcı sevgisi ve onu kurtarmak için yaptıkları, Tanrı’nın günahlı insanı değerli sayıp onu kurtarmak için yaptıklarına benzer. Tamer ise „Tanrı hiçbir şart koşmadan sevmez, kötü insanı kabul etmez” diyenlerin namına konuşmaktadır.

„Songül“ öyküsünden neler öğrenebildiğimizi anlatmadan önce kafanızda oluşmuş olabilecekk bir soruya cevap vermek istiyorum.

Eğer Sünni Müslüman olarak büyümüşseniz şu soruyu sorabilirsiniz:

„Böyle bir öykü anlatarak yüce Tanrı’yı bir insana benzetmek olur mu?“

Tanrı’nın insandan kat kat yüce olduğunu biliriz. O doğmaz ve O ölmez, O’nun bizim bedenimize benzer bir bedeni yoktur. Yine de davranışlarında ve duygularında O’nu insana benzetebiliriz. Çünkü Tanrı insana, kendisininkine benzer bir kişilik verdi. Tanrı’yı anlatmak için yalnız görünmeyen öbür dünyadan söz edersek, kimse bir şey anlamaz. Tanrı kendisini bize açıklamak isterse, bizim anlayabileceğimiz sözler kullanır, kendi davranışlarını bizim davranışlarımıza benzetir. Kutsal Kitap bunun örnekleriyle doludur. Bu örneklerin birkaçını sıralayalım:

1) Tanrı bir krala benzetilir. Kral halkını yönetir. Buyruklarını ilan ettirir. Saygı ve buyruklarına itaat bekler. Yasalarını çiğneyeni sorumlu tutar, iyilik edeni ödüllendirir.

2) Kutsal Kitap’ta Tanrı birçok yerde iyi bir babaya benzetilir. İyi baba çocuklarını sever, kayırır, onları eğitir ve terbiye eder, onların kendisi gibi davranmalarını ister, yaralandıkları zaman onlara acır, O’ndan uzaklaştıkları zaman onları özler, O’na döndüklerinde sevinip onları bağışlar.

3) Gerek Eski Antlaşma Kitapları olan Tevrat ve Zebur Kitaplarında, gerek İncil Kitabında Tanrı iyi bir çobana benzetilir. O, sürüsünü sever, koyunlarını hırsızlardan, kurtlardan korur, yoldan sapıp kaybolmuş koyununu büyük fedakârlıkla arayıp tekrar sürüsüne getirir.

4) Yeşaya 66:13’te Tanrı, çocuğunu teselli eden bir anneye benzetilir:

Ayet şöyle: „Çocuğunu avutan bir anne gibi avutacağım sizi.“  Ne kadar güzel bir söz!

5) Matta 23:37’de Tanrı bir insana değil, bir tavuğa bile benzetilir:

Ayet şöyle: „Tavuğun civcivlerini kanatları altına topladığı gibi, ben de kaç kez senin çocuklarını toplamak istedim, ama siz istemediniz.“

6) Gene bütün Kutsal Kitap’ta Tanrı bir kocaya, insanlar ise bu kocanın eşine benzetilir. Tanrı’nın „eşi“ olarak seçtiği için bu insanlar O’nun gözünde çok çok değerli olur. Tanrı bu „eşine“ bin bir armağan verir, onu sevindirir. Eşinin görkemli ve lekesiz olmasını, kendisine saygı göstermesini ve kendisine sadık kalmasını ister. Bunun geniş örneği „Ezgiler Ezgisi“ kitabında bulunur. Öbür yandan insanlar Tanrı’ya sırt çevirdiklerinde, başka ilahlara hizmet ettiklerinde, Tanrı’nın yolunda değil de, kendi yollarında yürüdüklerinde, bu insanlar sadakatsizlikle suçlanır, kötü kadına, fahişeye, kocasına tiksinti veren bir kadına benzetilir. Ama şaşılacak şey şudur ki Tanrı, sadakatsizlik etmiş, kendisini terk etmiş bu „eşini“ sevmeye devam eder. Bunun en geniş örneğini Hoşea Peygamberin kitabında buluruz.

Tanrı’nın kendisini bir kocaya benzettiği ayetlerden bir örnek vereyim:

„Geri dön, ey dönek halk“, diyor Rab, „çünkü kocan benim.“ Yeremya 3:14

İşte „Songül“ öyküsünün yazarını haklı buluyorum. Bu öyküyle Tanrı’nın bize olan sevgisinin ne kadar büyük olduğunu anlatmaya çalıştı.

Şimdi bu öyküden neleri öğrendiğimizi sıralayalım ve aynı zamanda bu öğrendiklerimizi destekleyen Kutsal Kitap ayetlerine bakalım.

