Tag Archives: çoban

Ağaç Tohumu Eken Çoban

Ağaç Tohumu Eken Çoban
Ağaç Tohumu Eken Çoban

Ağaç Tohumu Eken Çoban

klein

1910 yılında Fransa´da Jan-Klod adında, 55 yaşında bir adam yaşıyordu.

Bu adamın üst üste hem karısı hem de oğlu ölmüştü. Adamın üzüntüsü sonsuzdu. Sanki bulunduğu kasabanın her yeri ona eşini ve çocuğunu andırıyordu. Buna dayanamıyordu. “Provans” bölgesinin ıssız kalmış yüksek yerlerine gidip orada çoban olarak yaşamaya karar verdi. O bölgede hemen hemen hiç insan yaşamıyordu ve Jan-Klod tek başına olacaktı. Jan-Klod evini sattı, Provans bölgesine gidip birkaç koyun satın aldı ve çoban oldu. Yalnızlığa ve sessizliğe alışmaya başladı. Her gün hayvanlarıyla yer yer geziyordu.

Provans bölgesinin yüksek yerlerinde niçin ağaç bulunmuyordu? Niçin tarlalar yoktu? Neden burada birkaç çalı ve otlardan başka hiçbir şey yetişmiyordu? Jan-Klod şunları öğrendi:

Provans bölgesi aslında verimli bir bölgeydi. Akdeniz sahillerinde büyük zeytinlikler ve bağlar bulunuyordu. Her tür meyve ağaçları bölgenin zenginliklerinden sayılırdı. Yüksek yerleri koskocaman ormanlar kaplıyordu. Evet, eskiden orası çok verimliydi. Ama bir gün bölgeye çabuk zengin olmak isteyen insanlar geldi. Başladılar o ormanlardaki güzel ağaçları kesmeye. Odunlarından mangal kömürü yaptılar. Odun kömürü çok iyi bir fiyata satılıyordu. Bunu duyan başka insanlar da bölgedeki ormanlara akın edip yavaş yavaş bütün ağaçları kesip odun kömürü haline getirdiler. Kesilen ağaçların yerine yenisini yetiştirmek kimsenin aklına gelmiyordu, kimse bu zahmete yanaşmıyordu. Ne diye uğraşsınlar ki? Orman diye bir şey kalmayınca yağmurlar azaldı, araziler kurudu ve hemen hemen çöl gibi bir duruma dönüştü. Yapılacak iş kalmayınca insanlar bölgeyi terk edip başka yerlerde iş aramaya gittiler.

Koyunlarıyla her gün yer yer gezen çoban, “Acaba yüz yıl önce buranın manzarası neye benziyordu?” diye derin derin düşünüyordu. Bir gün kendi kendine, “Ben buralara her gün yüz tane ağaç tohumu ekeceğim” diye karar verdi. İlk fırsatta birkaç tane boş çuval sağladı ve küçük bir ormanın bulunduğu bir yere gitti. Çok görkemli birkaç meşe ağacı görünce sevindi. Ağaçların altında bulunan palamutları toplayıp üç büyük çuval doldurdu. Sonra işe başladı. Her gün koyunlarıyla çıkıp gittiği yerlerde palamut ekti.

Üç yıl geçti. Bir gün genç bir gazeteci Provans bölgesinin yüksek yerlerinde tek başına gezmeye çıktı. Eskiden orada yollar vardı, ama insanlar orayı terk ettikten sonra artık bu yollar kullanılmıyor ve çoğu yerlerde gözükmüyordu. Genç adam çok yürümüştü, nereye gideceğini, nasıl döneceğini şaşırmış, yanında taşıdığı su da tükenmişti. Ne yapacaktı şimdi? Bu kötü durumda iken genç gazeteci Jan-Klod´a rastladı. Her günkü gibi, Jan-Klod hem koyunlarını gütmekle, hem de toprağa palamut ekmekle uğraşıyordu. Bu çoban çok özel bir kişiydi. Az konuşuyordu. Ama her halinden, bu çobanın içi rahat ve hayatından memnun olduğu anlaşılıyordu. Koyunlarıyla her gün bu ıssız yerleri dolaşıyor, ama canı sıkılmıyordu, çünkü bu dolaşmalarının hiç de boşuna olmayacağını biliyordu.