1) Tanrı insanları seviyor, günahlı insanları bile seviyor.

„Ne var ki, Tanrınız RAB (size lanet okumak isteyen) Balam’ı dinlemek istemedi. Sizin için laneti kutsamaya çevirdi. Çünkü Tanrınız RAB sizi seviyor.” Yasanın Tekrarı 23:5

Rab, „Sizi sevdim“ diyor. Oysa siz, „Bizi nasıl sevdin?“ diye soruyorsunuz. Malaki 1:2

“Tanrı sevgidir.” 1 Yuhanna 4:8

“Biz seviyoruz, çünkü önce O (Tanrı) bizi sevdi.” 1 Yuhanna 4:19

2) Tanrı insanları çok sevdiği halde, onların ne kadar günahlı, ne kadar bozuk olduklarını da görüyor ve bu durum O’na sonsuz acı veriyor.

„Rab baktı, yeryüzünde insanın yaptığı kötülük çoktur, aklı fikri hep kötülüktedir.” Yaratılış 6:5

Yazılmış olduğu gibi: „Doğru kimse yok, tek kişi bile yok. Anlayan kimse yok, Tanrı’yı arayan yok. Hepsi saptı, tümü yararsız oldu. İyilik eden yok, tek kişi bile!“ „Ağızları açık birer mezardır. Dilleriyle aldatırlar.“ „Engerek zehiri var dudaklarının altında.“ „Ağızları lanet ve acı sözle doludur.“ „Ayakları kan dökmeye seğirtir. „Yıkım ve dert var yollarında. Esenlik yolunu bilmezler.“ „Tanrı korkusu yoktur onlarda.“ Romalılar 3:11-18

„Beni günahlarınızla uğraştırdınız, suçlarınızla usandırdınız.” Yeşaya 43: 24

3) İnsanlar büsbütün bozulmuş olmalarına rağmen, Tanrı onları sevmeye, onlara seslenmeye devam etti. Sonunda İsa Mesih’i onların arasına gönderdi ki, insanlara sevgisini daha da çok açıklasın.

„Tanrı eski zamanlarda peygamberler aracılığıyla birçok kez çeşitli yollardan atalarımıza seslendi. Bu son çağda da her şeye mirasçı kıldığı İsa Mesih aracılığıyla bize seslenmiştir.” İbranilere 1:1-2

4) İnsanlara sevgisini göstermek ve onları düştükleri kötü durumdan kurtarmak için Tanrı İsa Mesih’i feda etti.

„Çünkü Tanrı dünyayı o kadar çok sevdi ki, biricik Oğlu’nu, yani İsa Mesih’i verdi. Öyle ki, O’na iman edenlerin hiçbiri mahvolmasın, hepsi sonsuz yaşama kavuşsun. Tanrı, Mesih’i dünyayı yargılamak için göndermedi, dünya O’nun aracılığıyla kurtulsun diye gönderdi.” Yuhanna 3:16-17

(Bu sözler yanlış anlaşılmasın: Tanrı’nın bedeni yoktur ki, evlenip de O’nun bir çocuğu olsun. İsa Mesih için „Oğul” sözcüğü kullanıldığında, bunu „ruhsal bir oğulluk” olarak anlamalıyız, çünkü İsa Mesih’te Tanrı’nın ruhu vardı.)

„Tanrı, bize olan sevgisini şununla gösteriyor: biz daha günahlıyken, Mesih bizim için öldü.“ Romalılar 5:8

„Sevginin ne olduğunu, Mesih’in bizim için canını vermesinden anlıyoruz.” 1.Yuhanna 3:16

„Öyleyse buna ne diyelim? Tanrı bizden yanaysa, kim bize karşı olabilir? Öz Oğlu’nu bile esirgemeyip O’nu hepimiz için ölüme teslim eden Tanrı, O’nunla birlikte bize her şeyi bağışlamayacak mı?“ Romalılara 8:31-32

„Çünkü İnsanoğlu (İsa Mesih) de kendisine hizmet edilsin diye değil, hizmet etmeye ve birçok insanın kurtuluşu için canını vermeye geldi.” Matta 20:28

5) Tanrı, yalnız geriye, insanın şimdiye kadar yapmış olduğu kötülüklere bakmıyor. O, daha çok ileriye bakıyor ve, insanın kendisine döneceği, Tanrı’nın sevgisini göneneceği, yeni, Kutsal Ruh’la dolu olan hayatta yürüyeceği zamanın ne kadar güzel ve ne kadar kıymetli olacağını görüyor. Bu imanla Tanrı şimdiden günahlı insanı seviyor. İnsan Tanrı’nın sevgisini kabul ederse, Tanrı’nın sevgisi bu insanı değiştirecektir.

„Onların dönekliğini (bozukluğunu) düzelteceğim, gönülden seveceğim onları, çünkü onlara karşı öfkem dindi.“ Hoşea 14:4

„Geri dönün, ey dönek çocuklar, dönekliğinizi iyileştireceğim.” Yeremya 3:22

Peki, bazı din adamlarının bize söyledikleri söz, yani „Tanrı, iyi insanları sever ama, günahlı insanları sevmez” sözü sizce doğru mu? „Tanrı yaramazlık yapan, söz dinlemeyen, ibadetini yapmayan çocukları sevmeyip cezalandıracak” diye evlatlarını uyarıp korkutan anneler iyi mi ederler?

Kutsal Kitap’ta bize sunulan Müjde şudur: Tanrı ezelden beri insanları sever, günahlı insanları da sever. Hem de onları o kadar çok sever ki, onları kötü durumlarından kurtarmak için her şeyini feda etmeye hazırdır. İnsanlara sevgisini kanıtlayarak onları kendisine dönmeye çağırır, kendi sevgisini kabul etmeleri için rica eder. Bize, karar verip Tanrı’nın yüce sevgisini kabul etmek kalır.

Sevgili okuyucumuz, okuduğunuz “Songül” öyküsü hakkında söyleyeceğiniz veya soracağınız bir şey varsa, lütfen bize mektup yazınız. Haberlerinizi bekliyoruz.

Mutlu Kaynak

mektup@tevratzeburincil.org

Ya benim hikayem?

Ya benim hikayem?

Özgeçmişim

Özgecmisim

Ben Mutlu, 1961 doğumluyum. Almanya’da, küçük bir şehirde doğdum. Ailem beni iyi yetiştirdi. Hıristiyanlı’ğın Katolik mezhebine ait kurallara göre yetiştirildim. Her pazar günü kiliseye gidip ayine katılırdık. Onaltı yaşına geldiğimde artık pek cazip gelmiyordu. Bu törenler beni sıkıyordu. „İnanç yalnız ölümün kapısının önündekiler için iyi. Ölmek üzere olanlar için bir ümit olması lazım. Ama ben daha gencim.“, diye düşünüyordum. Bundan dolayı genelde hayatı iyileştirmek için konunun çekirdeğine inerek asıl olan şeyleri bulmak istedim. Lise yıllarımda Hegel, Feuerbach, Adorno, Habermass ve Markuse’nin eserlerini okudum.

1980′de Almanya’da Yeşil Hareketi başladığı zaman ben de onların fikirlerini destekledim. Ben „Herkes yalnız para düşünüyor, dünyamız ölüyor“ diye düşünüyordum. Frankfurt’ ta yeni bir hava alanı için binlerce çam ağacı kesilecekti. Bunu protesto etmek için onbinlerce kişi Frankfurt ormanında toplandı. Buna ben de katıldım. Ayrıca Frankfurt’un merkezinde de bir gösteri yaptık. Hem ormanda hem de şehir merkezinde o kadar çok şiddet gördüm ki, bu hareketin de bir çare olmadığını anladım.

Aynı zamanda ailemden ayrıldım. Çünkü aramız bozuldu. Ayrılmadan önce babamla pek anlaşamazdık. O bazen sinirli bir adam oluyordu ve beni yirmi yaşında olduğum halde hala İncil’in sözleriyle eğitmek istiyordu. Bundan nefret ediyordum.Kendisinin İncil’e göre yaşamadığını gördüğüm için babamın düşüncelerini kabul etmedim. Sonunda bir arkadaşıma sığındım ve iki ay için tavan arasında küçük bir odada yaşadım.

Düşünmek için çok zamanım vardı. Yalnız dört ay askerlik yaptıktan sonra bu görevime doğduğum şehirde sivil hizmet yaparak devam ettim. Bir yıl için hastaları özel arabayla okullarına ve işlerine götürdüm. Bu arada iki arkadaşımla beraber küçük ve eski bir ev tuttuk.

Mahatma Ganddi’nin felsefesini okudum ve ona hayran oldum. O İncil’den yola çıkarak içerisinde hiçbir şiddet unsuru bulunmayan bir felsefe yarattı. Hindistan’dan onunla İngiliz’leri kovdu.

Ama yinede bütün bu fikir ve hareketlerle ve kendi düşüncelerimle bırakın dünyayı kendimi bile değiştiremeyeceğimin farkına vardım. Bana, İncil’de sanki bir cevap saklıymış gibi geldi.