Genç adam, meşe palamudu eken bu çobana hayran oldu. Yirmi dört saat kadar onunla birlikte kalabilmek için rica etti. Jan-Klod kabul etti. Akşam hayvanlarının ihtiyaçlarını gördükten sonra, çok sade bir yemek hazırladı, birlikte yediler. Yatmadan önce Jan-Klod palamut çuvalını açıp yüz tane kusursuz, çatlaksız palamut seçti. Sonra onları bir leğene döktü ve leğeni su ile doldurdu. Yumuşasınlar diye meşe palamutlarını sabaha kadar suyun içinde bıraktı. Amacı, ekildikten sonra palamutların çabuk filizlenip büyüyerek fidan olmalarıydı.

Erken yatıp erken kalktılar. Ekmek, peynir ve su, bir de meşe palamutlarını ve sivri uçlu bir demir çubuğu yanlarına alarak sürüyle birlikte yola koyuldular. Belli bir yere varınca Jan-Klod sivri uçlu demirle toprakta bir delik açıp deliğin içine bir palamut ekti. Birkaç adım ilerleyip başka bir palamut daha ekti. Jan-Klod konuşmaya alışık değildi. Ama genç adam sabırla sorularını tekrarlıyordu ve Jan-Klod´dan şunları öğrenebildi:

Üç yıldan beri Jan-Klod her gün yüz tane meşe palamudu ekmişti. Demek ki, aşağı yukarı yüz bin palamut ekmişti. Yüz bin palamuttan yirmi bin tanesi sürüp fidan olmuştu. Yirmi bin fidandan aşağı yukarı yarısını kurt, böcek ya da daha büyük hayvan yemişti. Geriye kaldı on bin fidan. Önce tamamen boş olan arazide şimdi on bin meşe fidanı büyümekteydi.

Genç adam Jan-Klod´la ilk tanıştıktan sonra artık her birkaç yılda bir ikisi buluşuyorlardı. Yaşı ilerleyen gazeteci sonra ağaç tohumu eken o çoban hakkında şunları bildirdi:

Jan-Klod yalnız meşe palamudu ekmedi. Ihlamur ağacının tohumları, ceviz ve kestaneler de ekti. Kavak, akasya, söğüt ve incir ağaçlarının tohumlarıyla da denemeler yaptı. Hangi toprağın, hangi yerin hangi çeşit ağaç için elverişli olacağını araştırdı. Jan-Klod hem Provans bölgesinin ovalarında, hem de tepelerinde ve yüksek yerlerinde çeşit çeşit orman ağaçları yetiştirdi. Bıkmadan, özenle, titizlikle, sadakatle, sevgiyle ve iç huzuruyla gün be gün bu gönüllü işi sürdürdü. “Bana ne olacak? Karşılığımı kim verecek?” gibi düşüncelerle meşgul olmadı. İçtenlikle kendini bu orman işine vermişti. Jan-Klod 88 yaşına kadar çalışıp yetiştirdiği ormanda öldü. 33 yıl boyunca aşağı yukarı bir milyon altı yüz bin ağaç yetiştirmişti. Henüz meşeler kocaman meşeler olmamıştı, ama kilometrece uzanan genç ormanlar meydana gelmişti. Orman olunca yağmurlar da çoğaldı. Yeni ormanlarda hayvanlar besin ve koruma ihtiyaçlarını karşılayabildiler. İnsanlar da tekrar o bölgeye yerleşip kendilerine ev kurdular, bahçelerine su getirttiler, geçimlerini sağlayabildiler.

Değerli kardeşler, bozulmuş, ıssız olmuş bir dünyaya iyi tohumlar ekmeye Tanrı bizi de çağırmış mıdır? Bizi de görevlendirmiş midir? Öyleyse, elimizdeki tohumlar nelerdir? Tohumlarımızı ekeceğimiz araziler nerede? Palamutları eken Jan-Klod´un öyküsünden neler öğrenebiliriz?

Rabbimizin çağrısından, görevlendirilmiş olduğumuzdan emin olduktan sonra Jan-Klod´dan öğreneceğimiz ilk şey şudur:

Gitmeliyiz, ekmeliyiz! Bugün hava yağmurlu, bugün çok sıcak, bugün yorgunum demeden git, ek. Otuz yıl boyunca tohum ektikten sonra, gene de tohum ekmeyi sürdür. Ekilmemiş araziler çoktur. Yorulmadan, yılmadan görevimize devam etmemiz için Rab gücümüzü arttırsın.

Jan-Klod´un ektiği tohumlardan ancak yüzde onu büyüyen fidanlar oldu. Peki, ektiği tohumların yüzde doksanına yazık değil miydi? Jan-Klod, tohumların yüzde doksanına bakıp “Değmez, boşuna zahmet ettim, keşke tohumlarımı ekmeseydim” demezdi. Jan-Klod tohumların yüzde onuna baktı. Her ne kadar yetişen fidanlar küçükse de, Jan-Klod iç gözüyle yıllar sonra yetişecek meşe ormanını gördü. Orada milyonlarca palamut olacaktı. Günde doksan palamudu boşuna ekmişse bile, bunlara üzülmezdi. Peki, çok zahmet etmedi mi? Evet, çok yoruldu. Ama büyük bir orman olacak diye, seve seve işini sürdürdü. — Bizler bazen işimizin meyvesini görmeyince yorulur, “galiba değmez” deriz, “zahmetimin karşılığı çok küçüktür” diye kimi vakit tohum çuvalımızı bir köşeye bırakmak istiyoruz, değil mi? Rab bizi sonsuz bir egemenlik için işlemeye çağırdı. Aynı zamanda bize büyük vaatlerde bulundu. Örneğin:

  • “İyilik yapmaktan usanmayalım. Gevşemezsek mevsiminde biçeriz.” Galatyalılar 6:9
  • “Şunu unutmayın: Az eken az biçer, çok eken çok biçer.” 2 Korintliler 9:6
  • “Gözyaşları içinde ekenler, sevinç çığlıklarıyla biçecekler; ağlayarak tohum çuvalını taşıyıp dolaşan, sevinç çığlıkları atarak demetlerle dönecek.” Mezmur 126:5-6

Olabilir bu dünyada beklediğimiz demetleri görmeyeceğiz. Ama Rabbimizin huzuruna vardığımızda biçme zamanı olacak, sevinç çığlıklarımızı atacağız. Rabbin o gün bize sevinçle “Aferin” demesi de zahmetlerimizin ve sadakatimizin çok özel bir karşılığı olacak. İsa Mesih talantlar benzetmesinde şöyle dedi:

  • “Efendisi ona, ‚Aferin, iyi ve güvenilir köle!‘ dedi. ‚Sen küçük işlerde güvenilir olduğunu gösterdin, ben de seni büyük işlerin başına geçireceğim. Gel, efendinin şenliğine katıl!’“ Matta 25:21

SONGÜL

SONGÜL

Songül

Songül

İsmet ve çok yakın arkadaşı olan Tamer her hafta birlikte çay içer, havadan sudan başlayarak en önemli ve en derin düşüncelerini de birbirlerine anlatırlardı. İkisi de elli üç yaşındaydılar, arkadaşlıkları ta gençlik günlerinde başlamıştı.

Bir akşam yine İsmet’in oturma odasında oturup yakında olup bitmiş olanları birbirleriyle paylaşıyorlardı. Şimdi sıra İsmet’teydi. „Biliyor musun ne oldu?“ dedi. „Bende öyle bir sevgi uyandı ki, – ya buna aşk mı diyelim? – duygularım öyle bir kabarıyor ki, tüm yaşamımda benzerini görmedim.“

Tamer zaten birkaç günden beri arkadaşının bu yeni aşkını merak etmekteydi. İsmet sözlerine şöyle devam etti: „Oğlumun çalıştığı şirket yirmi beş yıl önce kuruldu ve iyi para kazanmakta. Yirmi beşinci yıl dönümü nedeniyle şirketin müdürleri bütün işçilerini ve işçilerinin yakınlarını da bir eğlenceye davet etmişlerdi. Gelenlere çok nefis yemekler verildi. Ben de o şenliğe katıldım. Orada oğlumla aynı bölümde çalışan Songül’ü gördüm ve tanıştık. İlk andan beri kendimi ona yakın duydum. Sanki onu uzun zamandır tanıyordum, sanki hayatım boyunca onu aramıştım…“