İncil’i satın alıp okumaya başladım. Her boş anımda İncil’i okudum. Böylece iki ay geçti. İncil’de İsa’nın yaşamını dört kişi tasvir eder. Okurken, İsa’nın gücünün, sevgisinin ve kendi suçlarımın farkına vardım. Tanrı’nın bana büyük bir hediye vermek istediğini anladım. Ben suçlu olduğumdan cehennneme gidecektim. İsa bunu benim için yüklendi ve bu yüzden çarmıhta öldü. Adaletim için ölümden dirildi. Bunu kabul etsem, affedileceğimi biliyordum. Ama öbür taraftan hiç bilmediğim sorunların da başlayacağını biliyordum. İsa beni büsbütün serbest bıraktı. Ama onu gerçekten izlemeye başlamak ve ne dediğini anlamak için bir şey gösterdi: Onu izlemek için sanki yüksek bir dağa çıkmam lazımdı. O kadar yüksek ki, ucuna vardıktan sonra aşağa gitmem ve kocaman bir denize girmem gerekiyordu. Denizde bütün yaşamım boyunca yüzmem gerekliydi. Tabiî bir insan bunu yapamaz. Bir kaç saat yüzdükten sonra yorulur ve suda boğulur. İşte bu yüzden İsa’ya itiraz eden fikirlerim vardı. Ama bir anda İsa’nın beni suyun altından taşıyacağının farkına vardım. Bu gerçekten ve İncil’de yazılan şeylerden hiç şüphelenmiyordum. Tanrı’nın davetini kabul etmezsem kendi kendimi kandırmış olacaktım.

Üç gün sonra İsa’yı izlemeye karar verdim. Dua ederken yaşamımı ona verdim ve yüreğim büyük bir sevinçle doldu. Sanki yüreğimden büyük bir yük kaldırılmış gibi hissediyordum. O zamandan beri artık Tanrı’yla İsa’nın adıyla konuşuyorum ve O’na Babam diyorum. O’nun istediği şeyleri her gün İncil’den öğrenmek istiyorum. Çünkü O’nun istek ve öğütlerinin benim için en iyisi olduğunu biliyorum.

Şimdi ailemle de aramız düzeldi. Eski arkadaşlarımdan bazılarını kaybettim. Kabul ettiğim inancı reddettiler. Kardeşlerim de bana soğuk davrandı. Sehirdeki Katolik lider beni kiliseden kovdu, çünkü Tanrı’nın sözünü Roma’daki Papa’dan daha yüksek tuttum. Bir kaç yıl sonra mezhebimi değiştirip Protestan oldum.

Bir kaç sene öğretmenlik yaptıktan sonra aynı şekilde İsa’ya bağlı olan eşimle tanıştık ve evlendik. Böylece Göksel Babamızdan büyük, hak kazanmadığım bir hediye daha aldım. Bu güne kadar İsa’yı izleme kararımdan hiç pişmanlık duymadım. İsa bana özgürlük, sonsuz yaşam ve her zaman dua ederek Tanrı’yla konuşma yetkisini verdi. Bu avantajı bol bol kullanmak istiyorum.

Şöyle ki, bütün sorular ve sorunlara karşı İncil’i okuyarak bir çevap bulabilirim:

„Tanrı bizden yana ise, kim bize karşı olabilir? Öz Oğlunu bile esirgemeyen, O’nu hepimizin uğruna ölüme teslim eden Tanrı, O’nunla birlikte bize her şeyi de bağışlamayacak mı? Tanrı’nın seçtiklerini kim suçlayacak? Onları aklayan Tanrı’dır. Kim suçlu çıkaracak? Ölmüş, üstelik dirilmiş olan Mesih İsa, Tanrı’nın sağındadır ve bizim için aracılık etmektedir. Mesih’in sevgisinden bizi kim ayırabilir? Sıkıntı mı, elem mi, zulüm mü, açlık mı, çıplaklık mı, tehlike mi, ya da kılıç mı? Yazılmış olduğu gibi:

„Senin uğruna bütün gün öldürülüyoruz, kasaplık koyunlar sayılmışız.“

Ama bizi sevenin aracılığıyla bunların hepsinde galiplerden üstünüz. Eminim ki, ne ölüm, ne yaşam, ne melekler, ne yönetimler, ne şimdiki ne gelecek zaman, ne güçler, ne yükseklik, ne derinlik, ne de yaratılmış başka bir şey Rabbimiz Mesih İsa’da olan Tanrı’nın sevgisinden bizi ayırmaya yetecektir.“

Romalılar 9:31-39

 

İrtibat: mektup@gercekhikaye.de