Tamer Songül’ü tanıyordu ve İsmet’in Songül’e âşık olduğunu da başkalarından duymuştu. Hiçbir şey bilmiyormuş gibi davranarak İsmet’e sordu: „Söyle bakalım, bu Songül nasıl biri? Genç midir? Güzel midir? Çok merak ediyorum.“ İsmet gülümsedi. „Evet, genç“ dedi, „benden üç yaş küçük. Aynı zamanda çok güzel. Çok makyaj yapıyor, yüksek sesle kahkaha atıyor, ama bütün bunların arkasında ben onun gerçek güzelliğini görebiliyorum. Dış görünüşünün arkasında beni büyüleyen, beni çeken ve beni bağlayan bir şey var onda. Onun kişiliği çok değerli. Songül bir tanedir ve onun bir benzeri bile yok. Belki de şimdiye kadar hiç kimse ondaki değerin farkına varmamış. Sanırım, kendisi bile, ne kadar değerli olduğunu bilmiyor. Ya da bir zamanlar kendi kıymetini bilmiş de, kıymetli olduğuna inanmaktan vazgeçmiş çoktan…“

Tamer, „Acaba kendisinin değerli olduğuna Songül’ü inandırabilecek misin?“ diye sordu. Ses tonundan ve yüz ifadesinden bu işte İsmet’in başarılı olabileceğinden kuşku duyduğu izlenimi vardı. Ama İsmet, „Evet, kendisinin değerli olduğuna onu inandırabilirim, en azından, bunun için ümidim var“ dedi. „Benim sevgime inansa, sevgimden etkilenirse, onda çoktandır zedelenmiş olan duygular, sönmüş olan iman ve umut yeniden uyanabilir, dirilebilir, gelişip çiçek açabilir. Ama doğrusu, şu anda yaşadığı gibi yaşamaya devam ederse, durumu hiç de iyiye gitmez.“

Tamer, „İsmet, elli yaşında olan bir kadını ne kadar seversen sev, yine de onu değiştiremezsin“ diye arkadaşını uyardı. „Kendine biraz fazla güveniyormuşsun gibi geliyor bana. ‚Aşk, seven kişinin gözünü kör eder‘ atasözünü sen de biliyorsun. Belki de defalarca bu sözü kullanmışsındır.“

„Yooo, gözüm kör değil“ diye İsmet kendini savundu. „Songül’ün dıştan pek çekici olmadığını çok net olarak görebiliyorum. Sonra oldukça sert biri, zamanla acılaşmış, ayrıca çok yaralayıcı, iğneleyici ve küçümseyici sözleri ve davranışları var. Songül geçmiş yıllarda çok kere derinden yaralanmış olmalı ve çok kere hayal kırıklığına uğramış olmalı ki, bir daha yaralanmamak için etrafına sertlik ve acılık taşlarıyla yüksek bir duvar örmüş. Songül artık kimsenin sevgisine, kimsenin yakınlığına, tatlılığına, samimiyetine inanmak, güvenmek istemiyor. Ama Songül bir gün sevgimden emin olursa, onu, olumsuz sayılan yanlarıyla birlikte çok sevdiğime yüzde yüz güvenirse, bu dediğim duvarın taşları kendiliğinden yok olacak; çünkü Songül kendini güvende hissedecek, kendisini hayal kırıklığına uğramaktan korumaya gerek duymayacak.“

„Tasarıların büyük, arkadaş“ dedi Tamer, „bu işte başarılı olman için epey uğraşmak zorunda kalacaksın.“  „Bunu biliyorum“ diye cevap verdi İsmet. „Songül’ü kazanmak için değer.“

Gerçekten de İsmet Songül’e yakın olmak ve ona sevgisini kanıtlamak için çok uğraştı. Onu yemeğe ve şenliklere davet ederdi. Müziği sevdiğini öğrenince onu konserlere götürürdü. Bazen Songül’ün paydos saatinde, çalıştığı şirketin ana kapısında onun gelmesini beklerdi ki, evine kadar onunla beraber yürüyebilsin.

Bazen Songül açık açık İsmet’in sevgisiyle alay ederdi. Birlikte bir yere gitmek için anlaştıktan sonra bir neden yokken, buluşmalarının mümkün olmayacağını bildirir, ya da hiç haber vermeden anlaştıkları yere gelmezdi. Daha da kötüsü, bazen birlikte bir yere gittikleri zaman orada İsmet’in gözü önünde başka erkeklerle flört ederdi. Bütün bunlar İsmet’e çok acı verirdi. Ama yine de Songül’ü sevmekten vazgeçmedi.

İsmet’in her şeye rağmen onu bu kadar sevmeye devam etmesi Songül’ü şaşırttı. Bir iki kere üzüntü dolu gözlerle, „Sen ne kadar tuhaf bir adamsın!“ dedi. O zaman İsmet, Songül’ün etrafına ördüğü duvarın çatlanmış olduğunu sezdi.

Bir akşam İsmet’in oğlu işten eve geldi, benzi kül gibi olmuştu, onun korkunç bir şey yaşamış olduğu besbelliydi. Babasının oturduğu odaya geçti ve ona o gün olup bitenlerini anlattı. Şirkette Songül ve kendisi muhasebeci olarak birlikte çalışıyorlardı. O gün şirketin hesaplarını kontrol eden revizyon memurları gelmiş ve her şeyi gözden geçirmişlerdi. Bir de ne bulsunlar? Şirketin paralarından büyük bir miktarı eksikti. Eksik olan paraların hangi yoldan ve nereye kaçırıldığı henüz açığa çıkmamıştı. Dolandırıcının kim olduğunu da henüz bulmamışlardı. Ama şu kadarı belliydi: Ya Songül ya da İsmet’in oğlu şirkete çok zarar vermişti.

Bunları duyan İsmet ayağa kalktı. Bu, tüm ümitlerinin sonu mu demekti? Bu, sevgisinin de sonu mu olacaktı? İsmet’le oğlu gecenin geç saatlerine kadar birlikte konuştular.

Ertesi gün olup bitenlerden haber almış olan Tamer İsmet’in yanına geldi. Bu acı günde dostunu desteklemek istedi. Selâm verdikten sonra Tamer, „İsmet, acılarını seninle paylaşıyorum“ dedi. „Baştan beri bu kadına pek güvenmemiştim. Ama şimdi onun cezaevine gitmek zorunda kalacağını işittim. Senin için her şeyin bittiğini düşünmek gerçekten beni üzüyor.“

İsmet bir süre sustu. Sonra Tamer’e şöyle dedi: „O, cezaevine gitmek zorunda kalmayacak.“ Tamer bu sözlere şaştı. İsmet’e, „Bu kadar büyük bir miktar parayı hile ile dolaylı yollardan kendi banka hesabına aktardığına göre her halde onu cezaevinden kurtaracak kimse olmayacak“ dedi.

İsmet bir süre sustu. Sonra çekine çekine, „Oğlum cezaevine gitmek zorunda kalacak. Polisler gelip onu yakaladılar“ dedi.

„Deme İsmet, bu kadar da olmaz. Senin oğlunun bu kadar para çaldığına sen de inanmazsın, ben de inanmam. Bu, tümden saçma ve imkânsızdır!“

„Oğlumu ben yetkili makama ihbar ettim“ cevabını verdi İsmet.

„Ne yaptın? Kendi oğlunu mu ihbar ettin? Artık hiçbir şey anlayamıyorum. Niçin oğlunu ihbar ettin? Lütfen bunu açıkla.“

Açıklama yapmak İsmet’e zor geldi. Sanki gerekli olan sözcükleri bulamıyordu. Biraz kekeleyerek şunları söyledi: „Saatlerce beraber konuştuk. Oğlum razı geldi. Çünkü Songül şimdi cezaevine gitmek zorunda kalırsa – belki de beş on yıl orada kalması gerekecek – o zaman orada yok olacak. Cezaevi hayatı onun için fazla ağır olur, dayanamaz buna. Bunun için oğlum razı oldu.“

„Lütfen bunu tekrarla, çünkü buna inanamıyorum“ cevabını verdi Tamer, hem de öfkelenerek. „Gerçekten kendi oğlunu ihbar mı ettin?“

İsmet ‚evet‘ diye başını salladı ve şunları ekledi: „Oğlumu yakalayıp götürdüler.“

Tamer bir süre susup İsmet’in yüzüne baktı. Sonra artık kendini tutamayarak şöyle dedi: „Bu Songül’ün nasıl biri olduğunu hiç bilmiyor musun? Ne kadar edepsiz ve terbiyesiz olduğunu bilmiyor musun? Onun yüzüne biraz gülümseyen her erkeğin peşinden gittiğini öğrenmedin mi? Ve şimdi böyle birisi için kendi oğlunu feda ettin. Delirdin mi?“

Arkadaşının bu öfkeli sözlerinin karşısında İsmet sustu. Ama bir an sonra başını kaldırıp doğrudan Tamer’in gözlerine baktı. „Sana söyledim ya, Songül’ü çok seviyorum“ dedi.“

(“SONGÜL” öyküsü 55 plus 01/2003 dergisinden alınarak Türkçeye çevirildi.)

Size anlattığım öykünün gerçek olduğuna inanmak zordur. Çünkü İsmet’in sevgisine benzeyen bir sevgi gayet nadir görülür. Evet, bu öykü bir benzetme olarak yazıldı. Sizce bu öykünün yazarı İsmet’i kime benzetmek istedi? Peki Songül’ü kime benzetmek istedi? Ya Tamer kime benziyor? Songül, huzursuz, acılaşmış, sertleşmiş, günahlı insanı temsil eder. İsmet’in Songül’e olan şaşırtıcı sevgisi ve onu kurtarmak için yaptıkları, Tanrı’nın günahlı insanı değerli sayıp onu kurtarmak için yaptıklarına benzer. Tamer ise „Tanrı hiçbir şart koşmadan sevmez, kötü insanı kabul etmez” diyenlerin namına konuşmaktadır.

„Songül“ öyküsünden neler öğrenebildiğimizi anlatmadan önce kafanızda oluşmuş olabilecekk bir soruya cevap vermek istiyorum.

Eğer Sünni Müslüman olarak büyümüşseniz şu soruyu sorabilirsiniz:

„Böyle bir öykü anlatarak yüce Tanrı’yı bir insana benzetmek olur mu?“

Tanrı’nın insandan kat kat yüce olduğunu biliriz. O doğmaz ve O ölmez, O’nun bizim bedenimize benzer bir bedeni yoktur. Yine de davranışlarında ve duygularında O’nu insana benzetebiliriz. Çünkü Tanrı insana, kendisininkine benzer bir kişilik verdi. Tanrı’yı anlatmak için yalnız görünmeyen öbür dünyadan söz edersek, kimse bir şey anlamaz. Tanrı kendisini bize açıklamak isterse, bizim anlayabileceğimiz sözler kullanır, kendi davranışlarını bizim davranışlarımıza benzetir. Kutsal Kitap bunun örnekleriyle doludur. Bu örneklerin birkaçını sıralayalım:

1) Tanrı bir krala benzetilir. Kral halkını yönetir. Buyruklarını ilan ettirir. Saygı ve buyruklarına itaat bekler. Yasalarını çiğneyeni sorumlu tutar, iyilik edeni ödüllendirir.

2) Kutsal Kitap’ta Tanrı birçok yerde iyi bir babaya benzetilir. İyi baba çocuklarını sever, kayırır, onları eğitir ve terbiye eder, onların kendisi gibi davranmalarını ister, yaralandıkları zaman onlara acır, O’ndan uzaklaştıkları zaman onları özler, O’na döndüklerinde sevinip onları bağışlar.

3) Gerek Eski Antlaşma Kitapları olan Tevrat ve Zebur Kitaplarında, gerek İncil Kitabında Tanrı iyi bir çobana benzetilir. O, sürüsünü sever, koyunlarını hırsızlardan, kurtlardan korur, yoldan sapıp kaybolmuş koyununu büyük fedakârlıkla arayıp tekrar sürüsüne getirir.

4) Yeşaya 66:13’te Tanrı, çocuğunu teselli eden bir anneye benzetilir:

Ayet şöyle: „Çocuğunu avutan bir anne gibi avutacağım sizi.“  Ne kadar güzel bir söz!

5) Matta 23:37’de Tanrı bir insana değil, bir tavuğa bile benzetilir:

Ayet şöyle: „Tavuğun civcivlerini kanatları altına topladığı gibi, ben de kaç kez senin çocuklarını toplamak istedim, ama siz istemediniz.“

6) Gene bütün Kutsal Kitap’ta Tanrı bir kocaya, insanlar ise bu kocanın eşine benzetilir. Tanrı’nın „eşi“ olarak seçtiği için bu insanlar O’nun gözünde çok çok değerli olur. Tanrı bu „eşine“ bin bir armağan verir, onu sevindirir. Eşinin görkemli ve lekesiz olmasını, kendisine saygı göstermesini ve kendisine sadık kalmasını ister. Bunun geniş örneği „Ezgiler Ezgisi“ kitabında bulunur. Öbür yandan insanlar Tanrı’ya sırt çevirdiklerinde, başka ilahlara hizmet ettiklerinde, Tanrı’nın yolunda değil de, kendi yollarında yürüdüklerinde, bu insanlar sadakatsizlikle suçlanır, kötü kadına, fahişeye, kocasına tiksinti veren bir kadına benzetilir. Ama şaşılacak şey şudur ki Tanrı, sadakatsizlik etmiş, kendisini terk etmiş bu „eşini“ sevmeye devam eder. Bunun en geniş örneğini Hoşea Peygamberin kitabında buluruz.

Tanrı’nın kendisini bir kocaya benzettiği ayetlerden bir örnek vereyim:

„Geri dön, ey dönek halk“, diyor Rab, „çünkü kocan benim.“ Yeremya 3:14

İşte „Songül“ öyküsünün yazarını haklı buluyorum. Bu öyküyle Tanrı’nın bize olan sevgisinin ne kadar büyük olduğunu anlatmaya çalıştı.

Şimdi bu öyküden neleri öğrendiğimizi sıralayalım ve aynı zamanda bu öğrendiklerimizi destekleyen Kutsal Kitap ayetlerine bakalım.

1) Tanrı insanları seviyor, günahlı insanları bile seviyor.

„Ne var ki, Tanrınız RAB (size lanet okumak isteyen) Balam’ı dinlemek istemedi. Sizin için laneti kutsamaya çevirdi. Çünkü Tanrınız RAB sizi seviyor.” Yasanın Tekrarı 23:5

Rab, „Sizi sevdim“ diyor. Oysa siz, „Bizi nasıl sevdin?“ diye soruyorsunuz. Malaki 1:2

“Tanrı sevgidir.” 1 Yuhanna 4:8

“Biz seviyoruz, çünkü önce O (Tanrı) bizi sevdi.” 1 Yuhanna 4:19

2) Tanrı insanları çok sevdiği halde, onların ne kadar günahlı, ne kadar bozuk olduklarını da görüyor ve bu durum O’na sonsuz acı veriyor.

„Rab baktı, yeryüzünde insanın yaptığı kötülük çoktur, aklı fikri hep kötülüktedir.” Yaratılış 6:5

Yazılmış olduğu gibi: „Doğru kimse yok, tek kişi bile yok. Anlayan kimse yok, Tanrı’yı arayan yok. Hepsi saptı, tümü yararsız oldu. İyilik eden yok, tek kişi bile!“ „Ağızları açık birer mezardır. Dilleriyle aldatırlar.“ „Engerek zehiri var dudaklarının altında.“ „Ağızları lanet ve acı sözle doludur.“ „Ayakları kan dökmeye seğirtir. „Yıkım ve dert var yollarında. Esenlik yolunu bilmezler.“ „Tanrı korkusu yoktur onlarda.“ Romalılar 3:11-18

„Beni günahlarınızla uğraştırdınız, suçlarınızla usandırdınız.” Yeşaya 43: 24

3) İnsanlar büsbütün bozulmuş olmalarına rağmen, Tanrı onları sevmeye, onlara seslenmeye devam etti. Sonunda İsa Mesih’i onların arasına gönderdi ki, insanlara sevgisini daha da çok açıklasın.

„Tanrı eski zamanlarda peygamberler aracılığıyla birçok kez çeşitli yollardan atalarımıza seslendi. Bu son çağda da her şeye mirasçı kıldığı İsa Mesih aracılığıyla bize seslenmiştir.” İbranilere 1:1-2

4) İnsanlara sevgisini göstermek ve onları düştükleri kötü durumdan kurtarmak için Tanrı İsa Mesih’i feda etti.

„Çünkü Tanrı dünyayı o kadar çok sevdi ki, biricik Oğlu’nu, yani İsa Mesih’i verdi. Öyle ki, O’na iman edenlerin hiçbiri mahvolmasın, hepsi sonsuz yaşama kavuşsun. Tanrı, Mesih’i dünyayı yargılamak için göndermedi, dünya O’nun aracılığıyla kurtulsun diye gönderdi.” Yuhanna 3:16-17

(Bu sözler yanlış anlaşılmasın: Tanrı’nın bedeni yoktur ki, evlenip de O’nun bir çocuğu olsun. İsa Mesih için „Oğul” sözcüğü kullanıldığında, bunu „ruhsal bir oğulluk” olarak anlamalıyız, çünkü İsa Mesih’te Tanrı’nın ruhu vardı.)

„Tanrı, bize olan sevgisini şununla gösteriyor: biz daha günahlıyken, Mesih bizim için öldü.“ Romalılar 5:8

„Sevginin ne olduğunu, Mesih’in bizim için canını vermesinden anlıyoruz.” 1.Yuhanna 3:16

„Öyleyse buna ne diyelim? Tanrı bizden yanaysa, kim bize karşı olabilir? Öz Oğlu’nu bile esirgemeyip O’nu hepimiz için ölüme teslim eden Tanrı, O’nunla birlikte bize her şeyi bağışlamayacak mı?“ Romalılara 8:31-32

„Çünkü İnsanoğlu (İsa Mesih) de kendisine hizmet edilsin diye değil, hizmet etmeye ve birçok insanın kurtuluşu için canını vermeye geldi.” Matta 20:28

5) Tanrı, yalnız geriye, insanın şimdiye kadar yapmış olduğu kötülüklere bakmıyor. O, daha çok ileriye bakıyor ve, insanın kendisine döneceği, Tanrı’nın sevgisini göneneceği, yeni, Kutsal Ruh’la dolu olan hayatta yürüyeceği zamanın ne kadar güzel ve ne kadar kıymetli olacağını görüyor. Bu imanla Tanrı şimdiden günahlı insanı seviyor. İnsan Tanrı’nın sevgisini kabul ederse, Tanrı’nın sevgisi bu insanı değiştirecektir.

„Onların dönekliğini (bozukluğunu) düzelteceğim, gönülden seveceğim onları, çünkü onlara karşı öfkem dindi.“ Hoşea 14:4

„Geri dönün, ey dönek çocuklar, dönekliğinizi iyileştireceğim.” Yeremya 3:22

Peki, bazı din adamlarının bize söyledikleri söz, yani „Tanrı, iyi insanları sever ama, günahlı insanları sevmez” sözü sizce doğru mu? „Tanrı yaramazlık yapan, söz dinlemeyen, ibadetini yapmayan çocukları sevmeyip cezalandıracak” diye evlatlarını uyarıp korkutan anneler iyi mi ederler?

Kutsal Kitap’ta bize sunulan Müjde şudur: Tanrı ezelden beri insanları sever, günahlı insanları da sever. Hem de onları o kadar çok sever ki, onları kötü durumlarından kurtarmak için her şeyini feda etmeye hazırdır. İnsanlara sevgisini kanıtlayarak onları kendisine dönmeye çağırır, kendi sevgisini kabul etmeleri için rica eder. Bize, karar verip Tanrı’nın yüce sevgisini kabul etmek kalır.

Sevgili okuyucumuz, okuduğunuz “Songül” öyküsü hakkında söyleyeceğiniz veya soracağınız bir şey varsa, lütfen bize mektup yazınız. Haberlerinizi bekliyoruz.

Mutlu Kaynak

mektup@tevratzeburincil.org